Geçen on yıl ve sendikal mücadele

61I2LuRZShL

UNİA sendikası 2014 yılının son ayında 10.kuruluş yılını bir dizi etkinliklerle kutladı. 2004 yılında GBI, SMUV, VHTL ve unia’nın bir araya gelmesiyle kurulan UNİA’nın, uzun bir zamandan beridir İsviçre’de bir açmazın içine doğru sürüklenen sendikal hareketin belirli sorunlarının çözümü, aynı zamanda da emekçiler ile sendikalar arasında erozyona uğramış, zayıflamış ilişkilerin güçlendirilerek yeniden tahsisi ve aktif ve mücadeleci bir sendikal çizginin hayata geçirilmesi gibi hedeflerin üzerinden belirlenmiş bir ihtiyacın ürünü olduğu o süreçten bu yana sürekli vurgulandı. Birleşmeden buyana geçen süre sonunda, UNİA gibi bir sendikanın kuruluşuna gerekçe olan olgulardaki değişiklikler, başta UNİA olmak üzere sendikaların emekçilerin mücadelelerinde tuttukları yer ve mücadeleci sendikal çizginin kat ettiği mesafe açısından değerlendirilmesi sanırız bir ihtiyaca cevap vermiş olacak. Zaten sendikanın merkez yöneticileri de bu yönlü bir girişimi kaçınılmaz bulup, birleşme sonrası 10 yıllık sürecin farklı açılardan değerlendirildiği bir dizi makale ve röportajlardan oluşan bir kitap da yayınlandılar. Farklı yazılarda; birleşmeye neden ihtiyaç duyulduğu, farklı sektörlerde örgütlü sendikaların, bir çatı altında toplanmasının, avantaj ve dezavantajlarının değerlendirildiği yazılarda işlenen konular ve yaklaşımlar bizim değerlendirmemize de doğaldır ki kaynaklık edecek.

Kitabın önsözünde sendika eş başkanları Vania Alleva ve Renzo Ambrosetti tarafından kaleme alınan yazıda kuruluş ve birleşme gerekçesine yönelik tespitlerde şu sözler yer alıyor ; ‘üye kayıplarının önüne geçilmesi, özel hizmet sektöründe çorak hale gelmiş sendikal örgütlülüğün yeşillendirilmesi, iş yerlerinde ve TİS(toplu iş sözleşmesi)’lerin güçlendirilmesi ve gelecek projelere yatırım yapılabilmesi için, sendikanın maddi olarak güçlendirilmesi olarak gösterilmiş’i. Unia’nın oluşmasına gerekçesi gösterilen bu tespitler, sadece İsviçre’de değil, sendikal hareketin, dünya genelinde kan kaybetmeye başladığı, üye sayılarının azaldığı, sektörler arasında emek gücü geçişlerinin dengeleri değiştirdiği, ücretlilerin sektörlere dağılımındaki değişikliklerin örgütlenme oranını zayıflattığı, patronlara karşı girişilen, grev dahil farklı mücadele biçimlerinin dibe vurduğu dönemlerde, Avrupa’da ve dünyanın değişik ülkelerinde gündeme gelen ve sendikal hareketin içine düştüğü krizin çıkış yolu olarak görülen, sınıf örgütlülüğünde sinerji yaratacağına inanılan sorunların çaresi ‘olacak’ tespitlerdi. Peki bu gerekçelerin ertesinde 4 sendikanın birleşmesiyle oluşturulan UNİA, geçen süre içerisinde sorunlarının üstesinden gelerek mücadeleci bir sendika olabildi mi? Ya da birleşme sorunları çözmeye yetti mi?

Marka mı, mücadele örgütü mü?
Bizim yönelttiğimiz bu sorulara sendikanın yöneticileri yayınlanan kitapta cevap veriyorlar. Bir çok farklı açıdan ele alınan sorunların değerlendirilmesini bu yazı sınırları içerisinde yapmak pek mümkün değil. Ancak önemli belli temel noktalara değinmekle yetineceğiz. UNİA’nın kuruluşunda karşılaşılacak ilk sorunun sendikanın kimliği sorunu olduğunu ve dolayısıyla da ‘marka’ sorunu olduğuna değinen Andreas Rieger, UNİA’nın oluşmasını, kapitalist şirket evliliklerinde ya da şirketlerin bir birini yutmasından sonra ortaya çıkacak sorunların, sendika gibi örgütlerin birleşmesinde de yaşanabileceğini söyleyerek şöyle diyor: ‘……bazı birleşmeler, ayakları üstüne iyi basan bir örgütlülük yaratamayan, atılmış yarım adım olarak kalırlar. Bugün, birleşmenin 10 yıl ardından, başarı tartışılmazdır. Şaşırtıcı bir hızla 2005’ten itibaren yeni kimlik ve marka olarak UNİA oluşturulmuştur.

