GENEL OLARAK SENDİKALARIN DÖNÜŞÜMÜ İÇİN BAZI ÖNERİLER (1)

SUNUŞ: Arkadaş Gazetesi bu sayıdan başlayarak, uluslararası işçi hareketinin önemli sorunlarından birisi olan sendikalar ve sendikaların işçilerin mücadelesinde yeniden mücadeleci bir çizgiye çekilebilmesinin sorunlarını işlemeye başlayacak. Bu amaçla düzenlenecek sendikal bir konferans için hazırlanan bir broşürü bölüm bölüm yayınlamaya başlıyoruz. İlk iki bölüm genel olarak sendikaların içinde bulunduğu durum ve yeniden mücadeleci bir çizgiye oturabilmelerinin sorunlarını ele alacak. Sonraki bölümlerde ise İsviçre’deki sendikal mücadele ve onun sorunları işlenecek.

 

GENEL OLARAK SENDİKALARIN DÖNÜŞÜMÜ İÇİN BAZI ÖNERİLER.

Tek tek ülkelerde işçilerin patronlara ve genel olarak sermayeye karşı mücadelelerinde sendikalar her zaman stratejik bir öneme sahip oldular. Çünkü sendikalar işçilerin birleşme, örgütlenme ve mücadele merkezleridir. Kuşkusuz büyük sermaye de bu durumun farkındadır ve işçilerin birleşme, ögütlenme ve mücadele merkezleri olan sendikaları etkisiz bir konuma itebilmek için sürekli bir çaba göstermektedir. Özellikle son 20-25 yılda uluslararası sermaye hemen hemen istinasız tüm ülkelerde özelleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, ekonomik ve sosya hakları geri itme konusunda güçlü bir saldırı yürüttü. Sermaye egemenliği sisteminin kaçınılmaz sonuçları olan ve peşpeşe patlayan krizler uluslararası sermayeye işçilerin haklarını gaspetme, tüm emekçi halkın yaşamını kötüleştirme yönünde bahaneler sundu. Sanki krizin sorumlusu işçilermiş gibi işçilere karşı saldırıya geçen sermaye, sendika yönetimlerinin gerekli mücadeleci tavrı alamaması nedeniyle sendikaları tarihlerinin en etkisiz pozisyonuna itti.

Ancak yaşanan kriz tecrübeleri ve devletlerin büyük sermayenin dev tekellerini kurtarmak için bir kalemde onlara sundukları trilyonlarca dolar, işçi ve emekçi halk nezdinde krizin sorumlularının kim olduğu, işçi ve emekçilerden istenen onca fedakarlıklara rağmen bu emekçi kesimlerinin yaşamlarının neden düzelmediği konusunda ciddi soru işaretleri yarattı.  Sendikalaşma ve mücadele etme konusunda yeni bir eğilim işçiler arasında baş gösterdi. Bu durum sendikal hareketin uluslararası sermaye tarafından içine itildiği çıkmazdan kurtulması için yeni olanaklar yaratırken, sendikaların yeniden güç toplamalarının önünü de açtı. Ancak tüm bu yaşananlar nasıl bir sendika, nasıl bir sendikal hareket konusununda yeniden tartışılmasını beraberinde getirdi. Kuşkusuz bu sorunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Ancak bu soruya yanıt aramadan önce kısaca sendikal hareketin genel gelişim tarihini hatırlatmak gerekiyor. Çünkü işçilerin birleşme ve mücadele örgütü olan sendikaların gelişim tarihi, bugüne ve geleceğe ışık tutacak önemli deneyimler içermektedir.

Sendikal hareket ve sendikalar üzerine kısa hatırlatmalar

Sendikalar birden bire ortaya çıkmadı. İşçiler yaşam ve mücadele tecrübeleri içerisinde birleşmenin ve dayanışmanın önemini, birlikte mücadelenin gücünü gördüler. Önceki mücadeleler bir yana, işçiler Çartist harekette önemli mücadelelerden geçtiler. İşçiler arasında sendikaya giden ilk birlikler işyerleri düzeyinde oluşmuş, her işyerinde bir “sendika” örgütlenmiş; zamanla birçok işletmede çalışan işçiler aynı sendikanın, aynı sendika federasyonunun çatısı altında toplanmıştır. Giderek değişik iş kollarına göre ayrı sendikalar ortaya çıkmış, ulusal çapta federasyonlar, konfederasyonlar şeklinde birleşen sendikalar; nihayet uluslararası olarak da örgütlenmiştir.

Açıkça görülüyor ki, sendikalar, işçilerin işgüçlerini satmak için birbirleriyle giriştikleri rekabete son verip onları patrona karşı birleştirerek var oldular. O günden beri sendikaların, işçiler arasında rekabete son vererek onları sermayeye karşı birleştiren bir örgüt olma ön koşulu değişmiş değildir. Bugün de bir örgütlenmenin sendika adına layık olabilmesi için bu temel görevi, yani işçileri birleştirme ve onların haklarını savunma görevini yerine getirmeyi kendisine ana ilke edinmesi gerekir. Kuruluşlarından itibaren sınıfın mücadelesinin ilerlemesine bağlı olarak yeni işlevler kazanan sendikalar iki yüz yılı aşkın bir zamandan beri işçilerin en kitlesel, en yaygın ve sürekli sınıf örgütleri olmuşlardır.

