HABER /YORUM Abidin Çetin- İsviçre`de Irkçılık ve Medya

9

Son yıllarda ekonomik krizin derinleşmesi, işsizlik oranındaki artış ve buna rağmen göçmen ve sığınmacı sayısında azalma bir yana, gittikçe artan yeni göçmen ve ilticacı oranı sağcı ve popülist partilerin ekmeğine yağ sürmektedir.

Göç ve göçmenlik olgusu Dünya`nın en eski sosyal gerçekliğidir. Afetler, savaşlar, hastalıklar ve kırımlar gibi daha bir çok neden sayılabilinir, göçe neden olarak.

Günümüzde de aynı nedenlerden dolayı devam etmektedir. İnsanı, ekonomik düzenin devamı için gerekli olan yedek parça olarak gören sistem, ihtiyacı dışındakileri gereksiz ve sisteme zararlı olarak görmekte ve politikalarını da ona göre belirlemektedir. Yani ihtiyacı olduğunda göçmen (iş gücü) davet eden sistem, ihtiyacı yoksa toplumdan enterne edilip atılması gereken unsurlar olarak bakmaktadır, göçmenlere. Çünkü önemli olan insan değil, sistemin devamı ve ayakta durmasıdır.

İsviçre`de yaşanan iki olay, Ağustos ayında Dünya`nın bir çok yayın organında İsviçre`den bahsedilmesine neden oldu.

Bunlardan birincisi; Dünya`nın tanınmış ABD`li siyahi Tv yapımcısı Oprah Winfrey (49) Zürih`te tatildeyken lüks bir mağazadan çanta almak ister. Beğendiği bir çantaya bakmak ister ve satıcıdan bunu vitrinden getirmesini söyler. Satıcı ise çantanın fiyatının 35.000 Frank olduğunu ve bunu siyahi bir insanın satın alamayacağını ima eden sözler söyler. Oprah Winfrey`in ısrarları sonuç vermeyince mağazayı terk eder ve bir süre sonra Amerika`da bu olayı anlatır.

İsviçre`de ırkçılığın tehlikeli boyutlara vardığını haber yapan uluslararası medyanın, gündeme taşıdığı ikinci olay ise, Aargau Kantonu`nda bulunan Bremgarten`de ilticacılar ile ilgili alınan bir dizi karardır.

Buna göre; İsviçre’nin Bremgarten kentinde sığınmacıların dolaşım özgürlüğüne sert kısıtlamalar getiriliyor. ‘Hassas bölgeler’ olarak tanımlanan 32 kamusal alan belirlendiği ve  yanlarında refakatçi olmadan sığınmacıların ‘hassas bölgeler’ olarak tanımlanan spor tesisleri, kilise bahçeleri, yaşlılar yurdu, okul binaları, yüzme havuzu vb. kamusal yerlere girmemesi isteniyor.

İngiltere`den Independent Gazetesi bu kısıtlamalar ile ilgili haberi, Güney Afrika`da ki eski Apartheid rejimine atıfta bulunarak verdi.

Belediye başkanı Muhafazakar Liberal Parti`li (FDP) Raymond Tellenbach, bu kararların, cinsel taciz ve uyuşturucu satışının engellenmesi için alınmış tedbirler olduğunu belirtti. Federal Hükümet`e bağlı Göçmenler Dairesi müdürü Mario Gattiker ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada, toplumun görüşü ve taleplerinin göz ardı edilemeyeceğini belirtti. Aargau Kanton Hükümeti üyesi Susanne Hochuli ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyor, “İsviçre`ye gelen ilticacıların ayaklarının altına kırmızı halı da serilmemelidir.” Tabii ki kırmızı halı serilmiyor ve Hochuli bunu çok iyi biliyor. ilticacıları Bremgarten`de kırmızı halı değil, askeri bir alanda tel örgüler ve gözetleme kameraları bekliyor.

Susanne Hochuli`nin SVP`li olduğunu düsünen varsa yanılıyor demektir. Hochuli Yeşil Liberal Parti`den.

Yetkililerin bu ırkçı ve ayrımcı politikaları eleştirenlere bir an önce cevap vermeye çalışmasının, ilticacılara ırkçı ve ön yargılı bakışın artık tüm İsviçre`de genel bir anlayış durumunu gösterdiğini söyleyen Augenauf İnsan Hakları Grubu`ndan Rolf Zopfi, yetkililer yasaları ihlal ederek topluma bütün ilticacıları çocuk tacizcisi ve uyuşturucu satıcısı olarak lanse etti, dedi.

