MAIL:arkadas@arkadas.ch


GŁncel Haberler...
Bağlantılar
İsviçre‘nin aylık haber ve yorum gazetesi
Çok okunanlar
________________________
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
Irkçılığın panzehiri;
halkların kardeşliğidir!


Ergün ÖZALP

Ekonomik krizin yeniden canlandırdığı, artan ırkçı ve faşist saldırılara karşı; Göçmenler, yerli emekçilerle ulusların - halkların eşitliği ve kardeşliği temelinde; tek bir cephede birleşmelidir.














19 Şubat’ta, Almanya’nın Hassen eyaletine bağlı, Frankfurt yakınlarında küçük bir alman kenti olan Hanau’da, iki ayrı nargile cafe’ye düzenelenen ırkçı - faşist saldırılar sonucu, 11 kişi yaşamını kaybetti. Daha sonra katliamı yapan ırkçı katil Tobias R. Evinde annesiyle birlikte ölü bulundu.Hayatını kaybedenlerden beşi Türkiye kökenli, diğerleri bulgar, polonyalı, bosnalı vb.Fakat bu saldırılar ilk kez olmuyor. Gerek Almanya’da gerekse de dünya’nın başka ülkelerinde son yıllarda,ırkçı saiklerlerle işlenen cinayetler hızla arttı.Tüm bunlar tesadüf değildir, kapitalist-emperyalist sistemin krizi derinleştikçe tekelci sermaye ve onların partileri, çareyi emek cephesini bölmekte buluyor. Seçim kampanyalarında göçmenler malzeme olarak kullanılıyor, yabancılar yasası sürekli sertleştiriliyor; hırıstiyan – müslümanlık çelişkisinin kaşınması üzerinden radikal islamcı terör bahenesiyle, ‘islamofobi’ tahrik ediliyor.İşte tüm bunlar faşist ve ırkçı saldırı ve katliamlar için  zemin yaratıyor. Dahası batılı istihbarat örgütlerinin bizzat neo- Nazi oluşumlara sızarak onları yönledirdiğini destek verdiğini; katliam sonrası yapılan soruşturma sonuçlarından biliyoruz.. İnsanlar arasında ayrımcılık, onları kategorize ederek, ikinci sınıf olarak görmek, ayrı tür ve varlıklarmış gibi deri rengine, göz rengine ve kafatasına göre ayırarak; bir kesimi üstün gören ırkçı anlayış; tarihsel olarak sömürücü sınıflar ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasından sonra, kölecilikten günümüze evrilen süreç içinde ortaya çıktı, farklı biçimler ve söylemlere bürünse de, eğemen yönetici sınıfların elinde, ezilenlere karşı kullanılan, bölücü bir silah olarak  işlev gördü.

Darwin’in evrim teorisi, ırkçı tezlere köklü bir darbe vurdu.
Doğa bilimciler, Darwin’e gelinceye kadar, insanların çeşitliliğine dair, ırk üzerine araştırmalar yapmışlardı. Bunların ortak noktası; türlerin değişmez varlıklar olarak, herbir ırkın ayrı ayrı yaratılmış olduklarıydı. Burjuva ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve Rönasans dönemi aydınlanma süreci, teolojik (dinsel) düşünüşü doğmatik yorumları, törpüleyerek onları geriye itmesine, rasyonel düşünceyi eğemen kılmasına karşın; yine de canlıların oluşumu, bir yaratıcıya bağlanıyordu.Darwin, 1859’da yayınladıığı ‘’ Türlerin kökeni’’ adlı yapıtıyla,yeni bir sayfa açtı.Darwin’in evrim kuramı,doğayı, yaratılışı ve canlıların varlığını, binlerce yıldır doğaüstü, ilahi güçlerle açıklayan inanışı;tarihin çöplüğüne attı.Bu, bugünkü biyoloji biliminin kuruluşu , tıbbın ve genetiğin gelişmesinde önemli bir köşetaşıydı.Evrim teorisi, bilimler açısından devrimsel bir hamleydi.Darwin teorisi’nin ana ekseni sağlamdı, teorideki boşluklar, yeni fosillerin bulunması, teknolojinin gelişmesi ve hassas ölçüm aletleri sayesinde, ardından gelen bilim adamlarınca geliştirildi. Darwin, herşeyden önce, canlı türlerin nasıl doğduğu ve  nasıl çeşitlendiklerine doğru yanıtlar verdi.’’ Türlerin içindeki çeşitlenmeler nasıl ortaya çıkıyor ?’’ sorusunun yanıtına Darwin’in verdiği yanıt; ‘’ Canlılar, aynı ortak atadan değişip, evrim geçirerek bugünkü çeşitliliğe ulaştılar ‘’ oldu. Darwin’den günümüze biyoloji ve genetik bilimi gelişti, yeni bulgularla zenginleşti. 