Önce sanayi bölgeleri düzeyinde, sonra ulusal çapta birleşen sendikalar, sadece işçiler arasında rekabete son vermekle kalmamış; işçilerin daha iyi koşullarda çalışma ve daha iyi yaşamak için sermayeye karşı verdiği mücadeleyi, sömürünün ortadan kaldırılması mücadelesinin zeminini de genişletmişlerdir. Şu ve ya bu işçi bölüğünün değil, tüm sınıfın örgütü haline gelen sendikalar, “işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı örgütlenme merkezlerine” evrilerek, kapitalistlere karşı verilen mücadelenin merkezleri olma özelliği kazanmışlardır. Buradan sendikaların işçilerin birleşme merkezleri oldukları temel sonucunu çıkarabiliriz. Demek ki işçi sınıfının tarihsel mücadele tecrübesinden süzülüp gelen bir perspektiften bakarak sendikaların temel işlevleri nedir sorusunu yanıtlamak istersek, öncelikle sendikaların işçileri birleştirme yeteneğine sahip örgütler olması gerektiği sonucuna ulaşırız.

Sendikalar, sermaye ve onun örgütleriyle herhangi bir bağı (ekonomik, siyasi, ideolojik) olmayan bağımsız işçi örgütleri olarak biçimlenip gelişmiştir. Büyük patronların elde ettikleri aşırı karların küçük bir bölümünü işçiler arasında ayrıcalıklı bir tabaka yaratarak işçi aristokrasisi oluşturmaları, buna paralel olarak sermayeyi savunan partilerinin, işçi sınıfını içinden bölme ve yedekleme faaliyetlerine girişmeleri ve bunun sonucu olarak sendikaların sermaye partilerine yaklaşmaları, onların bu “sermayeden bağımsız olma” özelliğine zarar vermiş, sendikalar içindeki bölünmelerin ve çatışmaların temel etkenini oluşturmuştur.

19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de son çeyreğinde, milyonlarca üyeyi çatıları altında örgütleyen sendikalar; “sermayeye karşı sınıfın örgütlenme ve mücadele merkezleri” olma özelliği de kazanmışlar; İkinci enternasyonal partilerinin kurulmasında önemli bir dayanak olmuşlardır. Sınıfın örgütleri olarak hızla büyüyen ve etkinliği artan sendikalar; sadece o anda çalışan, aktif işçilerin değil yaşlısıyla, genciyle, işsiziyle, kadını, erkeği ve çocuğuyla tüm işçi ailesini örgütleyen bir misyon kazanmışlardır. Böylece sendikaların rolü genişleyerek, işçiler arasında rekabete son veren ve ekonomik talepler uğruna mücadele eden örgütlerden, işçi sınıfının sosyal, kültürel, ideolojik, hatta siyasi bakımından eğitimini kolaylaştıran ve katkı yapan örgütlere evrilmişlerdir.

Milyonlarca işçiyi bağrında toplayıp büyük güce sahip olan sendikaların, sermayeye karşı mücadele merkezleri olarak hareket etmeleri, sermaye ve partilerinin sendikalardaki faaliyetlerini daha etkin ve yıkıcı biçimde sürdürmelerine de yol açmıştır. Sermaye partilerinin işçiler arasındaki faaliyeti ve bu faaliyetin dayanağı olan işçi aristokrasisini kullanması sendikal hareket içinde değişik burjuva sendikacılık akımlarına zemin yaratmıştır. Sınıfın sendikal mücadelesi içinde Hıristiyan sendikacılık, değişik ülkelere göre milliyetçi sendikacılık akımları, bürokratik, reformcu sendikacılık gibi adlar altında sendikal odakların faaliyetleri de hiç eksik olmamıştır. Bu “sınıf dışı” (ama sınıfın içinde faaliyet gösteren) akımların her birinde; 19. Yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın başında dev kapitalist tekellerin büyüyüp istikrar kazanmasına paralel olarak, hızla büyüyen işçi aristokrasinin rolü birinci dereceden olmuştur. Ve halende günümüzde ancak işçilerin mücadelesi sonuc olumlu sonuçlar verebilecek olan uzlaşmayı ve dialogu, mücadele yolunu terk ederek neredeyse tek yol olarak gören sendikacılık akımları etkilidir.

İşçi aristokrasisi dendiğinde daha çok reformcu işçi partileriyle de içli dışlı olan, işçi sınıfını kapitalizmin uysal hizmetçileri haline getirmek isteyen sendikacılık akımından söz ediyoruz. Hıristiyan sendikacılık, milliyetçi sendikacılık akımları ve daha sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan gangster sendikacılık, sarı sendikacılık, korsan sendikacılık, faşist sendikacılık, Amerikan sendikacılığı gibi odakların yaşaması ve yayılması, sermaye partilerinin ve patronların sendikal harekete müdahaleleriyle bağlantılı olduğu kadar, reformcu sendikacılığın yaydığı hayaller ve hayal kırıklıklarıyla sıkı biçimde bağlıdır.

Reformcu sendikacılık merkezleri, işçi sınıfının 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yarısındaki işçi sınıfı mücadelelerinin kazanımlarının ve ilk işçi devletinin varlığının gölgesinde bir işleve sahip gibi görünmüşler; bütün o kazanımları kendi uzlaşmacılıklarının, reformcu tutumlarının ve kapitalistlerin artık “vahşi sömürü”den vazgeçen bir olgunluğa erişmesinin eseri gibi gösterebilmişlerdir. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren korunaksız kalan reformcu sendika merkezlerinin ipliği pazara çıkmış; işlevsiz ve etkisiz oldukları, patronlar ve hükümetler karşısında hiç bir gerçek itibara sahip olmadıkları ortaya çıkmıştır. Ve bu devasa sendikalar; hızla güç ve itibar yitimine uğradıkları bir sürece girmişlerdir.