4 farklı sendikanın birleşmesiyle oluşturulan yeni sendikanın, ‘çözmek’ amacıyla yöneldiği sorunlarının yanı sıra birleşmenin neden olacağı farklı sorunlarla karşılaşacağı açıktır. Bunların daha çok yapılanma sorunları ve yeni duruma göre iç örgütlenme sorunları olacağı da ön görülebilinir. Ancak sendikal kimlik sorununun, daha doğrusu, yeni kurulan sendikanın, işçi ve emekçiler, toplum tarafından kabul görmesi sorununun bir marka sorunu olarak algılanmasının doğru olmadığı, bu mantığın bir emek örgütünü yönetmekten çok bir şirketi yönetme mantığının olduğu vurgulanmalıdır. İsviçre’de sendikal mücadelenin uzun yıllar boyunca, sendika yöneticileri tarafından bürolarda imzalanan sosyal ortaklık anlaşmalarına indirildiği, iş yerlerinin kapılarından içeri bile girilmediği, yığınla işçinin sokağa atılmasına sesin bile çıkarılmadığı bir sürece mahkum edildiği ve sermaye ile işbirliğine oturulduğu bilinmektedir. Bu tutumun uzun yıllar boyunca işçi ve emekçilerin sendikalara karşı güvensizliğe, ya da sendikalara üye olmanın hak alma ve koruma mücadelesine dair bir şey getirmeyeceği inancına kapılmalarına kaynaklık ettiği de bilinmektedir. Hal böyleyken, emekçiler tarafından kabullenilen, sahip çıkılan bir sendika olmanın ölçüsünün, piyasa değeri olan bir şirket olma mantığına indirgenmesi ve markalaşma olarak ele alınması daha baştan baltayı taşa vurdurmuştur.

Her ne kadar sorun olarak tespit edilen olguların sendikal hareket üzerindeki ağırlığının kaldırılmasıyla beraber mücadeleci bir sendika çizgisine duyulan ‘özlem’ sendika yönetimi tarafından dillendirilse de, pratikte, bürokratizmin etkisi altındaki yönetim anlayışının ve yıllarca sosyal ortaklık olarak tumturaklı laflarla cilalanan toplumsal uzlaşma zeminin kesişim noktası olmuş bir sendikal çizginin etkisinden kurtulamayan tutumun, işçi ve emekçilerin hak ve taleplerinin tutarlı ve istikrarlı bir biçimde savunulmasından, sendikaların emekçilerin öz örgütleri olarak, sermaye sınıfına karşı verilen mücadelenin kilit noktalarından bulunuyor olmalarından çıkardığı sonuç ola ola markalaşmak oluyor!

Siyasi ağırlık merkezi olarak sendika
UNİA şu an en çok üyeye sahip kitle örgütü durumunda.200 bin civarında üyesi var ve üye sayısı siyasi partilerin üye sayısından fazla. Dolayısıyla bu durum sendikanın kendisini, siyasi meselelerde de önemli kılan bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Halı hazırda üyelerinin hepsinin siyaseten gerekli hak ve yükümlülükleri yerine getirebilecek hukuksal pozisyona sahip olmasalar da, yani oy kullanamayıp, seçemeyip, seçilmeseler de, sendikanın siyasi bir mihrak olarak sahnede yer almasına olanaklarını güçlendiren bir rol oynuyor. Dolayısıyla bu özgünlük, SP ve Yeşiller gibi parlamento partilerinin sendikalarla iç içe ‘politika’ yapan bir konuma gelmesine neden oluyor. Bir çok üst ya da orta kademe sendika yöneticisi bu partilerin federal ve kantonal ölçekte milletvekilliğini yapan pozisyonlara sahip olmalarını sağlarken, sendika tabanını da bu partilerin arka bahçesi haline gelmesine ve yedeklenmesine olan sağlamaktadır. Geçen on yıllık süre içerisinde, merkezileşen bu eğilim, toplumsal ve siyasi meselelerde sendikanın merkez yönetim çizgisi ile siyasi partilerin politik çizgilerinin bir biri ile örtüştüğü bir çizgiye dönüşmesinde önemli bir rol oynamıştır. En azından halk oylamalarında ya da kurulan çeşitli inisiyatiflerde, AB’ile ilişkilerin tasnif ve tanımlanmasında bu örtüşmenin çok iyi görüldüğü/görülebileceği vurgulanabilir. Bu özelliğinden dolayı, liberal ve muhafazakar cephe karşısında UNİA’nın üstlendiği siyasi rolünün, -bu rolün nasıl oynadığı değerlendirme dışı tutulmak üzere- arttığı söylenebilir.

