Haydar Sancar- ‘Başarılı modelin’ geleceği ve 1:12 oylaması

Capture10

24 Kasım’da yapılacak halk oylamasına az bir zaman kala, tartışmalar giderek alevleniyor. Bu tartışmalar SP’nin gençlik örgütü Juso’nun oylanacak 1:12 inisiyatifinin sınırlarını da aşmış durumda. Mesele ekonomiye devlet müdahalesi ya da bazı verili koşullar altında düzenlemesi olunca, neo liberal burjuva iktisatçıları ile, yeni Keynesçi kesimleri bu tartışmalar etrafında karşı karşıya getiriyor. Bu tartışmalara geçmeden önce ‘1:12 İnisiyatifi’nin içeriğine bir bakmakta fayda var. İnisiyatif şöyle formüle edilmiş ; ‘Bir işletmede ödenen en yüksek ücret, aynı işletmede ödenen en düşük ücretin 12 katından daha fazla olamaz. Ücret ise; çalışma sonucunda karşılığı alınan, para ve diğer değerlerin toplamından oluşur’ İnisiyatifin formülasyonunda sorunlar olmakla beraber, talep ettiği şey; üst tabaka yöneticilerinin aldığı ücretlere bir devlet müdahalesi ve kontrolüdür. Liberal burjuvaların, ‘görünmez, sihirli elin’ pazar dengesini koruyacak yegane yol olduğunu, arz ve talep üzerinden çalışan fiyat mekanizmasının, orta ve uzun vadede pazarın gerektirdiği seviyede stabliyazyonu sağlayacağı ve doğal olarak dengelenmiş fiyat mekanizmasının ücret seviyelerinin tespit edilmesinde en ‘doğal ve sağlam’ yol olduğunu iddia ederek, dışarıdan yapılacak müdahalelerin bu dengeyi bozarak, işleyen pazarın ‘verimliliğini’ düşürüp ‘doğal ritmi’ alt üst edeceğini savunuyor. Keynesçiler ise neo klasik teoriden devraldığı, reel ücretler üzerinden, istihdam seviyesinin arttırılıp azaltılabileceği tezinin yanında, çoklu denge noktası olarak ön gördüğü durumlarda kararlı olmayan pazarlara, ‘dışarıdan’ düzenleyici müdahaleleri gerekli ve bazı verili durumlar altında şart koşmaktadır. Burjuva iktisat teorisinin temel dayanaklarından hiçbir biçimde uzaklaşmadan ve eleştirmeden, ‘düzenleyici’ bazı müdahaleler salık veren Keynesçi teorinin esin kaynağı olduğu anlaşılan bu inisiyatif oysa daha farklı bir biçimde tartışılmakta / tartıştırılmaktadır.

Liberal birliğin başarılı modeli zarar mı görecek?

Başta büyük sermaye çevreleri ve finans sektörü devleri ve yöneticileri olmak üzere oluşturulan cephe, serbest pazar özgürlüğünün elden gideceğinin çığırtkanlığını yaparak, sermaye partileri arasında oluşturulmuş liberal ittifakın dayanaklarını kaybedeceğini söyleyip şunu ilan ediyor; bu İsviçre büyüsüne zarar verir!İşin ilginç yanı tartışmanın, sadece bu büyünün yıkılıp yıkılmayacağı değil, bu modelin kim tarafından ve nasıl yaratıldığı konusunda da devam etmesi. Juso’nun ana partisi SP’nin, İsviçreli işçi ve emekçilerin mücadeleleri sonucunda elde ettikleri hakların ve kazanımların kaynağında kendisini göstermesi, elde edilen hakların hukuksal çerçevesinin çizilmesinin mimarı olarak kendini görmesidir. Buna itiraz eden liberal ve muhafazakarlar ise tarihi biraz daha geriye götürerek, 1847 burjuva devriminde dönemin burjuvazisinin üstelendiği rolü kendilerine merkez yapmakta, kantonların liberal ‘özgürlükçü’ ittifakının arka planını kendilerine bağlamaktadır. İddiaların doğru olup olmadığı ya da işin bu yönüyle ilgili değerlendirmelerin nasıl olacağı tartışmalarını bir kenara bırakıp, şu gerçeğe dikkat çekebiliriz; taraflar sonuçta ülkenin iktisadi, sosyal ve siyasal yapısını bir başarı modeli olarak görmektedirler ve bunda da hem fikirdirler. Bir taraf bu inisiyatifle bu ‘modelin’ zarar göreceğini iddia etmekte, diğeri modelin bazı yönlerinin ‘ehlileştirilmesini’ gerektiğini dile getirmektedir. Hal böyle olunca bu ‘zıtlık’, burjuva basına ‘yeni sınıf savaşımı’ olarak lanse edilip gerçekler tahrif edilmektedir. Sermaye partileri arasındaki bu çekiştirme gerçekten iki karşıt sınıf arasındaki bir savaş durumu olarak gösterilebilinir mi? Kesinlikle hayır!

