Hem“modernist“ hem de Vakanüvis !- Ergün ÖZALP

Hem“modernist“ hem de Vakanüvis !- Ergün ÖZALP

Akademisyen tarihçi Zafer Toprak, bu yılın  Nisan ayında , ‘’Darwinden Dersim’e’’  üst başlıklı ,’’Cumhuriyet ve Antropoloji ‘’adlı bir kitap yayınladı.Kitap, dokuzu daha önce  ‘Toplumsal Tarih’dergisinde yayınlanmış 18 makeleyi içeren 600 sayfalık bir külliyat.Kitabı ayrıntılarıyla bir gazete köşesinde değerlendirmek güçtür ,ama kitabın getirdiği  tezin, ana eksenini ele almak  yararlı olacaktır.

Z.Toprak, eriştiği birçok dökümanter olguyu, kafasındaki tezi doğrulatmak için seçmeci kullanıyor, objektif davranmıyor.Tarihte bireyi , kitapta ise, M.Kemal’in cumhriyet kuruluşundaki rolünü, fazlasıyla abartıyor ve  tarihi  adeta tek başına, ona yaptırtıyor.M.Kemal’in okuduğu, çevirttiği  kitaplar, Avrupa’da etkilendiği kişilikler, yurtdışına doktora için yolladığı danışmanlar,ders kitapları düzeltmeni gibi davranışı, özel olarak övülüyor.

Tarihsel bir dönemin panoraması, onun kendine ilişkin yargısından; resmi kitaplarından, medyasındaki söylemden anlaşılmaz.Daha derinlere gidilerek, yasaklanmış belgelere , yayınlanmayan eserlere,dünya belgelerine ulaşmakla, bunları olayın geçtiği dönemde yaşamış  canlı tanıklıklarla karşılaştırıp bir dedektif gibi iz sürmekle;öncelikle iç dinamikleri analiz etmekle ve  en önemlisi de  bilimsel bir dünya görüşüne sahip olamakla gerçeğe ulaşılabilir.Daha dün, gözümüzün önünde cereyan etmiş ,Taksim 1 Mayıs , Maraş, Madımak, Roboski vb. birçok katliam; resmi medyada, devlet  belgelerinde ,mahkeme kararlarında; ya dış güçlerin provaksyonu kabul edilmiş, ya da sis perdesi ardında gerçekler  sümenaltı edilmiştir. Bu olaylarda iç güçlerin elini  ‘derin devlet’in rolünü  araştırmak, sürekli  engellenmiştir.. Günümüzde  tanığı olduğumuz bu türden birçok olay, manüplasyon ve sansür yoluyla, düzmece belge ve olgularla  karartılırken,90 yıl öncekileri, geçmişin  resmi belgelerinden aktarmanın ve  aklamanın,  Vakanüvislerin yaptıklarından bir farkı kalır mı? Madem ele alınan,cumhuriyetin ilk kuruluş yılları ve dersim katliamı arasındaki  kesittir, o halde; bu dönemin iktisat politikası, ilkin ermenilerin mal varlığına, kurtuluş savaşı sonrasında ise, Yunanistan’a sürülen rumların mallarına el koyarak  semiren yeni yetme burjuvazi ve toprak ağalarının yönetim üzerinde yarattığı etkiler, niçin devre dışı bırakılıyor? Bırakalım bir toprak devrimi yapmayı, bir ’’toprak reformu’’nu bile beceremeyen güçlü cumhuriyet ve onun lideri M.Kemal’in açmazları niçin sorgulanmıyor? Dünyayı sarsan yanı başımızdaki 1917 Rus devriminden, SSCB’ nin TBMM’ne dostane yardımlarından, SSCB’nin kuruluşu ve ezilen ulusların halkların özgürlüğe kavuşmasından, Serbest Fırka deneyinden, sahte TKP’nin kuruluşu ve M. Suphi  ve yoldaşlarının katlinden, Topal Osman’ın icraatlarından, Kadro dergisi deneyiminden 600 sayfada  niçin tek satır bile bahsedilmiyor? Bu parçacı ve post modernist bir tarih yazımı olmuyor mu? Kuşkusuz, Cumhuriyetin getirdiği  olumlu, ilerici  ve sahip çıkılması gereken birçok  reform vardır. Fakat bu  tarihsel süreçte, salt olumlulukları görerek  övgü düzen, fakat etkileri günümüze dek sarkan, Anadoludaki halklar arasındaki kardeşlik duygularını dinamitleyen, ırkçı ,asimilasyoncu pratiği eleştirmeyen  bir bakış açısı; halklar arasında barış ve kardeşliği tesis etmeye hizmet edebilir mi?  Akademisyen, yasayla korunan kurumsal  çerçevenin dışına çıkarak  cesaretli davranmazsa, anlattıkları ancak böyle bir  masal oluyor, fakat bilim asla..

