Haydar Sancar- IŞİD, yardım prodagandası ve gerçekler

Son haftalarda İsviçre basınında IŞİD ve yaptığı katliamları merkezine alan tartışmalar,
farklı yönleriyle değerlendirmelere konu oldu. Bölgede yaşanan insanlık dramının bilinen
yönleri sayfalara ve yorumlara yansırken, en dikkat çekici olanları ise ABD’nin hava müdahalesinin
ardından Avrupalı çeşitli devletlerin bölgeye muhtemel silah yardımları üzerinden
giriştikleri tartışmalar ve açıklamalardı. IŞİD’li katillerin bölgede giriştikleri katliam karşısında,
direnme ve bu çetecilerle savaşma tutumu içerisine giren bölgedeki Kürt güçleri,
bir anda emperyalist mihraklar tarafından ‘keşfedilerek’ , katliamcı İŞİD sürüsüne karşı
silah ve teçhizat olarak desteklenip, yardım edilmesi gereken güçler olarak ilan edildiler.
Bölgesel Kürt Yönetimi nazarında peşmergelerin IŞİD sürüsü karşısında, ağır silahlarla
donatılması gerektiği, üzerinden gerekçelendirilen, ‘masum’ bir yardım ve destekmiş gibi
görünen bu girişimler, Avrupalı emperyalistlerin bölgedeki gelişmelere ve yeniden dizayn
sürecine dahil olma tutumunu simgelerken, yine Avrupalı ülkeler arasında bildik başka bir
konuyu da yeniden gündemin üst sıralarına doğru taşıyor.

Fransa, İngiltere’nin ardından Almanya’nın da silah yardımı konusundaki tutumuna, bölgede
yaşanan insanlık dramının fon müziği yapıldığı, emperyalist ülkelerin ekonomik
çıkarlar ve kutuplaşmalar arasında sağlam mevzi işgal etme ya da bulunduğu konumu
muhafaza ederek daha da ilerleme isteği olduğu konusunda, yapılan tespitlerde siyaset
bilimcilerin ve siyasal çevre ve örgütlenmelerin genel hatlarda ortaklaştığı görülmektedir.
Ancak meselenin sadece bir yönüdür. Adı geçen emperyalist güçler, uluslar arası boyutta
çatışmasını sürdürmeye çalıştıkları çıkarlarının yanı sıra, ülke içi politikalarının seyrine ve
şekillenişine, terör histerisi yaratılarak müdahaleyi de olanaklı kılacak hakim propagandanın
da el altından yayılması ve kimi sivil kuruluşlar tarafından kamuoyunda yüksek sesle
dillendirilmesi perdesini de aralamış bulunmaktadır. Bilindiği üzere, IŞİD bünyesinde merkezi
Avrupa ülkelerinde giderek, katliamlara katılan, kafa kesen, çocuk katleden ‘cihatçılar’
var. Bunların varlığı zaten bu ülke istihbaratları ve polis teşkilatları tarafından da dillendiriliyor.
Kaç kişinin savaşmak için bölgeye gittiği, ne kadar kaldığı, ne zaman geri döndüğü
konusunda da kesin veriler kamuoyuyla da bir biçimde paylaşılıyor. Tabi bu paylaşımın
sadece kamuoyunu bilgilendirmek ya da haber değeri taşıdığı için ilan edildiğini sanmak
safça bir yaklaşım olur. IŞİD’in Irak ve Suriye topraklarında korku ve dehşet salarak,
gideceği yere kendisinden önce gölgesinin ulaşması halk kesimleri üzerinde nasıl ki korkuyu
arttırıyorsa, aynı şekilde bu katliamların uygulayıcıları arasında Avrupa ülkelerinin
vatandaşlarının olması da, Avrupa halkı arasında benzer bir korkunun yaratılmasının
vesilesi olarak kullanılmak istenmektedir. Avrupalı ‘cihatçı’ların, ülkeleri için tehdit unsuru
olduğu gerekçesini ileri sürerek, halkı terörize edecek güvenlik uygulamalarının derecesini
arttırmaya kalkması, yanı sıra halk arasında medeniyetler çatışması, ya da dinler arası
çatışma teorisinin yeni formatlarını meşru kılma girişimi, tezgahın nasıl çevrileceğine dair
yeterince veri sunmaktadır. Kamuoyu nazarında silah yardımı üzerinden sağlanmaya çalışan
empatinin, toplumsal bilinç üzerinde bir etki faktörü olarak kullanılmaya çalışıldığı, dinler
arası savaşta barbarlığı temsil edenle, inanışı yüzünden canını bedel olarak ödeyenlerin
çatıştırılmasının teorileştirildiği bir süreç işlemektedir. Bununla bağlantılı olarak, örneğin
İsviçre’de St.Gallen Kantonu’nda Katolik Kilisesi temsilcilerinden birinin, bölgede yaşayan
Hıristiyanların silahlandırılarak savaşa dahil olmasını istemesi ve silah yardımı talep
etmesi, başka sivil toplum kuruluşlarının başını çektiği, silahlanma için yardım kampanyalarının
düzenlenmesi, gelişmelerin yönüne işaret etmesi açısından ilgi çekicidir.

Bütün bu çelişkileri ve genel politik atmosferin Ortadoğu’dan başlayarak yaydığı kaosu,
ülke içi politikada hakimiyet kemerini sıkmanın bir aracı haline dönüştürmeye çalışan
Avrupalı emperyalist ülkeler ve korku borazanını çalanlar , bu gün IŞİD tehdidini bahane
ederek, güvenlik derecesini kırmızıya yükseltmiş durumdalar. Avrupalı emekçilerin ekonomik
ve siyasal talepleri için sürdürdükleri mücadelenin baskılanmasının bir öğelerinden
biri olarak ta kullanılacak bu sürecin bedelinin kimler tarafından ödendiği ise, 11 Eylül saldırıları
sonrasında yaşanılmış pratikle tecrübe hanesine yazılmıştır. Sonuç olarak,
Emperyalistler bu gün bu gün bir çok bölge de kan döküp/döktürüyorlar. Aralarındaki çelişkiler
ise sivrilmeye ve daha sert ve açık çatışmalara dönüşmeye daha elverişli koşullarla
çevrelenmiş durumda. Dünya halklarının emperyalist çıkarların kurbanı olmasına neden
olan politikalar ise sonuçları ile ortada. Dolayısıyla bu gün halkların kardeşliğini daha ilerden
savunmak, emekçi halkların arzuladığı gerçek bir barışı daha ileriden dillendirmek, iç
kışkırtmalara ve bölme girişimlerine karşı, dünya barışını savunmak ve halklar arasındaki
dayanışmayı güçlendirmek, ülke içerisinde terör histerisi yaratılarak sağlanmaya çalışılan
pusulu havaya karşı mücadele etmek Avrupalı emekçiler için daha elzem hale gelmiştir.
Bizler açısından da bu mücadeleye daha ilerden katılmak, direniş içerisindeki halkların
mücadelesini sahiplenmek, bunun içinde özverili bir çalışmaya girmek ertelenemez bir
görev olarak önümüzde durmaktadır.