Darwin’in teorisi , daha sonra canlılar dünyasındaki gelişme ve süreçleri, toplumbilimsel alana uyarlamaya çalışan mekanist indirgemeciler sayesinde bozuşturulmaya çalışıldı.Sosyal olaylar, biyolojik yollarla, ‘’Yaşam mücadelesi’’ ‘’doğal seleksiyon ‘ tezleriyle benzerlik kurularak açıklandı.Oysa Darwin’in tezi, tekil , dönemsel sosyal olguları  ve değişimleri değil, canlılar dünyasındaki, bitkilerden tek hücrelilere, memeli hayvanlara ve giderek  insana ulaşan milyonlarca yıllık değişim ve dönüşümleri açıklıyordu.Herbert Spencer ve Malthus’un  tezlerinin etkisiyle ortaya çıkan ‘’Sosyal Darwinizm’’‘’ Biyolojicilik’‘’Neo-Darwinizm’‘’Sosyo-biyoloji’’‘’Evrimci psikoloji’’,’’Genetik determinizm’’,’’Ultra Darwinizm’’ gibi gerici tezler; daha sonra finans -kapitalin desteklediği Hitler Faşizminin ve diğer faşist diktatörlerin ideolojik gıdasını oluşturdu.
Ulus-devletlerin kurulması sürecinde ‘’milliyetçilik’’( Nasyonalizm) akımının  tarih sahnesine çıkışını görüyoruz. Feodalizme karşı, feodal parçalanmış yapıyı bir ulusal pazar ve ulusal birlik etrafında birleştirmeye çalışan  burjuvazinin başını çektiği bu süreç; feodal imparatorlukların dağılması ve yeni ulusal devletlerin kurulması, diğer halklara özgürlük getirmesi açısından ilerici bir karakter taşıyordu. Burjuvazinin palazlanıp her türlü gericiliğin kollarına kendini attığı tekelci – kapitalizm çağıyla birlikte; uluslaşma süreci yaşayan diğer halklar sömürgeleştirildi, ekonomik,mali ve askeri boyunduruk altına alındı.Bu nedenle uluslaşma süreci yarıda kesilen, - çok uluslu devletlerin bünyesinde, halklar hapishanesinde varolma savaşı veren- ezilen uluslar gerçeği ve ezilen ulus milliyetçiliği de ortaya çıktı. Bu bağlamda milliyetçilik, ezen ulus milliyetçiliği, ırkçı ve şoven bir milliyetçilik olarak evrilerek;1917 Ekim Devrimi’nin batıda yarattığı sosyalist devrim korkusunun,1929 büyük kapitalist kriz koşullarıyla birleştiği kavşakta, finans-kapitalin en gericilerinin desteğiyle - İtalya, Almanya ve Japonya’da - faşizme dönüştü. Ezilen ulusun milliyetçiliği  ise, demokratik bir muhteva taşıdığı için, her somut durumda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının –devlet kurma hakkı da dahil- desteklenmesi gerekirken, emperyalizme yedeklenerek, diğer ulusların halkları ve emekçilerine yönelik düşmanca girişimlere, nefret söylemlerine ve savaşlara yöneldiğinde de, elbette eleştirilmelidir. 

İnsan, tür olarak tektir, Dünya üzerinde ‘’insan ırkları’’ diye bir şey yoktur.