Özellikle son çeyrek yüzyılda işçi sınıfına yönelik neo-liberal saldırılar, işçileri neredeyse sendikaların ilk ortaya çıktıkları dönemlerde savundukları talepleri yeniden savunma pozisyonuna itmiştir. Bugün 8 saatlik işgünü pek çok ülkede hala temel bir taleptir. Buna yine bazı ülkelerde olmayan sigorta hakkı, yaş sınırı sürekli yükseltilerek neredeyse olanaksız hale getirilen emeklilik hakkı, hatta sendikalaşmayı adeta olanaksız kılan iş yasalarına karşı mücadele, grev ve toplu sözleşme hakkının elde edilmesi, çocuklar üzerindeki vahşi sömürünün son bulması, çocuk emeğinin yasaklanması vb gibi talepleri de eklemek gerekir.

Neo liberal saldırıların işçilerin haklarını ve sendikaları nasıl gerilettiğinin çarpıcı örneklerinden birisi Almanyadır. Bugün Almanya’nın kriz karşısında güçlü kaldığı ileri sürülmektedir. Ama şu gerçekler unutulmamalıdır; Almanya’da birim başına emek maliyeti 1999’dan bu yana neredeyse hiç artmamıştır. Almanya’da emek maliyetinin Güney Avrupa, hatta Fransa’ya göre neredeyse yüzde 25 oranında düşmüş olduğu tespit edilmektedir. Son sözleşme dönemindeki küçük artış işçilerin kayıplarını karşılamaktan uzaktır. Açıkçası maliyeti sendikalar “teslimiyetçi” damgasını yiyerek, işçilerde ekonomik ve sosyal yaşamlarının gerilemesi ile ödemişlerdir. Böylesi durumların işçilerin sendika yönetimlerine olan güvensizliği besleyeceği çok açık değil midir? Alman büyük sermayesi işçilerin sırtından AB’nin diğer ülkelerine patronluk taslamış, krize düşen ülkelerin halklarını aşağılamaktan da kaçınmamıştır.

Bütün bu bölümü sendikal mücadele açısından çıkabilecek temel bir sonuçla kapatacak olursak, şunların altını kalınca çizmemiz gerekir: Sendikalar işçilerin birleşme ve dayanışma merkezleri olduğu gibi, aynı zamanda sermayeye karşı mücadele merkezleridir. Sendikalar bu asli işlevlerine sıkıca sahip çıkmalıdır. İşçi sınıfının temel taleplerini savunmayan, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını sürekli bir biçimde ve tutarlı olarak yükseltmeyi hedeflemeyen bir sendika ve sendikacılık anlayışı çökmeye mahkumdur ve esasen çökmüştürde.

 

SENDİKALARDA DÖNÜŞÜM MÜCADELESİ

Aslında, ister reformcu sendikacılık, ister uzlaşmacı sendikacılık, ister “sorumlu” sendikacılık adına ne dersek diyelim bu uzlaşmacı, işçiyi sendikal mücadelenin temel gücü olmaktan çıkaran sendikacılık anlayışlarının temsilcileri de artık eskisi gibi bile gidemeyeceklerini, sonuçta çökeceklerini, hatta şimdiden büyük ölçüde çöktüklerini bilmektedirler. Ancak sermayeye hizmet için ortalığı boş da bırakmak istememektedirler. Bunların bir kısmı; işlerine gelmediği için, çıkarlarını bu mevcut sendikal konumla (sendikaları geçim kaynağı ve bağlı oldukları siyasi mihraklar için bir dayanak olarak gördükleri için) birleştirdikleri ve bir dönüşüme karşı oldukları için var olan durumu benimsemektedir. Ki; bunlar aynı zamanda sendikalardaki dönüşüm mücadelesinin de dolaysız hedefidir.

Diğer bazı sendikacılar ise, sorunları görmekte ama çözüm için ne yapılması gerektiği konusunda bir bilinç açıklığına kavuşamamaktadırlar. Ya da kimi sendikacılar, bir “çıkış yolu” üstünde kafa yorsalar da bunun nasıl olacağı konusunda başka arayış içindeki sendikacılar, ileri işçi, emekçi kesimleriyle bir düşünce ve mücadele ortaklığına sahip olmadıkları için hareketsizlerdir; hatta umutsuz ve karamsardırlar!

Bütün bunları dikkate alarak sendikaların yeniden güçlü günlerine dönebilmeleri için izlenmesi gereken çizgi üzerine bazı önerilerde bulunacağız.

 

1-) Sendikal yapıda dönüşüm

 

a)- Sendikaların örgütlenme yeri işyerleridir

Sendikalar işçilerin uzun mücadeleler içinde örgütsel olarak da dönüşüp, yaptığı mücadeleyle uyumlu biçim kazanmış örgütleridir. Onların örgütlerinin yeri işyerleridir. Sendikaların üyeleri, işyerlerinde sorunlarını temsilci ya da sendikacılara devretmiş, ilgisiz bir yığın oluşturmazlar; en küçük ünitelerde dahi kurdukları temsilciler kurulları içinde ve çevresinde örgütlenerek, örgütlenmelerini temsilciler kurulları aracılığı ile işyerleri çapında merkezleştirirler. Bugün pek çok ülkede temsilcilikler vardır, baş temsilci vardır, oysa olması gereken kurullardır. İşyerlerinde alta doğru sendikal ilişki ağına çekmediği tek bir işçinin bile bulunmadığı bu kurullar gerçek bir sendika örgütü olmanın zorunluluğudur. Kurullar olmadan, en kıyıda köşedeki ünitelerine kadar örgütlenmemiş sendika, bir yığın olarak kalmaktan kurtulamayacağı gibi, sorumluluklara dayanan örgütsel yaşantı ve bir sendika disiplininin oluşması da olanaksız olur.

En geniş işçileri kapsayan örgütler olsalar da, sendikalarda gene de bir örgütsel yaşantı ve disiplinin olması zorunludur. Ve sendikal mücadelenin kendisi, eğer az çok uygun bir mücadeleyse, sadece ileri işçileri değil, genel olarak işçi yığınlarını da böyle örgütlülük ve disiplin için eğitir. Yani üstte sendika yöneticileri, altta şekilsiz bir işçi yığını mücadeleci bir sendikacılık anlayışında böyle bir sendikal yapının yeri bulunmamaktadır.

Bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinde fabrikalarda işçi temsilcileri ve bunların katıldıkları kurullar bulunmaktadır. Ancak bunların işlevleri olumlu nadir örnekleri dışta tutarsak, pratik olarak çoğu durumda “fabrikadaki iş yaşamının” patronun koyduğu kurallar çerçevesinde savunulmasına inmiş durumdadır. İşçilerin mücadelesi sonucu bir takım haklar kazanılmışsa da, bunların fiilen gerçek haklar olarak kullanılabilmesi için ayrıca bir mücadele gerekmektedir. Uzlaşma ve reformizmden ötesine geçmeyen mevcut sendikacılık anlayışı da genelde patronun işini kolaylaştırmaktadır. Kuşkusuz uzlaşma olacaktır. Ancak bu uzlaşmanın işçilerin taleplerinin tamamının değilse bile, önemli ölçüde karşılanarak yapılması, bunun için işçilerin potansiyelinin harekete geçirilmesi, işçilerin kendi örgütleri olan sendikaya daha ileriden bir tutumla sahiplenmelerini ve yöneticilerine olan güvenlerini pekiştirecektir. Sendika yöneticilerinin genel olarak toplu sözleşmelerde geri haklara imza attıkları kanısının işçiler arasında yaygın olduğunu bilmeyen, özel olarak gözlerini kapatmıyor, kulaklarını tıkamıyorsa sendika yöneticisi, her halde yoktur.

Sendika şubeleri, iş yerlerindeki örgütlü işçilerin birleşmesi ve belli bir alanda merkezileşmesinin bir ifadesinden başka bir şey değildir. Tabii ki, sendikaların iş kolu düzeyinde ve iş kolları arasında (federasyon, konfederasyon vs.), ulusal çapta merkezileşmesi bugün olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Esas olan, bu merkezleşmelerin, sınıftan kopmuş sendika bürokratlarının kürsüleri değil, örgütlenmiş işçilerin değişik düzeylerdeki birliklerinin demokratik ifadesi, aracı ve hareketlerinin yönetim merkezleri olarak işlev görmelerinin sağlanmasıdır. Burada asıl gözden kaçırılmaması gereken; bütün bu yukarıda adı geçen örgütsel kademelerin (şube, merkez, federasyon, konfederasyon) adlarına yakışan bir sendika organı olmasının koşulu, işyerlerinde layıkıyla örgütlü olmalarına, en geniş işçi yığınlarının iradesini temsil ediyor olmalarına bağlıdır. Böylece işçilerin kendi sorunlarına olan ilgisi, onları sahiplenme isteği, sendikalarına sahip çıkma duygusu daha da güçlenecektir.

Ayrıca şunu kuvvetle vurgulamak gerekir ki, güçlü ve mücadeleci sendikalar işçilerin ve sendika yöneticilerinin kader birliğinin en üst düzeyde gerçekleştiği sendikalardır. Yaşamlarıyla, sosyal çevreleriyle işçi yaşamından ve ruh halinden kopmuş sendika yöneticilerinin kendi geleceklerini ve kaderlerini geniş işçi yığınlarından ayırdıkları bir gerçektir. Bu durum işçilerin sendikal mücadelesini zayıflatan, kendi ön cephelerinin sürekli olarak dağıtan ve etkisizleştiren sonuçlara yol açacaktır. Sendikalar işçilerin örgütlenmesi için yeni elemanları görevlendirirken bunların işçi deneyiminden ve mücadelesinden geçmiş, bu mücadelelerde sınanmış, işçilerin çıkarlarına bağlılığı kanıtlanmış elemanları görevlendirmek zorundadırlar. Böylece güçlü işyeri örgütleri işçilerle sendika yöneticileri arasındaki birliği çok daha sıkı bir biçimde örecek, sendika profesyonelleri de tutarlılığın, samimiyetin sembolleri olacaklardır.

 

b)- İşçilerle tüm yaşamlarında birlik

Sendikalar işyerlerinde sıkı bir biçimde örgütlenmiş olsalar ve sendika yönetimlerini ciddi bir biçimde denetliyor olsalar bile, özellikle bugünkü dünya ve ülke koşullarında, bu örgütsel yapı “tamamlanmak” zorundadır. Fabrika ve iş yeri dışında işçi de bu toplumda yaşayan bir “yurttaş” bir bireydir. İşçilerin sorunları doğrudan sömürü alanı ile sınırlı değildir. İşçilerde hükümetlerin aldıkları politik ve sosyal kararlardan, ekonomik politikalardan, vergi ve teşvik sistemlerinden, eğitim ve sağlık sorunlarından doğrudan etkilenmektedirler. Gelişmiş toplumlar sosyal örgütlenmelerin, birlikte yapılan aktivitelerin ileri düzeyde organize edilebildiği toplumlardır. Sendikalar bütün bunlar zaten bizim dışımızda yapılmaktadır, üyelerimiz bunlara katılabilir, bizim bu alanlara girmemize gerek yoktur gibi bir anlayışa sahip olabilirler mi?

Olmamaları gerekir, çünkü işçilerin fabrika dışında da sosyal, kültürel, eğitsel, sportif vb. aktivitelerde bir araya gelmeleri, farklı fabrika ve iş kollarındaki sınıf kardeşleri ile aynı ortamı paylaşmaları onların arasındaki birliği, düşünce ve davranış uyumunu geliştiren, mücadele sırasında daha fazla kenetlenmelerine yol açan etkilerde bulunacaktır. Birbirleriyle, aileleri ile birlikte zaman zaman bir araya gelen işçilerin aralarındaki birliği ve davranış ortaklığını daha fazla geliştirecekleri, aynı çıkarlara sahip farklı bir sosyal tabaka olduklarının bilincine daha fazla ulaşacakları inkar edilemez. İşçiler arasında büyük bir aile oldukları duygusunu güçlendirecek ve pekiştirecek bir bilincin uyanması, işçilerin birlikte mücadelesini ve direnme güçlerini artıracaktır.

