Haydar Sancar- Banka, sermaye ve kriz

4

Elektronik para, Bitcoin gibi dijital para birimi, finans işlemlerinde bankalar ve para kuruluşları arasında gerçekleştirilen işlemlerle birlikte tartışıladururken, İsviçre’de 10 Haziran’da oylanacak olan Vollgeld İnisiyatifi ile başka bir konuyu gündem haline getirdi.

İnisiyatifin yapmak istediği değişikliklerin, halk tarafından anlaşılması çokta kolay olmasa da ekonomi çevrelerinde geniş boyutlu tartışmaların da önünü açtı. Tartışmanın kendisine geçmeden önce 10 Haziran’da oylanacak inisiyatifin içeriğine bakmakta fayda var.

Vollgeld aslında vollgültiges gesetzliches Zahlungsmittel deyiminin kısaltılması. Buna göre; dolaşıma giren para miktarının basılmasını ve dolaşımını merkez bankası bizzat kendisi kontrol edecek ve bankaların elektronik, daha doğrusu muhasebe hesaplarında matematiksel olarak gösterilen para büyüklüğüne sahip olması ortadan kaldırılarak, banka hesaplarında paraları bulunan hesap ya da tasarruf sahiplerinin paralarını geri çekme kontrolü ve güvencesi merkez bankası denetiminde ve sorumluluğunda olacaktır.  İnisiyatifin ön gördüğü değişiklik bu. Konunun daha da anlaşılır olması için örneklemek faydalı olacaktır. Dolaşıma girecek para miktarını basan merkez bankası, bu parayı faizli ya da faizsiz bankalara dağıtır, tahviller ve faiz oranı üzerinden de kontrol etmeye çalışır. Bankalar bu parayı ve tasarruf sahiplerinin hesaplarına yatırdıkları parayı, ödenmiş ücretleri, kredi olarak yine faiz karşılığında kredi talebinde bulunanlara dağıtır ve merkez bankasında da rezervleri bulunur. Dolaşımda bulunan ve rezerve olarak tutulan toplam para miktarı ise sabittir. İşlem piyasasında yer alan finans kuruluşları, bankalar, mevduatlarında gerçekte var olmayan bir para-sermaye miktarıyla transfer ve mevduatlar arası giriş çıkışı gerçekleştirirler. Kredi olarak verilen para, belirli bir süre içerisinde geri ödenmesi şartıyla faiz tutarıyla beraber hesaba alacak olarak kaydedilir. Krediyi alan harcamalarını yapmak üzere yine bankayı kullanır verilen para bankaya geri döner ve aynı döngü yeniden gerçekleşir. Bu döngü sonucunda ortaya çıkan mevcut toplam, piyasada dolaşan reel para miktarından kat be kat fazladır. Bankaların bilançolarında yer alan sermaye miktarı büyük oranla hayali sermayedir. Örneğin İsviçre’de dolaşımdaki para 80 milyarken mevduatların toplamı 513 milyardır ve bunun cüzi bir kısmı merkez bankasında nakit rezervdir. Bankalarda hesabı bulunan hesap sahiplerinin aynı anda paralarını çekme girişimi karşısında bunu karşılayacak bir nakit tutarı olmamaktadır.

Vollgeld İnisiyatifi ile bankaların bu hayali sermaye yaratma durumu ortadan kaldırılarak, dolaşımdaki para miktarının reel durumla özdeş,(bankaya yatırılan örneğin 100 frankın 100 frank olarak merkez bankasına rezerve edilmesi) merkez bankası tarafından geri çekilecek paranın finanse etmesini ve bu yolla çoğalan sermayenin kantonlara ve kişilere pay edilmesini öngörüyor.

