Gazeteci güncel hayatı dinamizmine yansıtmak zorunda

30

Abidin Çetin

Enver Aysever, gazeteci, tiyatrocu, televizyon program yapımcısı, sosyolog, politikacı ve Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi yazar. Yani çok yönlü başarılı bir insan. Uzun yıllar yaptığı hararetli ve bol polemikli televizyon programları ile bilinir. Kitap okumayı seven, sanata, kültüre duyarlı solcu orta halli bir ailede yetişmiştir. Gençlik yıllarından bu yana kitaba ve tiyatroya olan merakı onu bir çok tanınmış aydın ve yazarla buluşmasına neden olmuştur. An gelmiş Atilla İlhan’la yolları kesişmiş ve an gelmiş birçok yayın evinin basmamak için bahaneler ürettiği ‘Bir An Bin Parça’ adlı bir romanı Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmış. Farklı türlerde birçok kitaba ve tiyatro oyununa imza atmış. En son kovuldum dediği CNN-Türk kanalında yaptığı ‘Aykırı Sorular’ programından sonra hiç bir kanalda program yapmıyor. Bir Gün Gazetesi’nde makale yazıyor. Şimdilerde ‘Aykırı Kumpanya’ adlı teatral gösterisine odaklanmış durumda. Aysever ile Zürih’te sahnelenecek bu oyunu öncesi buluşuyoruz.

Türkiye`den neler getirdiniz, neler söyleyeceksiniz?

EA: Aykırı Kumpanya`yı getirdik. Aykırı Kumpanya, Türkiye`nin yakın tarihine hicivle, müzikle gülümseterek bakan bir tür sahne gösterisi. Sanatçı arkadaşlarım ile birlikte geldik. İzleyenlere şunları söyleyebilirim; hem memleket hasreti gidermiş olacaklar, hem Türkiye`nin en iyi seslerinden biri olan Dilek Türkan`ı dinlemiş olacaklar, hem çok değerli besteci arkadaşım Çiğdem Erken`i görmüş olacaklar. Ayrıca hem de Deniz Gezmişlerden, Nazım Hikmetlere, Can Yücellerden, Orhan Kemallere, Aziz Nesinden, Sabahattin Ali`ye bir tarih yolculuğu yapacağız. Bunun için geldik buraya. Biz biraz da memleketi hissettirelim ve buradan da yeni hikâyeler toplayıp ülkemize dönelim istiyoruz.

Aykırı Kumpanya`yı biraz daha konuşalım diyorum. Hemen üzerinden geçmeyelim. Senaryosunu siz yazdınız. Yani yüzde 90 Enver Aysever diyebileceğimiz bir oyun değil mi ?

EA: Şöyle, ben CNN-Türk`ten henüz kovulmamıştım o zaman. Türkiye`de gazetecilerin kovulması çok sık olduğu için, biz bunu kolaylıkla söyleyebiliriz. O zamanlarda başlamıştım. Şimdi 150. gösteriye doğru gidiyoruz. Aslında bir akışımız var ama bir yazılı metin yok. Doğaçlama olan Türkiye`nin günlük hicvini, günlük olaylarını da içine alan, bir takım tarihleri içine alan bir gösteri bu. Daha çok Türkiye`deki meddah geleneğini anlatıcı, hikâyeci geleneğini müzikli bir hale getirdim. Batı`daki kabarelerle örtüşen tarafı da var. Çünkü seyircinin katıldığı, bir de bir canlı belgesel gibi görsellerimizde var. İnsanlar bir yandan da yakın tarihimizi de anımsamış olacaklar. Yüzde 90 Enver Aysever mi dersek, bir tarafından bakarsanız tamamıyla ben, bir taraftan bakarsanız tamamen benim dışımda. Neden tamamıyla ben? Sizinle aşağı yukarı aynı yaş grubundayız ve biz bu ülkenin yanı 45-50 yılına ve bir süreci çocuk olmak üzere tanıklık ettik dünyaya. O gözlemleri aktarıyorum bir dille, öte taraftan da benim memleketimin hikâyeleri bunlar.

Peki, yurtdışına ilk defa mı çıktınız, yani bu oyunla beraber? Aykırı Kumpanya olarak?