Başka bir örnekle sorunu biraz daha açalım, örneğin işçiler, genç kuşakların iyi bir mesleğe sahip olmak ve kaliteli bir eğitim almak, böylece geleceklerini güvenceye alma çabalarına, yeni kendi çocuklarının kaderine ilgisiz kalabilirler mi? Bugün gelişmiş ülkelerdeki pek çok genç meslek eğitimi yapacak yer bulmakta zorluk çekmekte, bulanlar ucuz iş gücü olarak kullanılmakta, işçi çocukları genellikle üniversite eğitimi alabilecek olanaklardan yoksun kalmaktadır. Avrupa çapında yapılan bazı araştırmalar işçi çocuklarının üniversiteye gitme oranlarının çok küçük olduğunu, üniversite eğitiminin giderek daha üst sınıfların ulaşabildiği bir olanak olduğunu kanıtlamaktadır. Sendikaların işçi çocuklarının eğitimine destek vermesi, onların gelişimine yardım edecek organizasyonlarda bulunmasının yararları inkar edilebilir mi? Bütün bunları dikkate alan, faaliyet alanını üyelerinin tüm yaşamına doğru genişleten bir sendika ve sendikal hareket, grev ve direniş günlerinde çok geniş bir destekçi tabakasını da harekete geçirebilecek, toplumsal etkisini daha üst sınırlara çıkarabilecektir. Gerçekte işçiler sadece kendi dar çıkarlarının değil, toplumun çok geniş kesimlerinin gerçek çıkarlarını savunmak zorundadırlar. İşçilerin eğitime, sağlığa, insana dost yaşanabilir bir çevreye ilişkin talepleri ve mücadeleleri geniş toplum kesimlerini yakından ilgilendirmektedir.

 

Bütün bunları gerçekleştirebilen bir sendikal örgütlülük sadece değişik sendikaların şubelerinin farklı mesleklerden işçiler arasındaki birliği ve emekçilerin sadece bir mesleğin değil, esas olarak bir sosyal sınıfın mensubu olarak düşünme ve hareket etmelerine hizmet etmekle kalmaz, toplumun çok geniş kesimlerinin temsilcisi ve sözcüsü olmak gibi son derece önemli bir işleve de sahip olur. Bu görev politik partilerin görevleridir ve sendikalar bu görevlerden uzak durmalıdır yaklaşımı hatalı bir yaklaşım olacaktır. Kuşkusuz politik partiler sendikalarla ilişki içerisinde olacaklar, kendi programlarını işçiler arasında yaymaya çalışacaklardır. Ancak işçiler hem gerçek dostlarını sahte dostlarından ayırmayı, hem de özünde verdikleri mücadelenin aynı zamanda politik bir mücadele olduğu anlamak durumundadırlar. İşçi sınıfının mücadelesini içtenlikle sahiplenmeyen politik partilerin işçilerin mücadelesine zarar verecekleri açıktır. Politikanın yoğunlaştırılmış ekonomi olduğu gerçeği bugün daha göze batıcı bir biçime gelmiştir. Teknokrat hükümetler –İtalya, Yunanistan, öncesinde Almanya’da büyük koalisyon vb- atanmakta, ellerine uygulayacakları ekonomi politikaları tutuşturulmaktadır. Seçimler, seçmenlerin iradesi, parlamento vb göstermelik kurumlara dönüştürülmektedir. İşçilerin bu politik ve ekonomik saldırılara karşı mücadele etmemesi düşünülemez. Çünkü politika zaten gelip işçileri bulmaktadır, işçileri vurmaktadır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; sendikaların temel ve esas örgütleri, öncelikle iş yerlerindeki örgütleridir. Ancak bunu tamamlayan işyeri dışındaki işlerin, ortak aktivitelerde bir araya gelmelerin, bunlar için örgütlenmelerinin önemi büyüktür.

c)- İşçilerin sendikaları denetlemesi ve elde tutmalarının yolu olarak sendikal demokrasi ve ücretler

Sendikal demokrasi, işçilerin sendikaları elde bulundurmalarının, korumalarının ve işçi sınıfı dışından gelebilecek zarar verici etkilere karşı kendi örgütlerini savunabilmelerinin temel koşuludur. Bu yüzden sendikal demokrasi özenle savunulmak durumundadır. Ancak sendikalarda demokrasinin yaşama ve gelişmesinin ilk koşulu; başta temsilciliklerin, tüm organların “görünüşte” değil de, gerçek seçimlerle oluşturulan ve yukarıda ortaya konulan biçimler içinde şekillenen örgütsel yapılar olmasıdır.

Elbette başka konularda olduğu gibi sendikalarda da demokrasinin en belirgin işaretlerinden birisi, sendikadaki tüm kademelere ve görevlere gelenlerin seçimle gelmesidir. Elbette seçim demokratik, işçilerin iradesini yansıtacak mekanizmalar üstünden yapıldığında yerli yerine oturur. Bu yüzden de işyerindeki temsilcileri (temsilci kurulları) seçiminden başlayarak, seçilenlerin nasıl bir mücadele hattının, sendikal mücadelenin ilerlemesi için nelerin yapılması gerektiğinin işçi iradesi olarak belirlendiği tartışmalar; bu tartışmalardan çıkan kararları hayata geçirecek olan yöneticilerin seçimi olarak cereyan etmek durumundadır. Ve elbette bu görevliler aynı zamanda; kendilerini seçen iradenin kendilerine yüklediği görevleri yerine getirmediğinde görevden alınacağını da bilerek kendilerini ortaya koymak durumundadır.

