Hedef halkı yedeklemek!

Sans titre2

Paris‘te Charlie Hebdo’ya yapılan saldırının etkileri ve tartışmalar devam ederken, AB ülkeleri bakanları güvenlik zirvesinde bir araya gelerek, ‘teröre karşı koruyucu güvenlik önlemleri paketi ’ni bir bütünlük üzerinden hayata geçirmek üzere kolları sıvarlarken, toplumun farklı inançlar ve etnik kimlik üzerinden bölünmesini kışkırtmaya uygun hale gelen zemin ise ırkçı çevreler tarafından istismar konusu yapılmaya devam ediyor.

11 Eylül saldırıları sonrasında hepimizin tanıdığı uygulamalar, Paris saldırısı sonrasında da emperyalist devletler tarafından yürürlüğe koyuldu. Havaalanlarında artan kontroller, yolcu listelerinin denetim altına alınması, silahlı polis ya da asker devriyelerinin sokaklara inmesi, telefon dinlemelerinin, kamera gözetlemelerinin her alana doğru yaygınlaştı- rılması, Müslüman ülkelerin vatandaşlarının potansiyel suçlu sayılması gibi yöntem ve girişimlerle sözde ‘terörle mücadele’ adı altında, toplumun zaptu rapt altına alınması emperyalist bir konsept altında kendine vücut buluyor. 11 Ocak’ta yapılan AB’li bakanlar zirvesinin ardından ABD 18 Şubat’ta yapılacak esas zirvenin çağrısını yaptı. Bu zirveden de muhtemelen benzer güvenlik önlemleri vitrini süsleyen, görüntüyü kurtaran vurgular olacak. Ama arka planda başka hesapların masaya yatırılacağı, Paris’teki cihatçı katliamının arkasından emperyalist devletlerin, Başta Ortadoğu olmak üzere Suriye’de süren savaş üzerinden bölgeye sürekli müdahalesine olanak sağlayan koşulları daha iyi değerlendirmek, halklara kan kusturmak için daha kapsamlı planlar yapılacağı biliniyor. Nitekim saldırı ardından Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın, Suriye’ye emperyalist müdahaleye Fransa’nın katılım düzeyini hayıflanarak az bulması, askeri müdahale gücünün arttırılması ve süresinin uzatılması gibi emperyalist müdahaleci politik manevralarına zemin hazırlaması bu zirvenin ardından bölge halklarını nelerin beklediğine dair önemli verilere işaret ediyor.

Dökülen timsah göz yaşı

Özellikle Avrupa ülkelerinde yaşayan farklı din ve mezheplerden, etnik kimliklerden halkların ve emekçilerin yıllarca ayrımcı ve istismarcı politikalarla yönetilmeye çalışması, bir taraftan halkın ve emekçilerin ortak mücadele zeminini ve birlikteliğini yok etmek adına kullanılırken, dıştalayıcı ve içine kapanık bir toplumsal yaşam süremeye zorlayıcı burjuva politik tutum ve manevralar, radikal dinci örgütlenmelerin, cihatçı kelle avcılarının, bu zemin üzerinden serpilip gelişmesine ve taban tutmasına olanak sağlayan bir olgu olarak ortaya çıktı. Yaşanan katliamda hiçbir sorumluluğu yokmuşçasına, iki yüzlü bir tutumla, hem Paris’teki cihatçı terörist katliamı lanetleyen hem de katliam sonrası yaratılmaya çalışılan ırkçı sürek avına karşı, halkların ortak paydasını sahiplenen Avrupalı halk kitlelerini, kendi iki yüzlü emperyalist politikaları- na yedeklemek için her türlü yolu deneyerek, timsah göz yaşları dökmektedirler.

Manevra yapılıyor

Avrupa emperyalist devletlerinin ve egemenlerinin tutumun özellikle saldırı sonrasında, saldırıya ‘kaynak’ gösterilen olguları kullanma ve istismar etme tutumunun alışıla gelen bir biçimde sürdürüldüğünü söyleyemeyiz. Uzunca yıllar boyunca istismar ettikleri, ırkçı ve gerici çevrelerin açıktan kullanmasına olanak sağladıkları din, kimlik ve mezhep siyaseti, Paris katliamı sonrasında açıktan teşhir siyasetine dönüş- memiş, hakim sınıf partileri ve egemenler, Almaya’da PEGİDA örneğinde olduğu gibi bu tür girişimleri hedefe koyan, halkın bu tür örgütlenmeler mesafe koyması gerektiği çağrısında bulunan tutum içerisine girmiş- lerdir. Benzer durum İsviçre açısından da geçerlidir. Konu Müslümanlık ve farklı kimlikler olduğunda, hop oturup hop kalkan minareden, kıyafete kadar söyleyecek çok şey bulan SVP bile Paris katliamı sonrasında standart refleksini göstermeye imtina etmiştir. Egemen gericiliğin bu tutumunun arkasında katliamın yaşanmasında sahip oldukları sorumluluk karşısında duydukları pişmanlık elbette yatmamaktadır. Esas amacın ise yukarıda vurgulandığı üzere, her ülkenin hakim sınıfının halkları ve emekçileri kendi politikalarına yedekleme ve kuyruğunun arkasına takma olduğu bilinmelidir.

Mücadele belirleyici!

Dolayısıyla, emperyalist müdahaleci politikaların, Avrupa toprakları üzerindeki yansımalarının vurgulanan biçimde bir dönem daha etkili olacağı, bu politikalara karşı mücadelenin de sermayeye karşı verilen kurtuluş mücadelesinden ayrı ele alınamayacağı açıktır. Bu gün Avrupa ülkelerinde yaşanan gelişmeler, Yunanistan örneğinde olduğu gibi, bu mücadelenin güçlenerek ilerleyebileceği koşulları daha da olgunlaştırmaktadır. Egemen sınıf ise emekçilerin örgütlü birleşik mücadelesinden bu gün daha da korkar hale gelmiştir ve tüm çabası da bu mücadelenin zeminini yok etmeye yöneliktir. İşçi ve emekçilerin, Avrupalı halkların bu mücadeleden başarılı çıkması ise, bu mücadeleyi daha iyi örmesine ve örgütlemesine bağlıdır.