Güzellik Tanrıçası Afrodit. (Paris Louvre Müzesi) – Yaşar ATAN

tanrica afrodit paris Y ATAN KOSE

 Güzellik Tanrıçası Afrodit. (Paris Louvre Müzesi) -Yaşar ATAN      

                                                                                                               atanyasar@yahoo.de     

BİR AVUÇ SU İÇEBİLSEYDİ O BARIŞ ÇEŞMESİNDEN…                    

Dünya Emekçilerinin Tanrısı Demirci Topal Hefaystos, o canlar yakan silahlardan hiç mi hiç dövmezdi. Ne var ki bir ana gibi sevip saydığı tanrıça Tetis’in isteği üzerine, oğlu ünlü Ahilleus’un ölümünü birsüre öteleyecek bir kalkan dövmeye başladı işliğinde. Barış ve aşk kokan resimlerle süslediği kalkanın üstüne, Ahilleus’un ve onun başdüşman edindiği Hektor’un başına gelecekleri resimlemeye başladı.

Gerçekten de savaşın sonuna doğru Troyalı askerler, tanrı Apollon’un da yardımıyla üstlerine bir azgın ırmak gibi gelen Ahilleus’tan kaçıp surlardan içeri girdiler. Yalnızca Hektor kalmıştı surların dışında!

TANRILAR DA KAZDAĞLARI’NA İNDİLER

Tanrılar da Olimpos’tan apar topar Kazdağları’na inmişler; Troya ovasında teke tek vuruşan iki ünlü komutanı izliyorlardı… Olup bitenleri surların üstünden izleyen kral Priyamos ve karısı kraliçe Hekabe de; biran önce oğulları Hektor’un surlardan içeri girmesi için ağlayıp dövünüyorlardı durmadan…. Hekabe, sonunda kendini tutamayıp üstündeki gömleğini parçalayıp attı surlardan aşağı; memelerini kaldırdı havaya elleriyle; “Hektor, yavrucuğum, sana emdirdiğim bu memelerin hatırına yanıma gel!!” diye basbas haykırdı.

 

Anasıyla babasının bu gözyaşları ve çığlıkları Hektor’u ilgilendirmiyordu artık. Elinde tuttuğu kılıcıyla öylece bekliyordu. Nice Troyalı direnişçileri kırıp geçiren, ovayı cesetlerle doldurup ırmakları kıpkızıl akıtan ve şimdi bütün hışmıyla üstüne doğru gelen biraz ötelerdeki Ahilleus’a kilitlenmişti gözleri. “Yuh olsun bana surlardan içeri girersem!” diye kendi kendine söylendi birden. “Nice  askerlerimi kırıp geçirdi Ahilleus! En iyisi artık sonuna dek direnmek! Ya onu öldürür öyle girerim surlardan içeri yada onun kılıcıyla ölürüm. Ama onurumla!…”

GEL HERŞEYİMİZİ BÖLÜŞELİM: YETER Kİ BARIŞ OLSUN

Gitgide daha da yaklaşıyordu Ahilleus… Hem ona bakıyordu Hektor, hem de içinden gürleyip gürleyip gelen yepyeni duygularla cebelleşiyordu soluk soluğa:

“Yoksa kalkanımı, kılıcımı, tolgamı surların önüne bırakıp dosdoğru çıksam mı bu Ahilleus’un karşına? ‘Madem bu savaşın nedeni Helena; öyleyse alın Helena’yı! Helena’nın getirdiği çeyizleri de alın!’ desem… ‘Artık savaşa son verelim!’ desem, acaba beni dinler mi?”

Ne var ki bu düşüncesini yeterli bulmadı Hektor…”Acaba; ‘biz nasıl olsa kardeş halklarız; gel, Troya’da nemiz var nemiz yoksa her şeyimizi kardeşçe bölüşelim… Hem malı-mülkü, hem de hazinelerimizi ikiye bölelim… Gel artık yıllardır süren bu çirkin savaşa son verelim, bundan sonra da Akdenizli halklar olarak birlikte üretelim, ürettiklerimizi kardeşçe bölüşelim’ desem, beni dinler, bana saygı gösterir mi? Üstelik biz ışık, emek ve toprak kardeşiyiz’ desem ne der acaba?