Tehlikede olduğu ilan edilen şey iktidar mı olduğu yoksa sosyal uzlaşma ve ‘sözleşme özgürlüğü’ dedikleri, emekçileri, ezen sınıfla kader birliği içerisinde gören, ‘bu başarının’ sırrı sayılan, işçi ve emekçilerin burjuvazi tarafından sınırsız bir biçimde sömürülmesinin koşullarını yaratan, işbirlikçi takımın da içinde bulunduğu, liberal burjuva ittifak ve bu ittifakın işçi ve emekçiler için ne anlam ifade ettiği sorusuna verilecek cevaptır. Burjuva iktidar açısından bir tehlike durumu söz konusu olmadığına göre, hemen söyleyelim; yıllarca sosyal hakları ellerinden alınan, sınıf işbirlikçileri tarafından örgütsüz bırakılan, grev yapma hakkına dahi sadece ve sadece sınırlı bir çerçeve de sahip olan, dağıtılmış ve sahte İsviçre büyüsüne inandırılmış bir kitlenin varlığı ve bunun devamlılığına olan istencin ifadesidir söz konusu olan.

 

Birincisi; ; bu durumdan bağımsız olmak üzere, işçi sınıfı ile sermaye arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığının, gündelik yaşama denk düşen her alandaki yansımalarına bağlı olarak, devam eden bir savaş zaten vardır, burjuva siyasi çevreler arasındaki bu çekiştirmenin de bununla ilgisi yoktur. İkincisi ise; tehlikede olduğu ilan edilen şey iktidar mı olduğu yoksa sosyal uzlaşma ve ‘sözleşme özgürlüğü’ dedikleri, emekçileri, ezen sınıfla kader birliği içerisinde gören, ‘bu başarının’ sırrı sayılan, işçi ve emekçilerin burjuvazi tarafından sınırsız bir biçimde sömürülmesinin koşullarını yaratan, işbirlikçi takımın da içinde bulunduğu, liberal burjuva ittifak ve bu ittifakın işçi ve emekçiler için ne anlam ifade ettiği sorusuna verilecek cevaptır. Burjuva iktidar açısından bir tehlike durumu söz konusu olmadığına göre, hemen söyleyelim; yıllarca sosyal hakları ellerinden alınan, sınıf işbirlikçileri tarafından örgütsüz bırakılan, grev yapma hakkına dahi sadece ve sadece sınırlı bir çerçeve de sahip olan, dağıtılmış ve sahte İsviçre büyüsüne inandırılmış bir kitlenin varlığı ve bunun devamlılığına olan istencin ifadesidir söz konusu olan. Ayrıca bu inisiyatifin, liberal ittifakı ne kadar tehlikeye atacağı ise ayrı bir tartışma konusudur.

Aslına bakılırsa mesele, bu sermaye partileri arasında kimi zaman yaşanan çekişmelerin orta yere saçılıp dökülmesi değil, aksine, sermayenin kendine başarı saydığı, siyasal ve toplumsal koşulların içerisinde mücadele etmeyi kendine yol seçmiş, emekçi sınıfların varlığının yarattığı tedirginliktir. Ve bu tedirginlik, emekçi sınıfların uyanışının gelişeceği vargısı üzerinden burjuva çevrelerde yaygınlaşmakta ve ortak bir karakter kazanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomik veriler neye işaret ediyor?

İşin ekonomik kısmına gelince işler daha da belirginleşiyor. ETH(Teknik Üniversite)’ya bağlı Konjönktör Araştırma Enstitüsü’nün 2010 yılını baz alarak yaptığı araştırmanın sonuçları hayli ilginç. Araştırmanın amacı İsviçre’de reel ücret seviyesinin uzun vadeli gelişimini gözlemlemek. 49.000 özel ve kamu sektöründe çalışan yaklaşık 1,9 milyon kişinin katıldığı araştırma sonuçlarına göre; 1:12 inisiyatifinin kabul edilmesi halinde, alt ve üst sınır ücret oranlarının 1:12 oranının üstünde olduğu firma sayısının, 1000 ila 1300 civarında olduğu anlaşılıyor. Bu firmaların bazıların sektörlere göre dağılımı ise şöyle: %26 finans, %11,6 büyük ölçekli ticaret, %9,9 şirket yönetim kurulları, %4,9 ise sağlık. Bu firmaların toplamında çalışanların sayısı ise 500.000 civarında. Araştırmanın yapıldığı alanlarda çalışanların sayısı ise 3 milyon 400 bin kişi ve bunlardan, 4 bin 400 kişi 1:12 seviyesinin üzerinde ücret alıyor. İnisiyatif kabul edilirse, etkilenecek bu 4.400 kişinin CEO, üst kademe yönetici takımı olduğu biliniyor. Son dönemlerde sıkça tartışılan yönetici maaşlarının yüksekliği, 2009 krizi sonrasında daha da ilerlemiş, hatta bu çevreler tarafından krizin kaynağı, bu arsız yöneticilerin sınır tanımaz iştahı olduğu görüntüsü yaratılarak propaganda edilmişti. Ve tamda bu noktada ortaya çıkan yaklaşımla birleştiğinde, aslında hedefin, daha ‘namuslu’ bir kapitalizm propagandası olduğu daha da netlik kazanmakta burjuva partiler arasındaki çekişmenin de burada düğümlendiği görülmektedir. Yoksa bu inisiyatifin ücret oranlarının 1:12’nin altında olduğu işletmelerde en tabanda en düşük ücretli işçiye getireceği bir şey yoktur. Kaldı ki genel çalışan sayısı mutlak ve orantısal olarak inisiyatifin etkilemediği sektör ve firmalarda daha yüksek ve çalışma koşulları daha ağırdır.