Z. Toprak , M. Kemal’in düşünsel zigzaglarını, Dünya’daki hızlı değişimlere ve ırkçılığın ve faşizmin yükselişine, bunların M.Kemal’in beyninde yarttıği ‘fay kırıkları’na indirgiyor. Cumhuriyetin  ilk kuruluş yıllarının  kadrolarında  ve M. Kemal’de eğemen olan  düşünüş tarzını belirleyen Durkheim sosyolojisinden, 1929  sonrasında, isviçreli Eugene  Pittard’ın  Fizik antropolojisine geçilirken, bu kırılmaya sebeb olarak; dünyada esen ırkçı cereyana karşılık ,‘sarı, ırk’ olarak batıda aşağılanan türklerin, batılılar gibi uygar bir ırk  bir olduğunu kanıtlama çabası; gösteriliyor. Bu ırk anlayışının,delikosefal hitlerci ırk anlayışıyla aynı olmadığı, aksine onun karşıtı olarak, tüm Anadolu’yu berikosefal gösteren   kapsayıcı ve modern bir Irk anlayışı olduğu; Afet İnan önderliğinde  64 bin Anadolu insanı üzerinde gerçekleştirilen   ve kafatası ölçülmesi yöntemiyle  yapılan  bir  anket sonucunda , bu tezin ve  berikosefallığımızın dünyaca tescil edildiğini söylüyor.Türkiye’de bilimin, bu fizik antropolojiyle temelinin atıldığını,‘Türk tarih Tezi’ ve ‘’Güneş Dil teorisi’ nin buraya dayandığını, berikosefallerin anayurdunun , Orta Asya’daki ‘’turani ırk’’ olduğu, tarih öncesi  göç yoluyla bunların önce Anadolu’ya , sonra Avrupa’ya göçerek, delikosefal ırkla kaynaşarak, oraya uygarlık taşıdığı ileri sürülüyor. Bu kapsayıcı bir  ırk anlayışıydı , dışlayıcı değildi  teziyle  de , bu dönemin  asimilasyoncu pratiği, mazur gösterilerek,  tarih ters yüz ediliyor.

Gerçekte bir ölçüde  kapsayıcı  ırk /millet kavramından bahsedilecekse; Bunu, Osmanlı’dan arta kalan toprak parçasında, müslüman halklara dayalı  bir ulus devlet inşa planına sahip olan, ittihatçı kadroların anlayışında görebiliriz. Onlar,  kürtlerden önce, farklı dinden olan ermenilerin katledilmesini, etnik temizliği de bu nedenle rahtlıkla yaptılar . 1920’de  cumhuriyet’in  ilk yıllarındaki  millet kavramı, müslümanları ifade ediyor , yani  ümmeti kapsıyordu. M.Kemal’in meclis tutanaklarına da geçen ifadesiyle : ’’ Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arzetmek isterim.Burada maksud olan (ifade edilmeye çalışılan) ve meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız  Türk değildir, yalnız Çerkes değildir,yalnız Kürt değildir, yalnız laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir.( Hepsinin toplamından oluşan bir islam topluluğudur) …’’ ( 1 Mayıs 1920’de M.Kemal’in, Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimine dair kanun tasarısı ile ilgili olarak, Büyük Millet Meclis’inde yaptığı konuşma )

1924 anayasasıyla , önceki kapsayıcı anlayış değiştirilmiş, tekçi, üniter ve Anadolu’yu, salt  ‘’Türk ırkı’’ ndan ibaret gören  ve diğer ulusları bunun bünyesinde eriterek  yoketmeyi öngören   bir çerçeve  çizilmişti.1924 Anayasası’nın açıklanan gerekçesinde, bu durum şöyle ifade edilmektedir: ’’ Devletimiz milli( ulusal) bir devlettir.Çok milletli bir devlet değildir.Devlet Türkten başka bir millet tanımaz.Memleket dahilinde eşit hak ve hukuka sahip olması gereken ve başka ırktan gelen kimseler de vardır.Fakat bunlara ırkî durumlarına uygun olarak haklar tanımak veya bu anlama gelecek sözler etmek, caiz değildir.Her yeni millet gibi,Türk milleti de aynı ırktan gelmeyen kimseleri içerebilir.Ancak Türklük camiasıdır ki, bütün uruku(ırkları) birarada toplamak kabiliyetine sahiptir. (Bkz. Şeref Gözübüyük, Zekai Sezgin,1924 Anayasası hakkındaki meclis görüşmeleri.SBFyayını,1975.s.7).  İşte Dersim katliamı da , doğrudan  bu anlayışın bir devamı olarak gerçekleştirildi.Yok ‘ Uygarlaştırma  hamlesi’, yok ‘entegresyon’ ve ’asayiş temini’ , ya da  ‘feodalizmin tasfiyesi’ vb. gerekçeler; külliyen ve  sadece ,‘minarenin kılıfı’dır.