EA: Aykırı Kumpanya daha önce bir Londra gösterisi yaptı, küçük bir kadro ile yapmıştık. Ondan önce Almanya`da 3 gösteri yaptık. Önümüzdeki dönemde bu Zürih gösterinin ardından 15 Nisan`da geniş kadrolu olarak Londra gösterimiz var.

Aykırı Kumpanya ile ilgili eklemek istedikleriniz var mı? Avrupa`nın her hangi bir yerinden size ulaşmak isteyenler için neler söyler siniz ?

EA: Avrupa`nın her hangi bir yerinden bana ulaşmak isteyenler Aykırı Kumpanya`nın internet adresi  aykırıkumpanya.com  veya Twitter adresinden ulaşabilirler. Oradaki bütün bilgiler anında bana gelir. Ben bu konu ile ilgili bir tek şunu söylemek istiyorum. Türkiye gibi ülkelerde biliyorsunuz Aziz Nesin gibi büyük yazarlar yetişiyor. Aziz hep demiştir ki, benim hikaye bulmaya çok ihtiyacım yok, Türkiye`nin kendisi bir zati hikaye. Bu devam ediyor. Ben 1992 yılında tiyatroya başladım. Ekranlarda tanınmadan önce zaten uzun yıllar tiyatro yapmıştım.

Siz çok yönlü bir insansınız. Sosyoloji okudunuz, gazetecilik yaptınız, yazarsınız. «Bir an bin parça» adlı romanınız ‘Yunus Nadi Ödülü’ almıştı. Yani çok yönlü bir insansınız. Tabi oldukça fazla mazeme biriktirmişsinizdir diye düşünüyorum.

EA: Şöyle söylüyorum. Ben Türkiye`de aydınlanma meselesini önemseyen birisiyim ve bu yazarlar bizim ustalarımız oldu, her şeyi onlardan öğrendik. Edebiyat benim için her şeyden önde gelir.

Gezetecilik…?

EA: Gazetecilik edebiyatçılığı besleyen bir olgudur. Gazeteci güncel hayatı dinamizmine yansıtmak zorunda. Ben uzun yıllar bu işi ekranlarda yaptım. En hararetli şekilde yaptım. Edebiyat ise orada biriktirdiklerimizi serinkanlı olarak damıtarak bir kurguya dönüştürmek. Türkiye`de ben 15 kitap yazmış birisiyim Sonuçta bütün amacımız insanlara hakikati gösterebilmek.

Peki gazetecilik dedik. Ben birazda oradan girmek istiyorum. Can Dündar dün serbest bırakıldı, bu süreç nerelere varır sizce?

EA: Şu anda senin yaptığın mesleğin ve benim yaptığım mesleğin, yani soru sorma mesleğinin, gazeteciliğin temel kurallarının başında hakikati göstermek vardır. Burada gazeteciliğin dünyada yeni kavramı barış gazeteciliğidir, biliyorsun. Şimdi Can Dündar ile Erdem Gül, ellerine gelen bir haberi toplumla paylaştılar ve bu paylaşılan haber daha önce de başka gazetede de paylaşılmıştı. Bundan sonra Türkiye`nin siyasal ortamından dolayı haksız 90 gün mahpus yattılar. İddianamenin içi boş. Yani dünyanın hiçbir yerinde bu iddianameden dolayı bir insanı tutsak etmeniz mümkün değil. O yüzden Türkiye`de gazeteciler ve halk, büyük oranda duyarlı olanlar dediler ki, bu gazeteciliğin yargılanmasıdır. Nitekim yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi de hak ihlali var dedi. Hak ihlali ne demek burada; ‘aslında yapılan mesleki olarak bir uğraşın içerisinde olmuş insanları mesleğinden dolayı yargılıyorsunuz’ dedi.

Tüm dünyada olduğu gibi toplum hakikati talep etmelidir. Türkiye`de pekçok gazeteci de bu sıkıntı altında. Bu duyarlılığı yitirmemek gerekiyor. Hatta benim de yargılandığım bir sürü dava var. Yani Türkiye`de gazetecilik ile yargılanmak arasında sanki doğal bir ilişki varmış gibi oluyor. Bu çok hoşlanacağımız bir şey değil ama maalesef bu böyle.

