Hangi önyargı?

1

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de yaşanan gelişmelerin Avrupa ve İsviçre kamu oyuna yansımasını, Avrupa’daki yandaş medyanın tutumunu ve Türk Konsolosluğu’nun tutumunu H.Engin Yılmaz değerlendirdi

15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşananlar, OHAL yönetimi, tutklamalar, demokrasiye ait kırıntı denilebilecek her şeyin rafa kaldırılması, Televizyonların ve basın yayın organlarının kapatılması, HDP Eş Başkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanması, muhalif her farklı sesin susturulmaya çalışıldığı, Kürt kentlerinin harabeye çevrilmesi sanki Türkiye’de olmamış, mülteciler üzerinden efelenen cumhurbaşkanı da böyle bir ülkenin cumhurbaşkanı değilmiş gibi, Türkiye’nin yeni atanan Bern Büyükelçisi İlhan Saygılı, Post gazetesinde çıkan haberde Avrupalıların zihninde oluşan Türkiye algısının değişmesi gerektiğini söylüyor.

Şurası bir gerçek; yukarıda sıralanan gelişmelere bağlı olarak Avrupa dolayısıyla da İsviçre basın yayın organlarının sıkça işlediği, yorumların yapıldığı haberlerin konusu oldu Türkiye. Tabiiki her haber ayrı bir baskının, hak ihlalinin anlatıldığı, giderek diktatörlüğe gidişi sağlamlaştırmak üzere atılan adımların işlenip, tartışıldığı yorumlar oldu. Darbe karşıtlığı üzerinden bir söylenceye çevrilen ‚demokrasinin‘ , halk kitlelerinin farklı kesimlerine, demokrasi ve özgürlük talep edenlere baskı uygulamanın aracı ve fırsatı haline dönüştürülmesinin Büyükelçi Saylı tarafından ön yargı ve yanlış anlama olarak izah ediliyor!

Saylı’nın “önyargı” dediği gerçekler ise şöyle; Türkiye’de yaşanan son gelişmeler, uluslararası kamuoyunda ciddi tepkiye ve endişeye yol açtı. Buradan hareketle Avrupa’nın bir çok ülkesinden (buna İsviçre’de dahil) bir çok gözlemci, oluşturulmuş heyet, Kürt illerinde ve batıda incelemelerde bulunmuş, edindikleri bilgi ve karşılaştıkları tabloyu kendi kamuoyu ile paylaşmış, Türkiyeli ilerici, demokrasiden yana kurum ve kuruluşlarda sahip oldukları olanaklar ölçüsünde gelişmeleri Avrupa kamuoyuna aktararak Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumu tüm çıplağıyla gözler önüne sermişlerdi. Resmi zevat için olumsuz olan tablo ve tepkilerin kitlesel olarak sokağa yansıması bir taraftan imaj cilalamayı, gerekli kılmış diğer taraftan da konsolosluklar eliyle örgütlenen ‘terörü lanetleme’ mitiningleri ile karşı atağa geçmişlerdi. Zaten darbe girişimi sonrasında Zürih konsolosluğunda yapılan toplantı sonrasında da toplum mühendisliğine soyunmuş resmi erkân, İsviçre‘de daha etkin bir ‚lobi‘ faaliyeti sürdürülmesinin zorunluluk olduğunu ilan etmişlerdi. Hâlihazırda cumhurbaşkanın ülkeyi sürüklemeye çalıştığı yol üzerinde kullandığı dil, efelenmeler, zorunlu olarak yurtdışındaki temsilcilikler ve büyükelçilikler için törpülenmeye, ‚yanlış anlaşılmış‘ türünden düzeltmelere de ihtiyaç duyar hale gelmiş, yavuz hırsız ev sahibini bastırmıştı. Yoksa Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun İsviçre ziyaretinde sarf ettiği basın özgürlüğü üzerine lafları başka nasıl izah edilebilinir?1

Diğer taraftan bu arzunun yazılı basında, temsilciliğini yürüten Post gazetesi, ikiyüzlü bir politikayla konu İsviçre’de İslam karşıtlığı üzerinden sürdürülen ırkçı ve ayrımcı politika olduğunda demokrasiyi hatırlamakta, konu Türkiye’deki ihlaller olduğunda ise kafasını kuma gömmekte, tüm yapılanların demokrasinin inşası olduğunu iddia ederek sayfalarında savunabilmektedir. (Post gazetesinin çıkarları söz konusu olduğunda SVP’ile flört etmekten geri durmadığını da ekleyelim)

İşin birde MİT eliye ögütlenen şiddet ve kriminal saldırganlık merkezi Osmanlı Ocakları’nın Avrupa sürümü var tabi. Türkiye politikası üzerinden yaşanan çatışma ve gerginlikleri Avrupa ülkelerine taşıyarak, birbirine karşı kışkırtan saldırganlarını sokağa salarak, çatışma ortamını tırmandıran ve halkı inanç, milliyet temelinde bölen politikaları kaşıyan Türkiye güdümlü yapılanma, istihbarat ve ajanlık faaliyetlerinde de hayli yol kat etmiş durumdadır.

Sonuç olarak bakıldığında yukarıda sıralanan başlıkların bir dönem daha yoğunluklu gündem olacağı, halk kitlelerinin bölünerek karşı karşıya getirildiği kışkırtıcı politikaların Türk resmi kurumları tarafından kaşınmaya devam edileceği bugünden görülüyor. Buna karşı savunulması gereken ise işçi ve emekçi kitlelerin birliği olmak zorundadır. İsviçre’de yaşayan Türkiyeli işçi ve emekçilerin hem demokrasi bilincinin geliştirilmesi, Kürt sorunun demokratik yoldan çözümünün mümkün olduğu, basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkının engellenmesi üzerindeki baskıların kaldırılması, tutuklu vekillerin gazetecilerin ve muhaliflerin derhal serbest bırakılması talebinin Türkiyeli emekçiler içerisinde işlenir hale getirilmesi ve bu meseleler üzerinden yaygınlaştırılan kutuplaştırma politikasına karşı birlikte mücadele propagandasının yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Türkiyeli yandaş medyanın Avrupa’daki uzantılarının üstlendiği rol karşısında, bizim basınımıza düşen görev ise, gerçeklerin bu kitleler içerisine taşınması olmaktadır.

1. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, İsviçre Dışişleri Bakanı Didier Burkhalter ile çıktığı basın toplantısında, İsviçreli gazetecilerin baskı altında olduğunu,basın özgürlüğününde sınırlamalara maruz kaldığını iddia etmişti. Bkz. http://www.nzz.ch/schweiz/besuch-des-tuerkischen-aussenministers-versteinerte-miene-zum-boesen-spiel-ld.126234