Özellikle son 50 yıldır moleküler biyolojide yaşama geçirilen teknikler,fosil bilgileri ve karbon testi üzerinden sağlanan sınırlı bilgilerimizi geliştirdi.Artık yüzbinlerce yıllık fosillerden DNA elde etme teknikleri bulundu. Bu sayede insan türünün ilk çıktığı yer, insanın anne ve babalarının dünya üzerinde yüzbinlerce yıl nerelerden nereye dolaştığı, insanın kökeni hakkındaki  bilimsel bigilerimiz arttı. Mitakondri DNA’sı analizi, anne tarafının, Y kromozomu dizileme analizi baba tarafının; köklerimizin nerelerden geldiğini kanıtladı. Yapılan bu analizlerin karşılaştırılması sonucunda insanın evrimine dair bilgilerimiz katlanarak arttı. Bu bilgilere göre, insanın da içinde bulunduğu 400 cıvarında türü barındıran primat takımı (maymunsular) diğer memeli türlerden 65 milyon yıl kadar öncesinde ayrılmıştı.Bu ana kollardan 3-5 milyon yıl önce ortaya çıkan Australopithecus’tan evrim sonucu 2-3 milyon yıl önce Homo cinsi olan homo habilis ortaya çıktı.2 milyon yıl önce de Doğu Afrika’da Homo Ergster (ayağa kalkmış dikilmiş insan anlamına geliyor) ortaya çıktı.Sonuçte günümüzden 200 bin yıl önce Etiyopya cıvarında, modern bilge insan anlamına gelen Homo Sapiens ortaya çıktı.Yani insanın ataları,genel kabul gören bilimsel görüşe (Out of Afrika=Afrika’dan çıkış tezi) göre,Doğu Afrika’nın Afrika Boynuzu denilen bölgesinden 100-200 kişilik gruplar halinde  60-70 bin önce, iki kol halinde dünyaya yayıldı. Bir kol, Nil Vadisi üzerinden Mısır, Sina yarımadası İsrail- Lübnan vadisi güzergahını izleyerek, Mezopotamya ve Anadolu üzerinden Kafkasya ve Orta-Asya’ya dağılırken; diğer kol, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nin birleştiği dar yoldan Arap Yarımadası’na ve Yemen’e geçti, daha sonrada Umman Körfezi ve Basra üzerinden İran’a geçtiler. Pakistan ,Hindistan yolundan Uzak- Doğu’ya onların torunları da daha sonra Filipinler, Polinezya Endonezya üzerinden Yeni Gine’ye yerleştiler. Buradaki kol, 40 bin yıl kadar önce Avustralya’ya geçti.Orta-Asya’ya giderek doğu Sibirya’ya yerleşen kolun bir kısmı ise, 15-20 bin yıl önceki buzul çağı döneminde buzlarla kaplı Bering Boğazı’ndan yürüyerek Amerika Kıtası’na geçti. Amerika’ya geçen kol, daha sonra deniz kıyısını izleyerek Güney Amerika’ya geçti. İnsanlığın 100 bin yıllık  uzun yürüşünün; emperyalizmin yarattığı kriz ve savaşların neden olduğu ‘yeni kavimler göçüyle’ halen devam ettiğini söyleyebiliriz.
İnsanı renklerine göre ayıran ırkçılar, evrimsel  gelişime  gözlerini kapıyorlar. Atalarımızın farklı coğrafyalarda yerleşip onbinlerce yıl oralarda yaşadığı, Ekvator’dan uzaklaştıkça, iklimsel değişiklik nedeniyle renklerinin vucut yapılarının boylarının, burun ve göz yapılarının değiştiği ve bugünde bu değişimlerin gözümüzün önünde süregeldiği; olgusal gerçeklerdir..İnsanın deri rengi, güneş ışığını daha fazla ve dik açıdan alan Ekvator bölgelerine yaklaştıkça koyulaşır, uzaklaştıkçe renk açılır.Durum böyle olunca neden Ekvator’a yakın yaşayanların renginin siyah, İskandinav ülkeleri ve Rusya gibi güneşe hasret ülkelerde yaşayanların neden açık renkli ve sarışın olduklarını anlamak kolaylaşır.Arada kalanlar da ara tonları oluşturur. Biyolojinin bakış açısına göre, insanlar arasında ırk diye bir ayrım yapılamaz, İnsanları  birbirinden ayıracak moleküler bir fark yoktur. Bu yüzden DNA ve genlerine bakarak, ‘’Bu kişi, şu çocuk, Türk, Kürt, Alman ya da Ermenidir, ya da beyazdır, siyahtır, sarı ırktandır’’ diyemeyiz. Genler dünyasında insanları birbirinden ayıran genetik değişiklikler yoktur. Son yıllarda  600  türkiyelinin DNA‘sı üzerinde yapılan genetik araştırma sonuçlarının gösterdiğine göre, Türkiye’deki  bir türk, hemen yanı başındaki bir Ermeni, Arap ya da Kürde; bir Uygur Türkü’nden – ki Orta-Asya kökenli Uygur türküne genetik yakınlık,sadece %4 çıkmıştır - daha yakındır Başka milliyetlerle akrabalık ilişkimiz  %96 daha fazladır. (1) 
