Haydar Sancar- Elitizmin sınırlarında politika ya da halka yakınlık

6

Donald Trumph’un kazandığı ABD seçimlerinin ‘sürpriz’ sonuçlarının ardından yapılan bazı analizlerin ortak noktası, ABD’de demokratlar merkez alınarak, Avrupalı sosyal demokratlar, İsviçre konu olduğunda SP’nin halkın uzağında kalan bir seçkinler ya da ‘aydınlar’ partisine dönüşmesi, sıradan halkın taleplerini, kaygı ve korkularını görmemesi, bunlara seslenecek halkçı bir dilden uzak olmasına bağlanması, Brexit, Almanya, Avusturya, Macaristan seçimleri ve oylamalarında ortaya çıkan sonuçlar da değerlendirmeye tabi tutularak aynı şekilde benzeştirilmesi oldu. Adı geçen seçimler ve oylamalarda, anket sonuçları- nın çuvallaması ile ortaya çıkan davranış teorileri de bu tartışmalara alt başlık olarak eklenmiş durumda.

Ardı ardına yaşanan gelişmelerin akabinde öne çıkarılan temel vurgu, dünyanın giderek daha sert çarpışmalara neden olacak gerici ve saldırgan politikalara doğru evirilmesi, kurumsallaşmış ve ayrılmış güçler ilkesi ile beslenen burjuva yapılanmanın yerine, tek elde birikmiş ve tek elde otoriterleşmeye yönelmiş güç odağı olma ve saldırganlaşmanın, farklı bölgelerde ortaya çıkan ve tekelci sermaye ve gericiliğin bu eğiliminin giderek bir genellik kazandığı üzerindeydi. Buna bağlı olarak kimi ülkelerde, sosyal demokrasinin ve ‘ılımlı yeni nesil liberallerin’ otoriterliği baskınlaşmış, sert, yıkıcı ve esip gürleyen faşist argümanlarla beslenmiş saldırganlıklar karşısında pozisyon kaybediyor olmaları, bu çatışma ve yeniden paylaşım anarşisinde güç dengelerine bağlı olarak bazı sermaye kesimlerini endişeye sürüklemiş durumda. Öyle ki bazı ileri kapitalist ülkelerin liberal sermaye basınında bol bol, liberal ve sosyal demokratların halka uzaklığının 7 altın nedeni, ya da ihmal edilen 6 önemli olgu üzerine dizilen tespitler reçetelendirilerek servis ediliyor.

sviçre’de yayınlanan Tages Anzeiger ve Neue Zürcher Zeitung’da Trump’un zaferi sonrasında yazılan değerlendirme yazılarında ve alınan görüşlerde seçim propagandası döneminde Trump’un vaadleri ile izleyeceği çizginin İsviçre ekonomisine vereceği zararın neler olabileceği konusunda ‘endişeli’ yaklaşımlar gözlenirken (bu endişe dünya genelinde bir endişe durumundadır), ABD’nin ithalatına kota getirileceğini ilan eden Trump’un bu vaadini gerçekleştirmesi durumunda da İsviçre’nin ABD ‘ye yaptığı ihracatın ciddi bir düşüşle karşılaşacağı ileri sürülmekte, ama şimdilik temmenilerle süslenmiş iyi niyet mesajları yayınlamakla yetinmektedirler.

Peki bu korku neden?