“Gazeteciliğin belki en anlamlı tarafı dili, dini, ırkı ve mezhebinin olmaması“

Şu anda baskılar daha çok katmerleşti, sanki biraz daha arttı.

EA: Dönem dönem tonu değişiyor bunun. Bazen çok artıyor, bazen böyle bir rahatlama oluyor. Şimdi Kürt gazetecilerinin yeniden çok tutuklandığı bir döneme giriliyor. Gazeteciliğin belki en anlamlı tarafı dili, dini, ırkı ve mezhebinin olmaması. Yani her hangi bir Alman gazetecinin her hangi bir Türk gazetecinin, her hangi bir Japon gazetecinin, her hangi bir Amerikalı gazetecinin bağlı olduğu ilkeler aynıdır. İnsanlık diline aittirler, o da barışın dilidir ve hakikati ortaya çıkartmak gerekir. Ha bunun içinde çürükler, çarıklar, ajanlar, sahtekârlar olmaz mı? E olur.. Ama her meslekte olur bu. Bu mesleğin özüyle ilgilidir. Hekimlik gibi. Hekiminde bir milliyeti olamayacağına göre, yani bir cerrah dünyanın her hangi bir yerinde aynı işi yapmakla yükümlüyse, gazeteci de bunu yapmakla yükümlüdür.

O yüzden batıdaki gazeteci arkadaşlarımız, burada görev yapanlar ya da uzak doğuda yapanlar ya da bizim memleketimizde yapanlar arasında hiçbir fark yoktur. Meslek ilkelerine bağlı olarak, yaptıklarını yapmaya devam etmeleri gerekiyor. Yapamamış olanların da yanında durmak gerekiyor. Baskı altında olanların yanında durmak gerekiyor. Bu bir dayanışma değil, bir yükümlülüktür aynı zamanda.

Eskiden baskılar daha farklıydı. Şimdi kayyım atanıyor ve basın kurumlarına el konuyor. Bir savcı emir veriyor herhangi bir tv kanalı uydu yayınlarından çıkartılıyor

EA: Basın özgürlüğü pamuk ipliğine bağlı. Türkiye`de RTÜK maalesef siyasal bir organ olarak görev yapıyor. Hukuki düzenlemeler de böyle. Bir internet sitesinin engellenmesini belki fark edemiyorsunuz. Ama İMC gibi bir televizyon canlı yayınında engelleniyorsa bu daha bir etki yapıyor.

Türkiye`de bir Gezi süreci yaşandı. Siz de bunun yakından tanığısınız. Gezi Türkiye`nin bir dönüm noktası sayı- lır. Halkta bir geri çekilme mi oldu? Halk sindi mi o tarihten sonra? Sizce neler oldu?

EA: Şimdi bu sosyolojik bir vaka ve tarihsel bir vakaya dön- üştü. İyi anlamak gerekiyor. Gezi`de Türkiye`de tarihsel olarak en ilginç ve en barışçı eylemi oluştu. Çünkü Türkiye`de bir araya gelmeyen insanlar, hatta bir kısmı bir araya gelmeleri çok kolay da olmayacak insanlar, yaşam biçimlerine müdahale sonucunda tepki vermeye başladılar. Bu Taksim`deki barışçıl eylem, Türkiye`de çok geniş bir şekilde yayıldı. Bunu iyi analiz etmek gerekirse, benim açımdan şudur: kentli, beyaz yakalı daha çok orta sınıf içinden gençlerin ve ücretli çalışanların yaşam biçimini tehdit altında gören ve temel prensip olarak laikliği, ifade özgürlüğünü yaşayamadığını hisseden ve örgütlü olmaksızın ama sezgileriyle otoriter düzene karşı tepki verdiler. Bu tepki yayıldı. Barışçı olması çok önemliydi. Çünkü genellikle Türkiye`nin yakın tarihinde demokratik eylemler çoğu zaman niyeti o olmasa bile çoğu zaman çatışmaya dönüşmüştü. Burada o olmadı. Bu olay Türkiye`de ortadan kalkar mı, kalkmaz.

Bugün bir geri çekilme var mı?