Kimsenin bir diğerine ‘’Senin kanın kırmızı değil, benim kanım türkün asil kanıdır’’ vb. ırkçı yaklaşımlarla aşağılamaya hakkı yoktur. Bütün insanlar hepsi ortak bir atadan geliyor ve akrabadır. Ayrıca sadece insan türüyle değil  dünyamızdaki organik ve inorganik yaşamın tümüyle akrabayız. Dünya yıldızlardan milyarlarca yıl önce kopup soğuduktan sonra ,canlılar bu maddeden tek hücre oluşturarak  milyonlarca yıl içinde evrilmiştir. Balıklar, bitkiler ,sürüngenler, havadaki kuşlar ve onların ataları da  evrildiği gibi, vücudumuzdaki mikrop ve bakteriler de gözümüzün önünde hergeçen gün, evrim geçirmeye devam ediyor. Yaşadığımız dünyada herşey bizden bir parça taşıyor, biz onlardan birer parça taşıyoruz.Ortak bir atmosferi paylaşıyoruz.İnsan türünün üstünlüğü, acımasız yaşam koşullarında  ayakta kalmak için, geçirdiği mutasyonlar sonucu doğaya uyum sağlayabilmesindedir.. İnsanın diğer canlılara üstünlüğü, evrimsel değişimlerle  ayakları üzerine dikilmesi, ateşten yararlanması, alet geliştirip avlanabilmesi, bu arada beyninin gelişmesi sayesinde, üretip, üreyerek; deneyim ve birikimlerini sonraki soylarına aktararak; bir tür olarak günümüze ulaşmayı başarmasındadır. 

Fakat insanlığın bu evrim sürecinin ‘’uygar insan’’ tarafından, kapitalistler cephesinden doğru anlaşıldığını; gelinen yerde kardeşce barış içinde bir yaşam oluşturulabildiğini  söyleyemiyoruz. Yukarıda kısaca özetlenen, bilimsel gelişmeler sonrasında, ırkçılığa, renk vb fiziksel farklara üzerinden teorik, açıklama getirilmesi zorlaştı. Amerika ve  Avrupa’da  daha önce deri rengi ve kafatası üzerinden tanımlanan  ırkçılık, tamamıyla yok olmasa da, kılık değiştirdi. Emperyalist paylaşım kavgaları,dünyaya hakim olma istekleri , Amerika ve Avrupa uygarlığı, hırıstiyanlık baz alınarak; ‘üstün kültür’ ve ‘üstün uygarlık’‘seçilmiş seçkin ulus’ vb. Öne çıkarılarak; yarı-sömürge ve sömürge halklar aşağılanarak,faşizan tarzda yapılmaktadır. Avrupa’da 2008 krizi sonrasında yaşanan durgunluk sürecinde, işşizlik ve yoksulluğun sorumlusu olarak, Asya, Afrika,Ortadoğu ‘dan Avrupa’ya akan göçmen kitlesi gösteriliyor.Yabancı düşmanlığı,dinsel farklılıklar tahrik edilerek; yerli emekçiler dolduruşa getirilerek yabancı emekçilerin üzerine yöneltilmekte; bu şekilde ırkçılığın ve faşizmin kitlesel temeli genişletilmektedir.Devrimciler, sosyalistler; sınırların olmadığı insanların birbirilerini ezip sömürmediği, ırkçılığın ve faşizmin mihrakı ve destekçisi sermaye düzeninin, tarihin çöplüğüne yollanacağı, kardeşce bir düzenin kurulmasının; mücadelesini veriyorlar. Hitlerci Faşizmin dünya eğemenliği için, ‘’Alman ırkının saflığı ve üstünlüğü’ adına başlattığı 2. Dünya savaşı, 50 milyondan fazla  insanın canına maloldu. Anti-Faşistler, sosyalistler, Komunistlerin mücadelesi sonucu, Hitler Faşizmi yenilgiye uğratıldı. Buna karşın, özellikle son 20 yıldır Avrupa ve Almanya’da mülteci karşıtı ve İslamofobinin ana motiflerini oluşturduğu yabancı düşmanlığı; giderek yaygınlaştı,ırkçı- faşist katliamlar artış gösterdi.