Bu inisiyatifle ifade edilenler aslında yeni değil. 1993 yılında yaşanan kriz sonrasında Chicago Üniversitesi bünyesinde bir grup ekonomist tarafından da dillendirilmiş fakat uygulanmamıştı. 2008 krizi sonrasında da tekrar gündem olmuştu. İnisiyatifin sözcüleri bu değişikliğin kriz riskini azaltacağını ve tasarruf sahiplerine güvence sağlayacağını ileri sürerlerken, karşı çıkanları ise banka sistemin işleyemez olacağını ve ekonominin zarar göreceğini sürüyorlar ve konuyla ilgili yürüyen bir tartışma da var. SP ve İsviçre Sendikalar Birliği de bu inisiyatifin karşısındalar.

Vollgeld inisiyatifinin özel bankaların etki ve manipülasyon alanlarını sınırlayan bir yanı var. Ancak iddia edildiği gibi kapitalist üretimin kendi yasalarıyla tetiklediği kriz ve yıkımın engellenmesinin sihirli çubuğu da değil. Para-sermayenin dolaşımında ekonomik reel değerlerin şişirilip üretim karşılığına denk düşmeden kabaran mevduat büyüklüklerinin neden olduğu döngüsel yıkım ve bozukluklar bir yana, kapitalist üretim olmadan, artı-değer üretimi gerçekleşmeden, sermaye üretken sermaye olarak işlev görmeden faiz sağlanamayacağı gerçeği atlanarak, faizin kaynağının tek başına para-sermaye olduğu görüntüsü altında tezler ileri sürülmekte ve pazarlanmaktadır. Marx, ‘paranın ve genel olarak değerin sermayeye çevrilmesini kapitalist üretimin devamlı bir sonucu, sermaye olarak varlığı da gene onun devamlı ön koşuludur derken; faizin genellikle değerin fiili üretim sürecinde üretim araçlarının biçimine giren değerin, canlı emek gücünün, karşısına bağımsız bir güç olarak çıkması ve karşılığı ödenmeyen emeğe elkoymasının bir aracı olması olgusunun bir ifadesi olduğunu söyler ve net kârın kendisini bir biriyle zıt ilişki içerisinde olan girişim kârı ve faiz olarak ayırır. Kredi olarak yeniden üretim sürecine giren para-sermayenin orantısal büyüklüğü, başkalaşımlarını tamamlayamaması, yeniden üretim zincirine güvende meydana gelen sarsılma ve ticari kredi azalmasıyla daralır. Yani üretim sürecindeki akışta meydana gelen bozulmayla kredinin kendisi de kıtlaşmaktadır. Kredi ve faiz döngüsünün yarattığı spekülatif algılamanın aksine gerçek bunalımlarda üretime dahil olan sermayenin yerine koyulması ve üretken olmayan sınıfların tüketim hızı, geniş kitlelerin sınırlı tüketimi ve yoksullaşması neden olarak ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla kapitalist buhranların ortadan kaldırılması dolaşıma giren para miktarının döngüsel denetim mekanizmasında yapılacak değişikliklerle sağlanacak bir durum olmadığı gibi, yapılandırma olarak sunulan durumun kendisi de, ileri sürüldüğü gibi emekçi sınıfların gelirini arttırmamaktadır. Çünkü ücretli emeğin gelirinin artması, yaratılan artı-değerden, kapitalistin cebine kâr olarak giren miktarın küçülerek, ücretli emeğin payının büyümesiyle orantılıdır.

Buradan hareketle vurgulanması gereken ise şudur; Dönem dönem çeşitli inisiyatifler aracılığıyla banka, sermaye, kredi, vergilendirme vb. içeriklerle ehlileştirilmiş, daha ‘insancıl’ bir kapitalizm yaratma propagandası olarak sunulan değişiklikler, liberalizmin kendi iç muhalefetine dahi tahammülü olmayan kapitalizmin baronları tarafından gür sesle karşılanır ve kafa bulandırmaya azami özen gösterilirken, emekçi yığınların gözünü dikmesi gereken gerçek: Kapitalist üretimin anarşik yapısı ve mülk edinmenin özel biçimi tasfiye edilmeden ne bunalımların yok edileceği ne de insanca bir yaşam inşa edileceği gerçeğidir. Bundan ötesi safsatadan ibarettir.