EA: Şöyle ki var; Bugün Türkiye`de arka arkaya çok acı olaylar yaşadık. Çok kabaca Suruç`tan bu tarafa, öncesini geçtim. Öncesi de var ama, Suruç`tan bu tarafa bakarsak, en son Ankara`da son patlamayla birlikte, Türkiye`nin kabinde iki patlama oldu. Daha önce Suruç`ta oldu. Zaten Sur, Diyarbakır, Cizre olayları devam ediyor.

Dolayısıyla insanlar artık 17,18-20 yaşlarındaki çocuklarına ‘Taksim`de bir eylem var hadi git’ dediği zaman gibi hoşgö- rülü bakabileceği bir durumda değil. Nedeni de buradan kaynaklanıyor.

Tam faşist bir ortamı tarif ediyorsunuz, farkında mısınız? Sindirilmiş kitleler, ya da öyle gözüken kitleler… Ortalık süt limanmış gibi, hani durgun sular gibi, böyle bir izlenim ediniyorum.

EA: Şöyle söyleyelim; Korku iklimi insanlarda birkaç sebepten dolayı oluşur. Bir tanesi tekinsiz bir ortamda can güvenliği sorunu. Bir diğeri siyasal olarak insanlar yenilmişlik duygusu yaşayabilirler. Bir diğeri de tabiki o kendini ifadenin ve açık etmenin başına dert açacağını düşünmek.

Sizce Türkiye’nin Suriye politikasında bir değişiklik söz konusu mudur?

EA: Şimdi bu sorduğun soru, yani Suriye ilişkileri; benim çok yazdığım ve üzerine çok kafa patlattığım, Antakyalı bir ailenin çocuğu olduğum için de, bildiğim bir olgu. Çünkü Türkiye ile Suriye arasındaki ilişki sanılandan daha iç içe. Bir tanesi soğuk savaş döneminden kaynaklı olarak gerilimden doğan bir ilişki. Buradan bir iki bilgi vermek isterim. Bu bilgi olmadan Ortadoğu anlaşılamaz. İslam dünyası açısından kadim iki kültür vardır; Bir tanesi Mısır`dir. Arap kültürüdür ve Sünni geleneği temsil eder. Bir diğeri İran ve Şii kültürüdür. Acem kültürüdür. Suriye`nin ise özgün bir konumu vardır. Şimdi Suriye denince Türkiye`de bir alevi devletiymiş gibi sunuluyor o çok doğru değil.

O çok büyük bir yanlış.

EA: O çok yanlış. Bunu bir söyleyelim. Suriye`de yüzde 10- 12 civarında bir Alevi yaşar. Yüzde 10-12 civarında gayrimüslim vardır. Büyük göbek, yüzde 60-65 civarında laik Sünnidir. Yani Türkiye`deki gibidir. Kalan yüzde 15 gibi bir oran siyasal İslamcıdır. Dolayısı ile Suriye otoriter olabilir ama laiktir.

“Türkiye`nin Suriye ile düşmanlık politikası sürdürme imkanı yoktur“

Suriye`nin devlet başkanları, Başar Esad’ın babası Hafız Esad` ta dahil olmak üzere göreve geldikleri zaman önce bir Sünni camisine gidip önce namaz kılarlar ve dua ederek başlarlar.

EA: Tabi tabi. Bir de şunu bilmiyorlar. Anadolu Aleviliği ile Arap Aleviliği farklıdır. Anadolu Aleviliğinde cem etmek vardır. Arap Aleviliğinde bu yoktur mesela. Söz konusu ettiğimiz devletin laik ve ağırlıklı olarak Sünni bir nüfusa sahip olduğu ve böyle yaşadığını unutmayalım. Yani Esad döneminde böyle yaşıyor.

Birde onun dışında, farklı etnik grupların dışında bir de, aslında sınırları kaldırdığınız zaman akrabalık ilişkilerinin de iç içe olduğu doğal coğrafyadan söz ediyorum. Bunu niye söylüyorum; Türkiye`nin Suriye ile düşmanlık politikası sürdürme imkânı yoktur zaten.

Cumhurbaşkanı Türkiye’de yeni bir dönemin başladığı- nı söylüyor, yeni bir dönemden kasıt nedir?

EA: Şimdi bakın. Güncel siyasetin söylemleri, güncel siyasetin fiili durumlarını anlarım.