Avrupa’da göçmen karşıtlığı, ırkçılık ve nefret söylemi
Avrupa’da ırkçı saldırılar 11 Eylül 2001’deki ikiz kulelere yapılan  siyasal islamcı terör saldırısından sonra yoğunlaştı. ABD’nin Medeniyetler çatışması tezi üzerinden yürüttüğü propaganda , Ortadoğu’yu dizayn etme stratejisi, ırkçı parti ve akımlar tarafından uygun bir zemin yarattı. Kasım 2019 yılında yayınlanan küresel terör endeksinde, özellikle batı Avrupa olmak üzere batıda ırkçı terörün son 5 yıl içinde % 320 arttığı belirtiliyor.Saldırılar daha çok göçmen nüfusa yöneliyor. Avrupa’daki düzen partileri, göçmenleri seçim çalışmalarında fazla oy almak çabasıyla,malzeme olarak kullanıyor, krizin, işşizliğin sorumlusu olarak, göç yoluyla Avrupa’ya gelen emekçileri, hedef tahtasına oturtuyor. Savaşlardan ve yaşadıkları ülkelerdeki ekonomik yoksulluktan ötürü, insanların bulundukları öz yurtlarını terkederek Avrupa’ya ya da başka ülkelere göç etmesi, onların suçu değil, emeperyalist-kapitalist sistemin bizzat kendisidir. Yani kapitalist sistem; hem bağımlı ülke emekçilerini sömürüp onları ucuz işgücü olarak kendi ülkelerinden gurbete fırlatıyor, hem de onları, geldikleri ülkedeki emekçilerin işşiz kalmasının ve yoksulluğunun sorumlusu, düşmanlar olarak afişe ediyor Bu çerçevede Avrupa’da camilere ve göçmen yabancıların mekanlarına ırkçı – faşist saldırılar organize edilmiştir. Bu iki yüzlü sahte tutumlar, sermaye partilerinin genel politik çizgisi ve yapılan medyatik manüplasyon, Avrupa’da ve dünya genelinde ırkçı faşist saldırıların artmasına ve aşırı sağ partilerin güçlenmesine ve faşist partilerin güç toplayarak hükümetlerde iktidar ortağı olarak yeralmalarını beraberinde getirdi. 
Deri Rengi, kafatası ırkçılığı, bir önceki yüzyıla göre azalsa da, Euro 2020 elemelerindeki maçlarda  tribünlerin; afrikalı ve brezilyalı futbolculara yönelik gösterdiği ırkçı tepkiler (maymun sesi çıkartarak ya da muz fırlatarak yapılan protestolar); Türkiye’de son yıllarda, Suriye’nin işgal harekatlarına sahalardan  çakılan asker selamları; Amedspora ve Deniz Naki’ye yönelen ırkçı tepkiler; bu tür nefret söyleminin, ırkçılığın futbol arenasında sürdüğünü gösteriyor.