Sendika yöneticileri ile işçiler arasındaki birliği maddi ve manevi yakınlığı sağlayacak en önemli araçlardan birisi de sendika yöneticilerinin ücretleridir. Yüksek ücretler, tazminatlar, primler vb. sendika yöneticilerini işçi yaşamından ve sosyal konumundan uzaklaştırmaktadır. Yöneticiler işçilerin dışında kendilerine işçi yaşamından farklı bir yaşam kurmaktadırlar. Sendika yöneticilerin ücretleri söz konusu ülkedeki en yüksek işçi ücretinden daha yüksek olmamalıdır. Sendikal faaliyet için harcanacak meblağ kuşkusuz işçiler tarafından titizlikle denetlenmek zorunda olan sendika kasalarından karşılanacaktır. Sendika yöneticilerin yüksek ücretleri, sendika yönetimlerinin işçi sınıfının haklarını korumaktaki zayıf tutumları ile birleşince doğal olarak geniş işçi çevrelerinde “aidatlarının boşa gittiği, sendikaya üye olmanın gereksiz olduğu” gibi yanlış düşünceler yayılmakta ve bunlar etkili olmaktadır.

 

2-) Sendikal dönüşümün bugünkü dayanakları nelerdir?

sendika yöneticilerinin işçi sınıfının çıkarlarına bağlı bölümleri bugünkü gidişattan, sendikaların içine itildiği ataletten hoşnut değildir. Ama önemli bir bölümü de, bu gidişattan çıkar sağlamayı tercih edip; hükümet ve sermaye güçleriyle işbirliği içinde sendikal faaliyet yürütmeyi asli işleri ilan etmiştir. Diğer bir bölüm sendikacı ise, mevcut durumun kabul edilmez olduğunun farkındadır ve bundan sıkıntı duymaktadırlar ama yaşantılarıyla, düşünceleriyle, duygularıyla büyük ölçüde sınıftan kopmuş olmaları nedeniyle karamsarlığa sürüklenmiş, daha iyi bir gelecekten, bu geleceğin yaratılmasında işçilerin ve sendikalarının önemli rolü olacağı konusundaki umutlarını yitirmişlerdir. Elbette azımsanmayacak bir sendikacı kesim ise, Bugün sendikalar içinde bulundukları durumdan nasıl kurtulur? sorusu ve bu sorunun yanıtına kulak kabartmaktadır. Ve bu yanıta inandıkları ölçüde de sendikal dönüşüme güç verecek bir çizgide bulunmaktadırlar. Oysa ortada bulunan gerçekler karamsar olmayı değil, işçilerin mücadelesinin güçlü bir biçimde gelişebileceğini açıkça göstermektedir.

 

a-) İşçi sınıfı gelişiyor ve güçleniyor.

 

Bugün sermayeyi savunan ideologların öngörüleri bütünüyle boşa çıkmıştır. İşçilere sayılarının azalacağı, işlerinin kolaylaşacağı, ama ücretlerinin artacağı, bilgisayar teknolojilerinin gelişimine bağlı olarak sanal ekonominin belirleyici hale geldiği, klasik üretimin fazla bir önemi kalmadığı, kapitalist ekonomilerin artık krizlere girmeyeceği vb üzerine bol bol sermayenin çıkarlarını ifade eden propandalar yapılmıştı. Ama bugün gerçekleşen şudur; işçilerin sayısı dünya ölçeğinde artmıştır. Bazı ülkelerde bir kaç sektörde –kamu ve özel imalat sanayi- sektörlerde işçi sayısının azalmasına –ki genellikle bunun nedeni işgücünün ucuz olduğu yerlere taşınmadır- karşın, hizmet sektörü gibi bazı sektörlerde çok artmış, buralarda ve genel olarak, işçi bileşimi değişmiştir.

Son çeyrek yüzyılda Avrupa için yapılan araştırmalar, kamu sektöründe özelleştirme vb’nin etkisi ile, özel imalat sektöründe makinalaşma ve teknoloji kullanmanın yüksek düzeyi ve bunlara eklenen ucuz emek cennetlerine sermaye göçü nedeniyle işçi sayısı azalmış, -ki bu sektörler geleneksel olarak sendikaların örgütlenmelerinin güçlü olduğu alanlardı- buna karşın hizmet sektörlerindeki işçi sayısı olağanüstü bir biçimde artmış olduğunu göstermektedir. 1975-1995 arasında AB için yapılan araştırmalar hizmet sektöründe çalışanlarının oranının yüzde 49’dan, yüzde 64.5 e yükseldiğini ortaya koymaktadır. Eğilim düşme değil, yükselme yönündedir. Hizmet sektörünün sendikaların geleneksel olarak zayıf olduğu, ama büyük bir örgütlenme potansiyeli ve ihtiyacı taşıdığı bir alandır. Bu alanlarda sendikal örgütlenmenin zor olduğu bir gerçektir. Ama bu zorluk aşılamaz bir zorluk değildir ve sendikalar bunun üstesinden gelebilecek birikime ve donanıma sahiptirler. Ancak mevcut üyelerinin haklarını savunmada her zayıflık yeni alanlara ve üyelere açılımı da zayıflatan bir etki yaratmaktadır. Sendikaların mücadeleci bir hatta girmeleri bu bakımdan da önem taşımaktadır.