Avrupa’da sosyoloji bilimi  bozuşarak, az sayıda bilimadamı ve felsefeci şahsında –  dünyanın onurlu yüzlerce bilimadamı ve  yine  SSCB’in bilimadamları bu uyduruk ırkçı tezlerle mücadele halindeydiler –  Sosyal  Darwinist  tezlere yönelirken, Almanya’ da; ırkçı ,öjenik ( ırk ıslahı) akımlar da  öne çıkmış ve antropoloji bilimi, kültürel alandan kafatası ölçen  fizik antropolojiye doğru  kaymıştı. Bu antropoloji, Almanya, ve italya’da  faşist ırkçı tezlere; kafatası kemikleri ve ölçümleriyle destek olmuştu. Şimdi kalkıp da ,Türkiye’de  bilimin temellerinin bu fizik antropoloji  ile atıldığını iddia etmek; bilimin  tarihini, dünyadaki bilimi yoksaymak ve Türkiye’deki  önceki bilimsel birikime hakaret olmuyor mu?

Z. Toprak, işin temeli olması gereken , ulusların doğuşu ve tarih sahnesine çıkışlarını da,  ters yüz ederek; ulusların varlığını, karşılıklı olarak ‘’milliyetçiliklerin çatışması’’na indirgiyor. Bu çerçevede Fransa’nın Almanya’nın  ulus -devlet kurma  süreçleri çarpıtılıyor. Ulusal hareketin ve ulus devletlerin,  kapitalizmin şafağında ,feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, burjuvazinin, parçalanmışlığa son vererek, tarihsel olarak  şekillenmiş  ulusal  sınırlar içinde  pazar birliğini  sağlama girişiminden ortaya çıktığı  bilimsel tarihsel  görüşü; bir yana bırakılıyor. Ulus ve ulusal mücadele, birkaç kişinin kafasından çıkmış düşünceye indirgenerek, idealist bir çerçeveye hapsediliyor.Bir tarafta M.Kemal , Kürt  cephesinde de  Baytar  Nuri olmasa, kürt sorunu, hiç  doğmayacak mıydı? (!) ’’ İngiliz kışkırtması’’(!) olmasaydı, herhangi bir  Kürt  isyanı olmayacak, kürt halkı baskılara karşı direnmeyip, kölece yaşamı, kabul mü edecekti ?

‘’Dönem  ve koşullar’’ gerekçesiyle;  ABD’nin kızılderilileri, jenosit ve katliamlarla  yoketmesi , Hitlerin ‘’ari ırk’’anlayışının sonucu, gaz odaları ,fırınlarda milyonlarca insanı katletmesi, ya da başka devletlerin benzer  katliamları  nasıl aklanamazsa; tarihimizin karanlık sayfalarında kalmış  katliam ve asimilasyoncu politikalar, bu ‘toplum mühendiliği’ uğraşlarıyla, Ermenilere, Kürtlere, Rumlara vb. yapılanlar da ;hiçbir gerekçeyle aklanamaz. Z.Toprak, bugün de Kürt Sorununun varlığını ve  gündemde oluşunu; ‘küreselleşme’yle birlikte, ‘etnisite’ ve ‘din’ olgusunun öne çıkartılmasına bağlıyor. Bugünkü kürt sorunun çözümüne yönelik  bir soruyu ‘ ben modernist’ anlayıştan yanayım, ama etnik  ayrımcılığa karşıyım’ diyerek yanıtlayan Z.Toprak, kürt sorununun  geri bıraktırılmış bir  ekonomi sorunu olduğunu söylüyor. Yani  örtük olsa da  ‘’Kürtlerin kişisel haklarına evet , ama topluluk yönetsel haklarına  hayır’’ şeklindeki Genelkurmay’ ın şimdiki dönem tezini onaylıyor.( Bkz. 9 Nisan 2012’de Ezgi Başaran’la Radikal’de yapılmış Pazartesi söyleşisi.)

Resmi Tarihi, bayatlamış bazı tezlerden, kanlı ve kirli yönlerinden  arındırmaya soyunan Z. Toprak’ın kitabı, bazıları sadece ilk kez yayınlanan döneme ilişkin belgelerden; cumhuriyetin yönetici elitinin,  bilime nasıl takla attırdığını, toplum mühendisliğinin nasıl kurgulandığını  gözlemlemek  yönünden  ilginçtir. Bu açıdan da  okunmayı, haketmektedir.