Deri rengi üzerinden yapılan ırkçılığın, ağırlıklı olarak, yerini göçmen ve yabancı düşmanlığı üzerinden yapılan ırkçılığa bıraktığı söylenebilir. Yaygınlık kazanan ,şavaşlar sırasında köpürtülen tarz; ,savaşlar nedeniyle yollara dökülüp o kıtadan öbürüne yola koyulan göçmenlere yöneltilen  milliyetçi-şoven ırkçı tepkilerdir. Özellikle, Amerika ve Avrupa ülkelerinin sınırlı sayıda ilticacı alması, bu göçmenleri Akdeniz’in sularında boğulmaya itiyor. Akdeniz’de göçmen ölümleri  bugüne kadar binleri aşmıştı. T. Erdoğan’ın göçmenleri Avrupa’ya karşı santaj silahı olarak kullanması nedeniyle; Ege Denizi ve Meriç Nehri de ; artık göçmenler için yeni mezar yeridir. Türkiye Devleti, Suriye’den bando mızakayla çağırıp davet ettiği göçmenlere, ‘’yeter artık gidin’ diyerek, çoluk -çocuk sınır kapılarına postaladı.. Bu insanlık suçuna ,Avrupa’da T. Erdoğan’la beraber ortaktır.T. Erdoğan’ı, Suriye bataklığına, Esad düşmanı mevziye sürükleyen, Suriye’deki savaşı kışkırtan, silah satışından milyonlar kazananlar; Amerika ve Avrupa ülkeleriydi. Suriye’de istikrarın bozulması ve Türkiye’ye yönelik göçün teşviki de Batı’nın eseriydi.Bu politika , Rusya’nın sahaya girmesiyle bozuldu. Bu yeni konuşlanma;T. Erdoğan’ı, ‘gece Trump’la yatağa girmeye, sabahleyin Putin’in kollarında uyanmaya’;AB’ne karşı da santaja yöneltti. Yeni durum, AB’nin Suriye’deki beklentilerini azaltırken, Merkel’in göçmenleri Türkiye’de tutması karşılığında T. Erdoğan’la yürüttüğü, ‘kelle başı’ göçmen pazarlığı; başladı. Pazarlık karşılıklı restleşmelerle devam ederken, olan göçmen kitlesine olmaktadır.Göçmenlerin sınırda kurşunlanması, çıplak bir durumda geri yollanması; göçmenlere yönelik devletler düzeyinde ortaklaşa (Tükiye,Yunanistan, Bulgaristan, AB tarafından) yürütülen bu zulüm; açıkça bir nefret suçudur. Bu ülkelerin tarafı olduğu, Cenevre Konvansiyonu’na göre de, yapılan insanlık suçudur. 
Sosyolojik kültürel ayrımlar, insan türündeki yakın dönemde şekillenmiş ayrımlardır. Her kültür bir zenginliktir, farklılıklardan yola çıkarak bir diğerini aşağılamak, insanlığa karşı suçtur. Diğer bitki ve canlılarla aramızdaki genetik farklılıklar yüzde birlerle ölçülürken, renginden, milliyetinden, dininden, dilinden ve mezhebinden,kültüründen, cinsiyetinden dolayı insanları aşağılamak, kendini  ve kendi uygarlığını diğerlerinden üstün görmek; insanlığın ulaştığı bugünkü düzeyde, eğer cahillikten kaynaklanmıyorsa, ’Nefret söylemi’ ve ırkçılıktır. Bu durum Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yayınlanmış 97(20) sayılı tavsiye kararında da tanıma kavuşturulmuştur. Buna göre:
 ‘’Irkçı nefreti, yabancı düşmanlığını, yahudi düşmanlığını veya azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli insanlara yönelik saldırgan ulusalcılık ve etnik merkezcilik,ayrımcılık ve düşmanlık şeklinde ifadesini bulan, dinsel hoşgörüsüzlük dahil olmak üzere hoşgörüsüzlüğe dayalı başka nefret biçimlerini yayan, kışkırtan,teşvik eden veya meşrulaştıran hertürlü ifade biçimini kapsayacak şekilde anlaşılacaktır.Bu anlamda ‘nefret söylemi’ muhakkak belirli bir kişiye veya gruba yönlendirilmiş yorumları yorumları kapsamaktadır.’’ 