Pratik yansıması kağıt üzerinde olduğundan farklı da olsa BM, Mültecilere ilişkin 1951 Sözleşmesi, mülteci haklarını ve yükümlülüklerini ve devletlerin mültecilere karşı sorumluluklarını belirleyen ve aynı zamanda mülteciler konusunda uluslar arası standartları belirlemektedir. 1951 Sözleşmesi’nde belirlenmiş olan hak ve yükümlülükler BMMYK’nın çalışmalarının da temelini oluşturmaktadır.
Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 BM Sözleşmesi, mültecilerin statüsünün ve gittikleri ülkedeki durumlarının belirlenmesi konusunda mültecilerin yaşamlarına dair çok yönlü ilk uluslar arası sözleşmedir. Bu sözleşme mültecilere, gittikleri ülkede yasal olarak ikamet eden diğer yabancılar için öngörülen haklarla eşit haklar vermektedir. Bu sözleşme ile mülteci krizi uluslar arası arenada tanınmış ve bu konuda uluslar arası işbirliğinin zorunluluğuna dikkat çekilmiştir.
1951 Sözleşmesi’nin temelinde, mülteci olduğu iddiasıyla başka bir ülkenin sınırları içerisine girmiş olan birinin, o ülkenin yönetimi tarafından sınır dışı edilmeme hakkı bulunmaktadır. Bu da mülteci alan ülkelerin belli bir zorunluluk nedeniyle gelmiş olan kişileri geri gönderme yetkisinin olmaması anlamına gelmektedir ki bu, mülteci hakları açısından oldukça önemlidir.

Ancak bugün İsviçre`de ilticacı olarak yaşıyorsanız, hem yasal olarak (Bremgarten`da oldugu gibi) hem de genel toplumsal bakış açısı ile potansiyel suçlusunuz. Bu tür politikaların beslediği faşist çeteler ise fiziksel saldırıya başlamak için gerekli enerjiyi almış oluyorlar.

Bu iki olay da Dünya medyasında yer aldı. Ancak Oprah Winfrey`in yaşadığı olayın veriliş şekli ve sürekli gündemde tutması ikinci olayı yani ilticacılarla ilgili olan haberi ikinci plana itti ve unutturdu. Bu sadece diğer Dünya basınında değil, yaygın Türkiye basını da ilticacılar ile ilgili olan haberi kısa kısa geçerken, Winfrey olayına ise geniş yer ayırdı. İsviçre Turizm Bakanlıgı Winfrey`den derhal özür diledi. Yılda 70 milyon Dolardan fazla para kazanan Winfrey`in bu ırkçılığa maruz kalması kabul edilemezdi. Zaten kendisi de bu konuda yaptığı açıklamada böyle bir davranışa maruz kalmasını, Tv de yaptığı programın İsviçre`de çok izlenmemesine bağlamıştı.

Bütün bu gelişmelerden sonra İsviçre Irkçılıkla Mücadele Komisyonu başkanı Martine Brunschwig Graf, SonntagsZeitung`a yaptığı açıklamada İsviçre`nin iltica politikasını yeniden gözden geçirdiklerini ve Bremgarten olayının mercek altına alındığını söyledi. Graf, İsviçre`de ilticacılara karsı olumsuz bir bakış açısının olmadığını ancak uluslararası medyanın bunu bazen haksız olarak abarttığını da sözlerine ekledi.

Bugün Avrupa`nin en önemli sorunlarından birisi ırkçılıktır. Tarihinde ırkçılıktan dolayı büyük bedeller ödemiş bir Avrupa`nın hala bu hastalıktan muzdarip olması düşündürücüdür. Bu politika ve anlayışların örtbas edilmeden gündemde tutulup, anti faşist çalışmaların yapılması gerekiyor. Irkçılıktan anlaşılması gereken sadece sokaktaki faşist çetelerin ırkçılığı değildir. Daha da önemli ve tehlikeli olanı ise kurumsal ırkçılıktır. Kendilerine özgü kıyafetleri ve bayrakları olan, sokaklarda yaptıkları gösterilerde ve saldırılarda bu sokak çetelerini tanımak kolaydır. Ancak kurumların çıkarttıkları yasaları, yönetmelikleri ve aldıkları ırkçı kararları anlamak siyasi ve ideolojik donanım gerektirir. Bunun için genel toplumun bu konudaki farkındalığı daha zordur.

Irkçılık bütün Avrupa devletlerinde kanunen yasaktır. Ancak bu genellikle kağıt üzerinde kalmıştır. İsviçre, Avusturya, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ırkçı gruplar ve partiler gittikçe güçlenmektedir. Devletler çıkarttıkları ayrımcı yasalar ve yönetmeliklere ırkçılığı adeta beslemektedirler. Yunanistan`da ırkçı parti Altın Şafak neredeyse iktidar ortağı olacak kadar oy almıştır.