Ama genleriyle de oynandı biraz. Çok da yüzeysel değil.

EA: Onu ben biraz tartışmaktan yanayım. Genleriyle oynandı tamam, Türkiye 1980 de genleriyle oynandıktan sonra sonuçlarını almaya başladı. Ama ben de şunu sormak isterim; Türkiye netice itibariyle iki yüz yıllık batıya dönmüş olan yüzünü Ortadoğu’ya dönerek ne ne elde edecek. Şimdi bakın, Türkiye de iktisadi olarak sıcak paranın da varlığıyla geçici bir refah döneminde olabilir. Dünyanın her yerinde liberal politikalar tek parti ile birlikte orta sınıfı güçlendirir iktisadi olarak. Özal`ın dönemi de böyleydi. Ama bugün Türkiye`deki durgunluğun boyutlarını, yani ‘gâvurcası’ resesyonun boyutlarını herkes biliyor. Dolayısıyla yani siz dünyadan bağımsız şunu söyleyebilirsiniz bana. Türkiye demokratikleşme yerine daha orta doğulu bir reflekste mi evet. Daha muhafazakârlaşıyor, bir anlamda evet. Din ve çok ciddi bir milliyetçilik var, evet. Gericileşme tarihsel olarak Türkiye`de en üst safhasındadır. Ama buna karşın bu kutuplaşmanın da bir öteki tarafı vardır. Kutuplaşma kötüdür, ama buradaki etki tepki doğurmakta.

Peki bu dincileşmenin boyutuna gelelim biraz. Türkiye`de dinin sosyal yaşamda egemen olmaya başladığı bir realite. Türkiye faklı bir yere doğru gidiyor.

EA: Yani ben orada şunu söylemek isterim. Türkiye bir pragmatizm bataklığında, yani kolaycılık bataklığında.

Çünkü maalesef kasaba politika anlayışı Türkiye`de yıllardır sürdürülüyor. Yani halkın davranışları da; ne aldım ne verdime bakıyor. Yani kent kültürüne ve dokusuna tam bir uyum yok. Hiçbir kent için iyi değil bu durum aslında. Çünkü insanlar iç içe gelemiyor. Bu sorunu görüyorum. Şu an muhalif kesimler siyasette bu denklemi değiştiremedikleri için yenilmişlik duygusu içerisindeler. Onu da kabul ediyorum.

“Türkiye onarılması güç bir hasar almış durumdadır“

Aslında sosyolojik bir dram var. Benim anlatmak istediğim o.

EA: Tabi… Yenilmişlik duygusunun var oluyor olması bu insanların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Şunu söyleyebilirim. Türkiye onarılması güç bir hasar almış durumdadır. Ama bende size şunu sormak isterim, dünyanın dışında değiliz. Dünya son 20 yılda onarılması güç bir hasar almadı mı? Şu soruyu kimse sormayacak mı? Mesela Fransız ihtilalinin o en hararetli konuşmalarının yapıldığı Paris, bir anda patlamamalarda panik oldu. İnsanlar evden çıkamaz hale geldi. Kim kimi nerede vurdu belli değil. Bir anda Paris esir alındı. Bu ne demek insanlık esir alındı demektir. Dolayısıyla Paris esir alınıyorsa dünyanın her yeri esir alınır. Kural budur. İkiz kulelerin vurulması ile birlikte dünyanın en güvenli ülkesinin güvensiz olduğu ortaya çıktıysa, buna komplo teorileri bile koysanız fark etmez. İstanbul da aynı durumu yaşıyor.

Şimdi Türkiye`de başka bir rejim tartışması, başkanlık sistemine geçelim mi geçmeyelim mi? Bende şunu sormak istiyorum, bu biçimsel değişim mi yoksa öze dair bire değişim mi? ikisi birden. Çünkü bir taraftan fiili olarak başkanlık yetkisini kullanan bir cumhurbaşkanı var. Ve biçimsel olarak ta bunun yapılması başka anlama geliyor.

Sadece bunu hukuksal bir zemine oturtacak. Pratikte bu zaten var.

EA: Ama biçimsel bir manası var. Cumhuriyetin getirdiği parlamenter sistemin kalkması başka anlama gelir. Fakat şunu da gösterelim.