Buradan baktığımızda, T. Cumhuriyeti’nin  kuruluşu sırasında gerçekleşen katliamlar (Ermeni soykırımı ve Dersim katliamlarını) ve halen kürt düşmanlığı ekseninde yapılanlar ; savunulamaz. M.Kemal’in emriyle  Prof.Afet İnan’ın önderliğinde onbinlerce kişinin kafatası, göz,burun vb ölçülerinin alınmasını,Türk Tarih Tezi’ndeki uydurma yorumları; ’ırkçılığın yükselişe geçtiği dönemdi’’ diyerek savunan akademisyenler var. ’Zamanın ruhu’gerekçesi ile geçmişteki kirli maziyi temizlemek;kafatası ırkçılığıyla,‘Türk’ün üstün ırk’ olduğu söylemiyle yapılan katliam ve soykırımlara, nefret suçuna ortak olmaktır. Tarih kitaplarında, Ermenileri, Kürtleri, Arapları, Rumları ve diğer ulusları, din ve mezhepleri, alevileri aşağılayan sayfalar dolusu ırkçı-şoven ifadelerin bulunması, nefret söyleminin sürdürülmesi; bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin temel stratejisi ve görevi olduğunu gösteriyor. Nitekim geçen günlerde Habertürk kanalındaki bir programda, kamuoyu anketçisi Adil Gür adlı şarlatan; Rus halkını ve kadınlarını aşağıladı:’’ Ayıdan post  Rustan dost olmaz, ruslardan başka türlü dost olur sadece..’’ dedi. Bu proğramda, Rus halkı bütünüyle aşağılanmış, tüm Rus kadınları ve genel olarak kadınlar cinsiyetçi  bir saldırıya maruz kalmıştır. Bu yaklaşım, Türkiye devletinin camilerde ve okullarda kışlalarda, Ermeni, Rum, Kürt, Arap ve alevileri, onların kadınlarını, belden aşağı deyim ve sözlerle aşağılayarak yürüttüğü; yüz yıldır değişmeyen propaganda çalışmasının, uygulanan eğitim müfredatının‚ ‘toplum mühendisliğinin‘‘ ürünüdür.

Sonuç olarak
Avrupa’da, İsviçre’de yaşayan göçmen emekçiler olarak , bizlere yönelen yabancı düşmanlığı ve ırkçı saldırı girişimlerine karşı neler yapmalıyız? Avrupa devletleri, CİA güdümlü siyasal  islamcı tarikatların ( İŞİD, FETÖ, Milli Görüş.vb.) camilerde karargah kurmasına,buralardan militan devşirmesine; Türkiye’nin konsolosluklar ve SETA gibi kuruluşlar aracılığıyla;emekçileri muhbir olarak devşirmesine, Avrupa’daki Türkiyeli emekçileri Türk-İslam sentezi adı verilen ırkçı ideolojiye yedeklemek için yürütülen lobi faaliyetlerine; gözyumarak ya da finansman sağlayarak destek olmaktadır. Bu tür faaliyetlere, tüm devrimci-demokratik kurumlar, Avrupa ve İsviçre’de yaşayan emekçiler; yerli kurum, dernek ve partilerle dayanışma içerisinde karşı koymalıdır. 
Bulundukları  Avrupa ülkelerinde, ırkçı ve yabancı düşmanı yasalara karşı muhalefet eden sosyal-demokratları destekleyen emekçilerin bir kesimi; ırkçı ve islamcı yaklaşımlarla Türkiye ve dünya halklarını hergün aşağılayıp, nefret suçu işleyen T. Erdoğan’a destek olabiliyorlar. Bu neden böyledir? Avrupa ve İsviçre’de yaşayan göçmenler, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine destek olmaktan, oylarıyla barış ve demokrasiyi savunan demokratik parti ve oluşumlara destek vermekten neden kaçınıyorlar? Türkiye yöneticilerinin batıya yönelik milliyetçi- şoven söylemi, Avrupa’daki yerli emekçilerle, türkiyeli emekçilerin arasına ayrılık tohumu ekerken; Avrupa’daki sermaye çevrelerinin ve partilerin ırkçı yabancı düşmanı yasaları parlamentolarından geçirmesine, göçmenlere yönelik uygulamalarını sertleştirmelerine yolaçmakta, ırkçı-faşist partileri palazlandırmaktadır.Türkiye yöneticilerinin milliyetçi, dinci, ırkçı yaklaşımı, Avrupa ülkelerindeki ırkçı, yabancı düşmanı gericiliğin gelişmesine yolaçmaktadır. Sonuçta bu yaklaşım; madalyonun iki yüzü gibidir, her iki ırkçı yaklaşım birbirini besler konumdadır. Avrupa ve Türkiye işbirlikçi burjuvazisinin birbirlerine emekçiler üzerinden attıkları can simididir.Onlar sadece ekonomik değil, aynı zamanda böylesine bir politik ortaklık kurmuş durumdalar..Bu danışıklı dövüş, Avrupa’da yaşayan emekçilerin politik bilinçlenmesi önünde bir engel olarak durmaktadır. Türkiyeli göçmenlerin bir kesiminde ortaya çıkan çift satandart yaklaşımların nedeni, eğemenlerin tiyatrosunu anlamakta yetersiz kalmalarındandır.Göçmen emekçiler, bu türden çift standart yaklaşımlardan arınmalı, yıllardır Avrupa’daki vatandaşlarının sorunlarıyla ilgilenmeyip, göçmen yurttaşlarını sağmal inek gibi gören, gurbetçinin yollayacağı dövize gözlerini diken, İktidardaki partilerden, T. Erdoğan’dan yüzünü çevirmelidir. 