Sonuç olarak
Meseleye bakıldığında durumun, inisiyatif lehine ya da aleyhine oy kullanmak meselesi olmadığı, tartışmalarında bu çerçeveye hapsedilemeyeceği olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür talepler etrafında oluşturulan inisiyatifler, toplumda belirli bir hassasiyet oluşmuşsa, ilgi görmektedir.(Abzocker İnisiyatifi’nde olduğu gibi).

Ama sorun bu tür inisiyatiflerin ilgi görüp görmemesinden ziyade, yürütülen tartışmaların açtığı yanlış kanal ve emek örgütlerinin de bu kanal içerisine sürüklenmesi, genel olarak işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarını korumak ve ilerletmek, sermayeye sınırsız olanak sunan başta iş yasasının değiştirilmesi olmak üzere bütünlüklü bir mücadelenin ilk basamak olarak sürdürülmesi sorunudur. CEO maaşları kontrol altına alınarak kapitalizmin terbiye edilebileceği hesabı, hem kafa bulandırmakta hem de Bağdat’tan dönmeye mahkum olmaktadır. Emekçilerin günlük mücadele içersindeki somut kazanımlarının ilerletilmesi ve hedeflerin buna göre belirlenmesi ötelenerek, güç toplanamayacağı ve güç olunamayacağı açıktır. Bu da tutarlı ve istikrarlı bir çalışmayı gerektirir ki bununda muhatabı sermaye partileri  değildir.

                                                                                                                                                   

i. İnisiyatifin talebinde yer alan işletme ya da firma tanımı somut değildir. Bilinmektedir ki bu gün yöneticileri çok yüksek ücret alan işletmeler daha çok tekellerdir ve merkezi İsviçre olmak üzere başka ülkelerde de bağlı şirketleri bulunmakta, başka firmalara ait hissellerde payı bulunmaktadır. Dolayısıyla bu durum, ulusal ölçek olarak kast edilen tanımlamanın kendisini uygulama sorunuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Ayrıca inisiyatif, staj, pratik deneyim ve çıraklık gibi biçimlerle ilgili formal bir tanımlama getirmemektedir.

ii. Oylama sonucu inisiyatifin kabul edildiği varsayımı üzerinden şu yorum yapılabilinir: 1:12 düzenlemesinin etkileyeceği, tekeller ve büyük işletmeler, ya yönetici maaşlarını aşağıya doğru çekecekler, ya da çalışanların ücretlerini yukarı doğru yükselteceklerdir. Bu oranı tutturmanın kapitalist bir işletme açısından, en düşük ücretle çalışan işçi sayısına bağlı olduğu kadar, en yüksek maaşı alan yöneticinin, maaşının düşürülmesinin ortaya çıkaracağı kâr-zarar hesabıyla da ilgisi vardır. Örneğin bir işletmede en düşük ücretle çalışan ortalama 50 işçi ve yıllık ücretleri de 13.Ay ücreti ile beraber yine ortalama 54.600 Frank olsun yine aynı işletmede en yüksek ücreti alan yöneticinin yıllık maaşının 740 bin Frank olduğunu kabul edelim. 1:12 oranına göre, yöneticinin alabileceği en yüksek yıllık maaşın 655.200 Frank olması gerekmektedir. Yönetici maaşının düşürülmediği koşullarda da en düşük ücretli çalışanın yıllık ücretinin 61.667 Frank seviyesine yükseltilmesi gerekmektedir ki 1:12 oranı tutturulabilsin. Yönetici maaşının düşürülmesinde işletmenin yıllık 84.800 Frank daha az ödeme yapacağı, işçi ücretleri arttırdığı takdirde de 50x(61.667 – 54.600)= 353.350 Frank fazladan ödeme yapması gerekecektir. Kaldı ki, tekellerin önünde başka olanaklarda mevcuttur; üretim ve yönetim kısımlarını farklı şirketler altında toplamak, şirket merkezlerini yurtdışına kaydırmak gibi.

iii Grafikler için Bkz: KOF Bülteni, Ekim 2013