Toplu iş sözleşmeleri ve üyelerin durumu
Toplam çalışan işgücü içerisinde sendikal örgütlülük oranı %18 ila %20 arasında değişiyor. Sendikanın yayınladığı verilere bakılırsa, birleşme öncesi yaşanan üye kayıplarının durdurulduğu 2010 – 2013 yılları arasında toplam üye sayısında %1,1’lik iii bir artış sağladığı, daha doğrusu toplam üye sayısının stabilize edildiği görülüyor. Özellikle hizmet sektöründe yürütülen üye kazanma çalışmalarının bazı sonuçlar verdiği, sanayi dalında yaşanan üye kaybının bu yolla nötralize edildiği sendika tarafından da vurgulanıyor. Hizmet sektörü emekçilerinin ağırlıklı kadın emekçiler olması, kadın emeğinin daha yoğun olarak iş pazarına akması ve daha yoğun sömürüye maruz kalması, özellikle kadın emekçiler arasında sendikal faaliyet alanının genişlemesi olanaklarını arttırmış, koşullara bağlı olarak birleşme sonrası özellikle hizmet sektöründe kadın emekçilerin örgütlenme isteklerini pekiştirmiştir. Buna bağlı olarak sendikanın kadın üye sayısı birleşme öncesi toplam kadın üye sayısını geçmiştir. Yine sendika tarafından açıklanan rakamlara göre toplam üye sayısının %25’i kadın üyelerden oluşmaktadır.
UNİA sendikası güncel olarak 1,3 milyon emekçiyi kapsayan farklı sektörlerden 270 toplu iş sözleşmesinin görüşmelerini yürütüp imzalıyor. Sektör olarak bakıldığında ise bu sözleşmeler en çok inşaat ve sanayi sektörleri olarak göze çarpıyor. Ancak inşaat sektörü hariç, diğer sektörlerde imzalanan TİS’lerin kazanımlarının (tekil bazı örnekler hariç) ya hiç olmadığı ya da dişe tırnağa dokunur bir iyileşme sağlamadığı, kazanımlarla zenginleştirilmiş sözleşmelerin şu durumda çember dışı kaldığını söylememiz sanırız yanıltıcı olmaz. İsviçre bugün 42 saatlik haftalık çalışma süresi ile hala Avrupa’nın en uzun çalışılan ülkeleri arasında. Çalışan bir emekçinin işini kaybetmesi patronun iki dudağı arasında ve sektörde TİS dahi geçerli olsa koruyucu hiçbir etkiye sahip değil. İş koşulları özellikle hizmet ve sanayi sektöründe sürekli esnek çalışma adı altında baskılanmakta, bu esneklik sözleşmelerde atılan karşılıklı imzalarla zapturapt altına alınmaktadır. Dolayısıyla imzalanan sözleşmelerin niceliğinden çok niteliğinin belirleyici olduğuna vurgu yaparak geçelim.

Sonuç olarak
Birleşmeden bu yana geçen süre içerisinde sendikal mücadelenin bir ivmelenme içerisine girdiğini söyleyebiliriz. Yapılan eylem ve grev sayılarında yaşanan artış, patronlarla karşı karşıya gelmelerin çoğalması gibi veriler bu ivmelenmeyi destekleyen veriler olarak mevcutturlar. Bu durum bazı hallerde toplumsal hareketliliği de dönem dönem arttırmaktadır. Ancak bir bütün olarak bakıldığında, ya da bizlerin anladığı mücadeleci sendikacılık açısından bakıldığında, pozitif olarak çıkarılan bilançodaki kazanımların çok yetersiz olduğudur. Genel veriler üzerinden bakılarak yapılan bir değerlendirme, dinamik bir mücadele örgütü yaratmaktan çok, yıl sonu kapanış tablosunun değerlendirmesine götürür ki bu da örgütlenme ve iş yerlerinde öz işçi örgütleri tarafından temsil edilme, tek tek işletmelerden başlayarak kanton ve sektör işçi örgütlerinin oluşturulması, örgütlülük ağlarının genişletilerek yaygınlaştırılması gibi olmazsa olmaz hayati meseleleri gölgede bırakır. Gerçekçi bir bilanço çıkarılacaksa o da ancak bunun yapılıp yapılamadığı üzerinden olur ve uzlaşmacı ve bürokratik sendikal yönetim anlayışıyla mücadeleci sendikal anlayışın farkı da buradan ortaya çıkar. Yaşanan siyasi, ekonomik gelişmeler, önümüzdeki süreci emek mücadelesi açısından daha zor ve çatışmalı bir dönem geçireceğine dair oldukça kuvvetli veriler sunuyor. Bundan sonraki süreç, mücadele hedefleri açısından doğru ele alınıp pergel doğru açıya koyulmazsa, pozitif bilançonun zararla kapatılması kaçınılmaz olacaktır.(arkadaş)