Kimse buraya zorlamayla gelmedi.Değişik,ekonomik, politik,gerekçelerle, ya da ülkesinde yaşanan savaş nedeniyle can güvenliklerini sağlamak için geldiler. Bu nedenle yaşadığımız Avrupa ülkelerinde ve İsviçre’de yerli göçmen emekçilerle yakınlaşmak, onların inanç ve kültürüne düşmanlık beslemeden, yasalar çerçevesinde demokratik haklarımızı kullanmalıyız.Göçmen emekçiler kendi aralarında da hangi ulus ve mezhep ve inançtan olursa olsun; dayanışma içinde olmalı, nefret söyleminden kaçınmalı,kendi kültür ve inançlarını;yerli halka dayatmaya çalışmamalıdır.
Müslüman olduğunu söyleyen kesimler, inançlarını burada özgürce yapacak olanaklara sahipler. Müslümanların yüzlerce camisi ve ibadet mekanı var. Kalkıpta minarelerin boyunu yükseltmeye soyunmak, basket maçına kızların türbanla çıkmasını dayatmak, ya da kadınlar için özel havuz talep etmek; akla ziyan taleplerdir.Bu yerli emekçileri müslüman kesimlere ve türkiyelilere kışkıtmak için pusuda bekleyen ırkçı düzen partilerinin eline koz vermekte, ‘’Niye buraya geldiniz, o zaman Arabistan’a gidin’’ söyleminin, yerli emekçiler arasında mayalanarak, yaygınlaşmasına hizmet etmektedir. Göçmen ve yerli halkın birleşmesi, esas olarak bu tür kışkırtmalardan zarar görmektedir. Bu nedenle, göçmen kişilerin, cami, dernek, kurum ve firmaların; bulundukları ülkelerin geleneklerine, kural ve yasalarına saygılı olması; istismara yeltenmeden;yabancı düşmanı kişi ve kurumlara koz vermeyecek bir davranış tarzını benimsemesi,hayati önemdedir.
Hanau’daki ırkçı faşist saldırı da gösterdi ki, faşistin kurşunu, bu Türk, şu Kürt, şu Bulgar, şu Arap, şu  alevi, şu sünni, şu hırıstiyan demeden; tüm göçmen ve yabancıları, bazen Avrupalı yerli emekçileri de öldürüyor, yani ayrım yapmıyor. Peki göçmenler neden kendi gettolarına kapanarak, cemaatçi bir yaşamı tercih ediyorlar? Yapılması gereken, fabrika ve işyerlerinde nasıl  patronlara karşı  birlikte direniyor, grevlerde haklarımızı aramada birleşiyorsak; bu faşist ırkçı saldırılara karşı da, tek cephe halinde birlikte karşı koymalıyız. Fabrikalarda işyerlerinde, emeğimizi sömürenler, aynı zamanda bu ırkçı faşistlerin gerisindeki finansmanı sağlayan, onları organize eden güçlerdir. Avrupa’nın düzen bekçisi  sermaye partileri, yabancı ve göçmen düşmanlığını, örgütlemekte, sonrasında timsah gözyaşları dökerek, ırkçı- faşist saldırılardan beslenmektedir. Aramızdaki inanç ve görüş farklarını, nefret söylemi boyutuna taşımadan; Avrupa ve İsviçre’deki tüm emekçilerin, bu türden faşist saldırılar, yabancı düşmanı girişim ve yasalara, sermaye partilerinin ikiyüzlülüğüne karşı; birleşip direnmekten başka bir seçenekleri yoktur.

Dipnotlar:

1) Biyolojinin gözünden İnsanın Kökeni ve ırk sorunu,KenanATEŞ,Özgürlük Dünyası Şubat,sayı 250

Arkadaş  WEB TV