Haydar Sancar- Sosyal barış değil, mücadele!

Daha çok duyulur olunan sosyal partner ifadesi, yönetim ve iletişim bileşkesinde’ sorumluluk’ alma, ‘yapıcı’ davranma gibi hoş gelen tınıya sahip olmaktan öte, sınıflı dünyada egemen olanın çıkarına göre hizaya gelmeye ve onların verdikleriyle yetinmeye ve işbirliğine demir atmaya yaldızlı çağrıdır aslında.

Sınıf işbirlikçiliğine, ‘temsilciler’ eliyle en başta işçilerin, genel anlamda da halk yığınlarının yumuşatılmış ifadeyle yedeklenmesinin ince versiyonudur. Çıkarları birbirine zıt olan iki karşıt sınıftan ziyade, bir biriyle çıkar birliği olan katmanların uyumlu bir şekilde ele ele tutuşmasına övgüler düzerken,  çatışmalı, kapitalist anarşik üretimin yol açtığı yıkımların perdelenmesi için de seçilmiş önemli bir kavram görevi görmektedir. İşbirlikçi sendika yöneticileri ve bürokratları ise,  bu kavramın üstlendiği görevi sınıfın bağrına taşımak için nemalandırılırlar.

Azgın kapitalist sömürü koşullarına karşı, çetin mücadelelerden ve direnişlerden geçerek var olan, kazanımlarını elde eden sınıfın an gövdesi karşısında, özellikle kriz ve bunalım dönemlerinde ortaya çıkan, sınıf ve yığın hareketinin örgütlü bir güç olarak sermaye iktidarına karşı bir yönelim içerisine girme eğiliminin ortadan kaldırılması ve kontrol altında tutulması maksadıyla burjuvazi tarafından yer yer girilen tavizkâr tutumlar, işçi sınıfının zorlu mücadeleler sonucunda elde ettiği başarıların yadsınmasını ve inkârını beraberinde getirmiştir sermaye sınıfı için.

Dünya savaşları öncesinde ve sonrasında yükselen sosyalist hareketin ve sosyalizmin artan saygınlığının karşısında, iktidarı için oluşması muhtemel karşıt sınıf tehlikesinin bertaraf edilmesine azami önem gösteren sermaye sınıfı, sosyal uzlaşı formülüne başvurmuştur. Bu formülasyon, özünde sosyal sınıf kavramını reddetmemekle birlikte, düzenin işlerliliğinin aksatılmaması, uzlaşmaz karşıtlıklar içerisindeki iki sınıftan güç olanın, diğerinin çıkarlarına ve haklarına tahakküm koyarak verilen kırıntılara boyun eğmesini sosyal uzlaşma ile örgütlemiş 60’lı yıllardan itibaren de daha da güçlendirmiştir.

İşçi hareketi içerisine kök saldırılan bu işbirlikçi tutum, uzunca yıllar boyunca çıkarları hiçbir zaman uzlaşmayacak iki sınıfın karşılıklı mücadelesi içerisinde,  hem mücadele örgütlerinin zayıflamasına hem de örgütlülük bilincinin gerilemesine etken eden faktörlerden biri olmuştur.

Öyle ki işçi hareketinin, ekonomik ve sosyal haklarını geliştirme ve koruma altına alma mücadelesi içerisinde yer tutan toplu iş sözleşmeleri, bu iş birlikçi tutum sebebiyle birçok ülkede ve sektörde sosyal uzlaşma beyannamelerine dönüştürülmüştür. Zamanla kazanılmış haklar budanmaya başlanmış, güçten ve örgütlülükten düşen, düşürülen emekçi yığınlar mücadele araçlarından mahrum bırakılmışlardır.

Bu tür bir gelişimin en iyi örneklerinden biridir İsviçre.  1937 yılında saat ve metal endüstrisini kapsayan toplu iş sözleşmesi, sosyal barış, sosyal uzlaşma sloganının bayrağı olmuş, Biel’den başlayarak Neuenburg’a yayılan işçi direnişlerinin sağladığı kazanımların esas kaynağının mücadele olduğu gerçeğinin çarpıtılması için yıllarca kullanılmıştır. Zamanla diğer sektörlere de yayılan sosyal barış anlaşması kıvamındaki sözleşmeler,  emekçi yığınların mücadelesi üzerinde sermayenin denetiminin etkili yöntemlerinden biri olmuştur. Bugün Avrupa’da çalışılan gün başına düşen grev sayısında Avusturya’yla birlikte İsviçre’nin en alt seviyede olmasında sosyal barış propagandasının etki alanı kazanmasıyla da ilgilidir.

Bu tutumun değişmesi, kazanımların sosyal barış sloganıyla değil mücadeleyle elde edileceğinin inancının yaygınlaştırılması ve örgütlenmesine hizmet edecek araç ve olanakların geliştirilmesiyle mümkün olabilecektir.