Benzer bir gelişme part-time ve belirli süreli sözleşmeler, taşeronluk, kuralsızlık vb. içinde geçerlidir. Yine Avrupa için yapılan araştırmalar, part-time ve geçici isçilerin oranında artış olduğunu ortaya koymaktadır. 1985’te part-time çalısanlar AB’deki isgücünün yüzde 12,5’ini buluyordu. oysa 1995’te bu oran yüzde 16’ya yükseldi. Yine 1985’te isgücünün yüzde 9,1’i belirli süreli sözleşmelerle çalışıyordu, 1995’te ise bu oran yüzde 11,5 oldu. Bu tip çalışma biçimlerinde, işçiler kendilerini bilincinde olsunlar ya da olmasınlar sendikal örgütlenmelerin şemsiyesi ve koruması altına girmeleri gerekir. Bu tip çalışma ve sözleşme biçimleri işçilerin  birliğini parçalayan, onlar arasında rekabeti körükleyen biçimlerdir ve sendikalar bu tür yöntemlere karşı kesin tutum almak zorundadır. Sendikalar bu kesimlerde örgütlenmek için sadece buralarda çalışan işçilerin isteğine değil, olağan çalışma koşullarında örgütlenmiş sendikalı işçilerin desteğini de harekete geçirebilecek olanaklara sahiptirler. Bu tip çalışma biçimleri genellikle aşırı sömürü koşulları anlamına gelmektedir. Bu alanlar sendikal örgütlenmelerin zorunlu olduğu alanlardır ve sendikalar yeni çalışma koşulları altında örgütlenmeyi becermekle kalmamalı, bu koşulların değişmesi için köklü bir mücadelenin içine de girmelidirler.

Demek ki sadece işçi sınıfının bileşiminde ortaya çıkan bu değişme bile işçi mücadelesi ve sendikal örgütlenme için büyük bir potansiyel taşımaktadır. Bu duruma karşı, ama üretim sektörü temel sektördür, orayı gözardı edemeyiz itirazı yapılabilir. Bu itiraz doğru, ancak işçi sınıfının bütünlüğü düşünüldüğünde olmaması gereken bir itirazdır. Sendikal örgütlenme söz konusu olduğunda tartışılmaması gereken bir durumdur ve ancak başka bağlamlar içinde –kapitalizm koşullarında üretimin önemi vb.- tartışılabilir. Kapitalistler üretimde daha az işçi çalıştırıp, daha fazla mal üretmeyi daha yoğun emek sömürüsü ile gerçekleştirebilirler. Bu durumda sendikaların üretim sektöründe çalışan işçilerin üzerindeki yoğun emek sömürüsünü dikkate alarak onlar için ücret ve sosyal hakları daha güçlü talep etmesi söz konusu olabilir. Ama ne olursa olsun bu üretimin sonucunda “karların realize” edilmesi gerekir. Bu alan ise hizmet sektörüne önemli bir işlev yüklemekte, hizmetler üretim sürecinin adeta bir uzantısı gibi işlev görmektedir. Yani üretim ve hizmetler birbirinin alternatifi değil, uzantısı, devamı ve tamamlayıcısıdır. Sendikal açıdan bakılacak olursa sendikalar tüm sektörlerde örgütlenmeyi ve işçilerin haklarını savunmayı temel görevleri olarak görmek durumundadırlar.

İşçi sınıfının bileşimine ilişkin diğer bir dikkat çekici etken göçmen işçilerin durumudur. Bugün dünya çapında göçmen işçilerin sayısı yüz milyonlarla ifade edilmektedir. Bu kitle ucuz iş gücü olarak sömürüye tabi tutulmakta, sermaye tarafından sendikal örgütlülüğe ve işçilerin mücadelesine karşı bir silah olarak kullanılmaktadır. Oysa bu kitle henüz kendileri işçi olma bilinci zayıf kesimlerden oluşsa da uluslar arası işçi sınıfının ve tek tek ülkelerdeki işçilerin bir parçasıdır ve sendikalar bunların örgütlenmesine ve mücadeleye kazanılmasına gerekli özeni göstermek zorundadır. Bu kesimlerin tek tek ülkelerde vatandaşlık haklarına sahip işçiler olarak yaşamasına gerekli ilgi ve bu kesimlerin haklarının savunulması, göçmen işçilerin sendikalara olan ilgisini daha da artıracaktır. Aksi takdirde işçi sınıfının birliği, ortak mücadelesi ve çıkarları güçlü bir biçimde savunulamayacaktır.

Bugün istisnasız tüm ülkelerde emeklilik yaşı yükseltilmekte, emekli işçiler her geçen gün biraz daha kötü yaşam koşullarına itilmektedir. Genç kuşaklar işçilerin geleceği ise, yaşlı kuşaklarda işçilerin gelecekteki koşullarının yansımasıdır. Sendikalar bu soruna, işçilerden kesilen fonların denetimi ve yönetimine özel bir dikkat göstermek zorundadırlar. Devletler giderek daha fazla sosyal alanlardan çekilmekte, sadece “güvenlik” kaygılarına odaklanmaktadırlar. Sendikalar hem kendi üyelerine, hem tüm toplumun sorunlarına en ileriden müdahale edebilecekleri bir konuma yerleşmek zorundadırlar. Oysa sermayenin çıkarları her şeyi belirlemekte, “piyasaların isteği”, karların artırılması için işçilerden sürekli fedakarlık istenmesi hep ön planda tutulmaktadır. Sendikalar sermayenin çıkarların gerçekleştirilmesinin aleti değil, yaşayan bireylerin, tüm toplumun çıkarlarını savunan örgütler olmak durumundadır.

Burada şunu da vurgulamak gerekir ki, sendikaların uluslararası sermayenin saldırılarına karşı verebildikleri en güçlü yanıt, pek çok ülkede sendikaların birleşmesi olmuştur. Ancak bu durum mücadeleci bir sendikacılık anlayışının üzerinde gerçekleşmediğinden tek tek sendikaların sorunları böylece “merkezileştirilmiştir.” Kuşkusuz sendikaların birleşmesi çok önemli bir adımdır ve bu adım işçilerin birleşik mücadelesi ile, mücadeleci bir sendikacılık anlayışı ile birleştirilmek zorundadır. Aksi takdirde tek başına birleşmede sendikaların güç kaybını engellemeyecektir ve engelleyemediği de görülmüştür.