Bu düşünce tam gönlüne uygun düşer gibi olduğunda bir başka kuşku girdi birden içine: “Böyle olduğum gibi silahsız gidersem, azgın Ahilleus hemen üstüme çullanıp öldürmez mi beni ?…”  Bu içsel konuşmadan sonra; “Bir kızla bir delikanlının fiskos etmesi gibi böyle şeylerle oyalanmanın da sırası mı şimdi?” diye söylendi. “En iyisi tezelden kozumuzu paylaşmak! Bakalım Olimposlu Zeus kime bağışlar yengiyi?..”

Ahilleus daha da yakınlaşmıştı Hektor’a… Hektor’un; içi dışı titremeye başladı!… Sonra da arkasına dönüp hızla ve can havliyle  koşmaya başladı birden… Yanık bir ölüm kokusu doluvermişti ciğerlerine! Ahilleus da takıldı ardına ve naralar atmaya başladı… Ürkek bir kumru gibi, uçarcasına koşuyordu Hektor. Çok geçmeden o çocukluğundan tanıdığı nehrin fışkırdığı kaynağa ulaştı..

ÇOK SUSAMIŞTI  HEKTOR

İki pınar vardı orada: Birinden insanın ellerini donduran su akardı çocukluğunun o barış yıllarında!… Ötekinden de hep buhar tüten sıcacık bir su… Pınarların çevresinde de büyük bir yunak vardı… Biran oralara bir göz attı son hızla koşan Hektor; hepsi de yerli yerindeydi!… Troya’nın güzel kızları, rengârenk çamaşırlarını  yıkamaya gelirlerdi oraya… Delikanlılar da sözde çamaşır yunmak için gelen sevgilileriyle orada buluşurlardı… Bir prens olmasına karşın sık sık kendisi de gelirdi oraya…. Halk çocuklarıyla yarenlik ederdi… Oyunlar oynarlar, arada o pınardan buz gibi sular içerler; sonra da  birbirlerinin üstlerine serperlerdi bu sudan… Birden büyük bir susuzluk duydu canhıraş koşan  Hektor…

Ağzı dili tutuşur gibi oldu! Ah, böyle koşmasaydı da, bir avuç su içebilseydi çocukluğunun bu barış çeşmesinden!…

Ne güzel şeydi barış!

Yalnızca her iki tarafın askerleri değil, bu dillere destan iki savaşçıyı; Kazdağları’na konuşlanmış tanrılar bile soluklarını tutmuş öylece izliyorlardı…

Surların üstünden durmadan bağıran anası Hekabe’yi haliyle artık duyamazdı Hektor… Çünkü talancılara karşı Troyalıların giriştiği bu direniş savaşının sonunda, bütün Anadolu halklarının özgürlüğü ve geleceği sözkonusuydu. O yüzden Hektor kendini çoktan aşmış, binyıllar ötesine uzanmıştı… Artık kaçamazdı… Zaten karşı karşıya gelmişlerdi…

TANRIÇA AFRODİT YAĞLAR SÜRDÜ HEKTOR’un KANLI BEDENİNE

Ve Hektor; bedenine silah bile işlemeyen  tanrıça oğlu Ahilleus’la teke tek vuruşaraktan son soluğunu verdi… Ne var ki Ahilleus, Troyalı Hektor’u öldürmekle yetinmedi; onun kanrevan içindeki bedenini atlı arabasının arkasına bağlayıp yerlerde sürükleye sürükleye, Troya surlarının çevresinde tam dokuz kez dolandırdı!..

Bütün bunları Kazdağları’ndan izlemekte olan tanrı Apollon’la tanrıça Afrodit bile isyan ettiler. Hemen ovaya inip Hektor’un kanlı bedenine,  güneşte kuruyup çatlamasın diye, zeytinyağı ve yumaşatıcı merhemler sürdüler…

İşte emekçilerin tanrısı Hefaystos, savaşın sonunu getiren bu sahneyi, içi yana yana nakışladı kalkanın sol tarafına.

Ve bütün sömürü savaşlarına ilençler yağdırdı…