ABD başkanın seçilmesinden sonra ‘büyük’ kaygılarla dillendirilen, nasıl olacak? Sorularıyla politik ve ekonomik gidişatın seyrine ilişkin beklenti derecelerini ifade eden liberal çevreler aslında yaşananlara çok da yabancı sayılmazlar. Çünkü Trump tarafından dillendirilen hemen hemen tüm noktalar uzunca bir dönemdir ülke bazında SVP tarafından da ateşlice savunulan politikalar durumunda. Irkçılık ve göçmen meselesi, AB ile anlaşmalar, ‘vatanseverlik’ vb. gibi başlıklar bugün liberal İsviçre burjuvazisi ile en saldırgan kanat SVP arasında ciddi bir kapışma alanı. Dolayısıyla ihracatın önemli bir yer tuttuğu ekonomide, İsviçre’nin içerde SVP tarafından AB ile olan ilişkilerde, dışarıda da ABD’nin yeni başkanı tarafından ilan edilen rota ile sıkıştırılması, önümüzdeki dönem ülke içerisinde yaşanacak burjuva partiler arasındaki politik çatışmanın da odağı olacağa benziyor. Milli gelirinin %35’ini ihracat üzerinden elde eden İsviçre’nin Almanya ile 37 Milyar CHF( % 18,1), USA ile 27 Milyar CHF, (%13,5) Fransa ile 14 Milyar CHF (%6,8)’lik bir ihracat girdisi mevcut. Ağırlığı ilaç ve kimya sanayi, saat ve lüks ziynet eşyası, elektronik ve makine sanayisi olan bu ihracat girdisinin, bir taraftan göçmenlere kota uygulamasını ön gören inisiyatiften sonra bilardo topu gibi Brüksel ile Bern arasında sürdürülen pazarlıklarda yuvarlanıp durması, zaten bir dönemdir, SP,CVP,kısmi olarak FDP ile SVP arasında çekiştirdikleri bir durum olmuş, bakanlar kurulu kota uygulaması inisiyatifini yasalaştırıp uygulamaya koymaktan çok, ayak sürümüş ve alternatif olarak gündeme getirilen RASA (Raus aus der Sackgasse) inisiyatifi karşısında, kota uygulamasını getiren 9 Şubat 2014 tarihli oylamanın tekrarlanmasını istemiş durumdadır.

Dolayısıyla bu sıkışmışlık halinden kurtulmak üzere, dünyada esen gerici rüzgarlar karşısında iç politikada daha da gericileşme riskinin yaratacağı durum karşısında çıkarlarını güvence altına almaya çalışan liberal burjuvazinin, ‘sosyal demokrasinin’ ve liberal demokratların ‘hastalıkları’ üzerine, reçete yazmaları ve eğer halk ‘ayartılacaksa’ yine bu güçler üzerinden ayartılmalıdır demeleri izlenecek rotayı belirlemek amaçlıdır. Buradan hareketle, popülizm izlenecekse de seçkinliği bırakarak yardakçılığı siz yapın diyen liberal burjuvazi, enerjisinin önemli bir bölümünü bu konuda SVP’ye boyun eğdirmek üzere harcayacak ve çıkarlarını buradan garanti altına almaya çalışacaktır.

İşçi sınıfı ve emek örgütleri açısından ise koşullar, zorlaşmakla beraber yeni olanakların da önünü açmıştır. Bir taraftan savaş koşullarının neden olduğu göç karşısında yükselen göçmen ve mülteci karşıtlığı tabanda nispi olarak karşılık bulurken, diğer taraftan da TISA, TTIB gibi anlaşmalar imzalanıp, kamu hizmetleri her alanda özelleştirilmeye, eğitim ve sağlık alanlarında kantonlarda da izlenen tasarruf politikaları yaygınlaştırılmakta, halk arasında bunlara karşı tepki gösterme ve örgütlü davranma isteği artış göstermektedir. Dolayısıyla bu dönem, sınıf mücadelesi ve örgütleri açısından da zorluklara dolu bir dönem olacak, ancak olanaklar değerlendirilebilindiği ölçüde maskeli burjuva partileri ve politikacıları karşısında halkın ve emekçilerin gerçek çıkarları ve talepleri savunulabilecektir. O zaman da tartışmalar, SP gibi partilerin, seçkinler partisi olup olmamasından öte bir noktada tartışılarak gerçek sınıfsal temelleri üzerine oturacaktır.