Parlamenter sistem Cumhuriyetle gelmedi daha öncesinden de vardı.

EA: Meşrutiyetten beri, 1908 den beri var ama cumhuriyet halk iradesini tarif etti orada. Burada şu var, 1908’i devrim olarak kabul edersek, 1923’ü de Cumhuriyetin kuruluşu olarak kabul edersek, arka arkaya gelen bir süreç kör topal da olsa Türkiye de bir deneyim getirmiş. Hepsi meclise dayanı- yor. Dolayısıyla meclisin işlevinin ortadan kalktığı bir yapıyı Türkiye taşıyabilir mi onu bilmiyoruz. Bu bir macera ve bu maceraya Türkiye hazır mı ya da bu telaşla bir maceranın içerisine girerse yararlı sonuçlar elde eder mi? Ben de size şunu sormak isterim. Bölgesel unsurlara bakmadan, Türkiye`nin Ortadoğu’daki durumuna ve Avrupa ile olan ilişkilerine bakmadan, bunun o kadar kolay olacağını söyleyemeyiz.

Aslında başkanlık sistemi, Özal’dan Demirel’e birçok muhafazakâr sağcı kesimin geçmişten beri dillendirdiği bir olgudur. Ancak bugün sanki daha spesifik, daha özel bir durum söz konusu…

EA: Şöyle Özal bunu en çok isteyen tipik bir Amerikalıydı. Liberal ekonomiyi ve Türkiye`yi zehirleyen tezleri, O öne sürmüştü. Truman doktrininden beri Türkiye`yi esir almış bir Amerikan anlayışını taçlandırmak istedi. Evren`in kurduğu yapı da bunu uygundu. Hatta ne dedi, iki buçuk parti, iki buçuk gazete. Hatta o gün asker darbeyi yeni yaptığı için Özal`ın gücü yetmedi. Ama zaman geçtikten sonra askerin kurduğu iklim Erdoğan`a bu yolu açtı. Erdoğan farkı şuydu; Erdoğan bana sorarsanız bütün politikalarıyla Amerikancılığa uygun ama Ortadoğulu bir tavır ve bir Osmanlıcı hali istiyor. Özgün olan.

Bitirirken bir tahminde bulunalım. Yani geleceğe yönelik fikir üretelim, ne görüyorsun, örneğin yakın gelecekte seçime gidilir mi?

EA: Ben şöyle bakıyorum meseleye ve bunun doğru olaca- ğını da düşünüyorum. Türkiye`nin küresel olarak içinde bulunacağı psikolojinin Türkiye`nin iç siyasetini etkileyeceğini düşünüyorum. Somut bir örnek verelim :Yani bugün Erdem Gül ve Can Dündar`ın salıverilmesinde her halde iç kamuoyunun büyük çabası kadar, dünyanın da buna tahammül edememesi vardı. Dünyadan siz gelin de Türkiye`yi kurtarın diyecek kadar biz alçaklaşmadık. Biz kendi memleketimizde kendi sorunlarımızı hallederiz. Müstemleke aydını gibi asla davranmayız. Ama Avrupa Birliği normlarını Türkiye de kabul ediyorsa; yani hukukun üstünlüğü, bilimsel bilginin, insan hakkının ve ifade özgürlüğünün olması için Türkiye bu sınırdan kopamaz. Kopamayacağı içinde, bölgemizde olup biten meselelere de baktığımız zaman bu içeriğini etkiler. Mesela Kürt sorunu artık sadece Türkiye`nin sorunu değildir, Ortadoğu`nu kalbinin sorunudur. Bu açık. Öte taraftan selefi guruplar sorunu sadece Türkiye`nin sorunu değildir ama artık Türkiye`nin de sorunudur. Ve üçüncü bir sorun, yeni bir sorun :Türkiye`nin de hazırlıksız yakalandığı göçmen sorunu. Dolayısıyla bütün bu sorunlar, biliyorsunuz Türkiye`deki iktidarları da dünyadaki iktidarları da derinden etkileyecektir. Keza etkiliyor.

Enver Aysever güzel bir sohbet oldu diye düşünüyorum.

Çok teşekkür ederim.