Haydar Sancar- Nefes

Bir avuç nefes için, et taşımakta kullanılan bir kamyonun soğutucu kasasını tırnaklarıyla yırtmaya çalışan 71 mültecinin üst üste düşmüş ölü bedenleri ardından, dehşete kapıldıklarını ilan eden Avrupalı ‘insan sever’ politikacılar, ölümün Akdeniz’in sularından akarak kapılarına kadar dayanmış olması karşısında, sadece kapıldıkları korkuyu ifade etmekle yetinmiyor, rahatsızlıklarını da dillendiriyorlardı. Türkiye’den, Libya’dan ya da Kuzey Afrika ülkelerinin birinden açılarak denizin ortasında hedefine ulaşamayanlara ya da hedefine ölü ulaşan bedenlere hayıflanarak akıtılan timsah göz yaşlarının ölü insan bedenleri üzerinden sunduğu çözüm ise, örü- len duvarlar ve çekilen tel örgülerdi.

Aylardır, savaş bölgelerinden, katliamlardan kaçan binlerce mültecinin, ‘umut’ kapıları Avrupa’ya ulaşmak için ölüm pahasına her yolu deniyor olmasının, Avrupa’ya düşen etkisi, artan/artacak olan yabancı-göçmen sayısının azaltılması, Avrupa sınırları ötesinde ‘çözüm’ arayışlarına hız verilmesiydi. Yıllardır, istismar edilen göç ve göçmen sorunlarının, emperyalist müdahalelerle kaşınan iç çelişkilerin sonucunda ortaya çıkan iç savaşların, baskıcı faşist rejimlerin katliamlarından, emperyalist yeniden dizayn senaryolarının neticesinde, insanca yaşamak umudu ile kaçarak koruma arayan sığınmacıların, geldikleri ülkelerde de ırkçı-faşist saldırılara, aşağılanmalara maruz kalması/bırakılması, günlük politikanın rutini haline gelmiş durumda.

Birer birer yok edilmeye çalışılan sosyal kazanımlar ve saldırlar, emekçilerin giderek zorlaşan hayat koşulları, işsizlik tehlikesi, yaşam güvencesi arayan sığınmacılar üzerinde yoğunlaşan ırkçı propaganda ile birleşince, ‘yabancılar’ sorunu, kitlelere, liste başı sorun olarak yutturulmaya çalışılan bir olgu olarak ortaya çıkıyor. İçerde yerli halk üstünde bu suretle baskı kuran Avrupa merkezli tekelci burjuvazi, dışarıda da sattığı silahlarla, döktüğü kanlarla, kâr sağlayıp, hakimiyet ve kontrol çekişmesinde üstünlük arayışlarını sürdürüyor. İnsancıl değerlere sahip çıktığını iddia eden ve bu geleneği ile övünene İsviçre, ise bu gün, sahip olduğu en sert sığınma yasası ile, Avrupa’nın diğer ülkeleri nazarında, yabancılar/sığınmacılar sorununu ‘en iyi’ çözen ülke diye parmakla gösterilmektedir. Kuşkusuz bunda ırkçı parti SVP’nin katkıları son derece büyüktür. Kişi başına düşen milli gelir ortalamasıyla dünyanın en ‘refah’ ülkeleri sayılan Avrupa’nın koç başı devletlerinin, sığınmacılar için harcayacak para bulamaları, işin ekonomik gerekçesi yapılırken, dini farklılıklar, kültürel ayrılıklar, toplumsal tehdit sayılıp damgalanmaktadır. Öyleki SVP sınır kontrolü için orduyu göreve çağırmaktadır!

Bakanlar kurulu ise kendine biçtiği sorumluluğu, sınır ötesi kurtarma operasyonlarına daha aktif katılma ve Avrupa’nın uzağında kurulacak mültecilerin toplanama merkezine para yardımında bulunma ile sınırlı tutmakta, merkez kaç kuvvetiyle kendini çemberin dışına atmaya çalışmaktadır. Sağcı-ırkçı partiler için ise mesele, seçimlerde ve günlük politikada istismar meselesidir.

Avrupa’nın binlerce kilometre uzağında ise, Kürtlere karşı devlet eliyle imha savaşı başlatılmıştır. Çocukların, sokakta bulunan sivil halkın pervasızca devlet eliyle katledildiği tablo, halklara, ezilenlere ve emekçilere karşı suç işleyen egemen güçlerin ortak paydasıdır. Dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist saldırganlık ve faşist zorbalık ve barbarlığa karşı bu gün tutarlı bir barış mücadelesi daha da kaçınılmaz bir hale gelmiştir. On yaşındaki Baran’ın cansız bedenine sarılarak kapanan annenin, dalgalarla karaya vurmuş bebek bedenlerin anlattığı gerçek, son derece yalındır. Savaşa karşı mücadele yükseltilmeli, insanlığın nihaiyi kurtuluşunun, çözüm diye örülen duvarları, çekilen tel örgüleri parçalayacak gerçek çözüm olduğu bilinmelidir.