 

b) Kadın işçilerin sayısı artıyor ve bu durum sendikalara yeni olanaklar tanıyor.

İşçi sınıfının bileşiminde meydana gelen değişmeler, hizmet sektörünün yaygınlaşması vb. etkenler doğal olarak kadın işçi sayısının artırmasına yol açmaktadır. Genel olarak aynı işi yapıyor olsalarda kadın işçilerin erkek işçilere göre daha az ücret aldıkları bilinmektedir. Son yıllarda hizmet sektörünün daha hızlı yaygınlaşması, bu alanda kadın emeğinin kullanımını son derece artırmıştır. Bu emek genellikle daha ucuz ve daha kuralsız koşullarda sömürülmektedir. Öncelikle hizmet sektörü başta olmak üzere kadın işçilerin sendikal örgütlenmeye ve daha fazla ekonomik ve sosyal haklara kavuşması için sendika yönetimlerinin özel bir çaba içine girmesi gerekir.

İLO raporlarına göre 2004-2008 yılları arasında dünya genelinde kadın işçilerin işçiler içindeki genel oranı yüzde 47,9’dan yüzde 48,6’ya yükselmiştir. Ancak kadın işçiler genel krizin etkilerinin ağır biçimde hissedildiği 2009 yılında krizden ilk etkilenen işçi kesimleri olmuşlardır. Bu yıllarda Kadınların istihdam oranı yüzde 48,6’dan yüzde 48’e gerilemiştir. Özellikle hizmet sektörünün giderek genişlemesine bağlı olarak bu oranın giderek artacağı kolayca tahmin edilebilir. Kadın işçiler hem kriz koşullarından ağır biçimde ilk etkilenenler arasında yer almakta, hem de ücret düzeyleri ve kuralsız çalışma koşullarından doğrudan etkilenmektedirler. Kadın işçilerin sendikal örgütlülüğe ve işçilerin genel mücedelesinin içine daha fazla çekilmesi için özel bir çabanın gerekli olduğu kabul edilmelidir.

Öte yandan ücret eşitsizliği devam etmektedir. Örneğin Avrupa Komisyonu, kadınlar ve erkekler arasındaki ücret farkının süreklilik arz ettiğini, çalışılan her bir saat için, kadınların erkeklerden yüzde 15 daha az ücret aldığını belirtmiştir. ABD’de de durum çok farklı değildir. ABD’deki Ücret Eşitliği Ulusal Komitesi’nin verilerine göre ABD’de 2008 yılı itibariyle kadınlar, erkeklerin elde ettiği ücretin ancak yüzde 77,1’ini elde etmektedir. Uluslararası Yoksulluk Merkezi’nin 2008’de yayınladığı bir araştırmaya göre göre Arjantin, Brezilya, Şili, El Salvador ve Meksika’da kadınlar, erkeklerin ücretlerinin yaklaşık yüzde 80’i kadar ücret elde edebilmektedir. Bu tablo sendikaların kadın işçiler için daha çok çaba göstermesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Elbette kadın işçilere ilişkin sendikaların yapmaları gerekenler bunlardan ibaret değildir. Sendika yönetimlerinde kadınların daha fazla temsil edilmesi, sadece genel olarak kadın erkek eşitliği açısından değil, kadınların sendikal mücadeleye katacakları direnç nedeniyle de gerekli ve zorunludur.

 

c-) Memurlar işçilerin kader ortağıdır

Kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi ve ticarileştirmesine de paralel olarak memurlarda önemli hak kayıpları ile karşı karşıya gelmeye başladılar. Öğretmenler, sağlık çalışanları, posta hizmetlerinde çalışanlar, demiryolcular vb. giderek daha fazla işçilerin yaşam koşullarına yaklaşmaya başladılar. Bu kesimler bazı Avrupa ülkelerinde zaman zaman eyleme geçerek, mevcut durumdan rahatsız olduklarını açıkça belirtiler. Bu kesimler işçi sendikaların önemli müttefikleridirler ve sendikaların yeniden güçlenmesi, bu kesimlerin ortak mücadeleye çekilmesi, temel konularda birlikte hareket etmelerine doğrudan bağlıdır. Sermaye işçilerin ve aslında pek çoğu “kol işçisi” olan bu “beyaz yakalıların” ayrı sendikalarda örgütlenmesini hem teşvik etmekte, hem de bunu bu emekçiler arsında bir rekabet unsuru olarak kullanmaktadır. Giderek bu emekçi kesimlerin sendikal birliğinin sağlanması, sendikalar açısından önemli konuların başında gelmektedir.

Öte yandan bir birleşmenin olmadığı koşullarda da işçi sendikaları ile memur sendikaları arasındaki işbirliği hem federasyonlar ve konfederasyonlar düzeyinde, hem de yerel bölgeler, kantonlar, eyaletler vb. düzeyde sürdürülebilir ve bu durum emekçilerin hareketini daha da güçlü kılacaktır. İşçi ve memur hareketin bu birliği sermayenin saldırılarını, devletlerin emekçileri daha geri yaşam ve çalışma koşullarına iten genel düzeydeki ekonomi ve sosyal politikalarını püskürtebilecek bir güç taşıyacaktır.

Bitirirken vurgulamak isteriz ki, sendikaların içine itildikleri etkisiz durumdan kurtulmalarının koşulları ve olanakları, yine işlerin mücadelesinin ve örgütlenme tecrübelerinin içinde bulunmaktadır. Çözüm sihirli formüllerde değil, basit, yalın, katı gerçeklerin anlaşılmasında ve yapılması gerekenlerin mutlaka yapılmasındadır.