Fuat Akyürek- MEZHEP SAVAŞLARINA DOĞRU MU?

Ortadoğu’dan başlayıp Arap yarımadasının ucundaki Yemen’e, oradan Kuzey Afrika’da Libya’ya kadar geniş bir coğrafya iç çatışmalar ve dış müdahalelerle kan gölüne dönmüş durumda. Görünüşte mezhep çatışmalarını andıran gelişmeler yaşanıyor. Ama özellikle uluslararası politik arenada görünüş genellikle yanıltıcıdır ve olayların altı biraz kazınınca çok farklı gerçeklerle yüzyüze gelinebilir.

Şu tabloya bir bakalım: Irak’ta IŞİD çetelerine karşı uluslararası bir koalisyon kurulmuş durumda. Bu koalisyonda ABD, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün, fiilen İran, bazı diğer bölge ülkeleri ve Batılı emperyalist devletler de var ve Türkiye’de bu koalisyona lojistik destek veriyor, üslerini –diğer yandan el altından IŞİD’e destek verdiğine yönelik ciddi iddialar ve kanıtlar bulunuyor- açıyor. Bölgede yaşayan Kürtlerde kendilerini savunmak, IŞİD saldırılarını püskürtmek için bu güçlerle ortak bir cephede yer alıyorlar. Bu güçler Irak ve Suriye’de IŞİD hedeflerine saldırıyorlar ve bölgeyi bu karanlık güçten temizlemeye çalışıyorlar. Ama Kürtlerin meşru savunmalarını dışta tutacak olursak, başta ABD olmak üzere bir araya gelen bu güçlerin her birinin ayrı hesapları ve çıkarları var.

Suudi Arabistan ve İran bu bölgede yan yana görünüyorlar! ABD İran’la nükleer pazarlıklar yürütüyor. Suudiler ise buna şiddetle karşı! Öte taraftan IŞİD’in Suudiler tarafından kullanıldığına yönelik ciddi iddialar var. AKP Hükümeti öncelikle Esad’ın devrilmesi için çaba gösteriyor, ama İncirlikte kalkan ABD uçakları IŞİD’i vuruyor vb. Cumhurbaşkanı Erdoğan İran’ı “Şia yayılmacılığı” ile açıkça suçladı. Mezhepler ortaya atılıyor ama bu görüntünün ardında bölge dışı ve içi güçler birbirleri ile hesaplaşıyorlar, çeşitli mezheplere mensup insanlar ise bu hesaplaşmanın kurbanı oluyorlar.

Ortadoğu’da bunlar olurken bir süredir kaynayan Yemen’de kriz birden bire farklı bir boyuta sıçradı. Suudi Arabistan çevresinde oluşturduğu on Arap ülkesinden meydana gelen koalisyonla Yemen’de Husilere karşı hava saldırıları başlattı. Husiler ise İran tarafından destekleniyorlar. Şimdi Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Körfez ülkeleri, Fas vb ülkeler husilere saldırıyor ve ABD’de bu koalisyona lojistik ve istihbarat desteği veriyor. Türkiye’de bu koalisyonu desteğini açıklamış durumda. Yani Türkiye ve Mısır aynı tarafta yer alıyorlar!

Kuzey Yemen’de Zeydilik yaygın bir mezhep ve Şiiliğin bir kolunu oluşturuyor. Husilerde bu mezhebe dayanıyorlar. İşin ilginç yanı şu, birleşik Yemen’in eski devlet başkanı Salih’te bir Zeydi ve o Husi ayaklanması ile devrilmişti. Salih Suudi Arabistan, Türkiye vb. ülkeler tarafından destekleniyordu. Salih’ten sonra Hadi devlet başkanı olmuştu. Şimdi Hadi’yi devirmeye çalışan Husileri Salih’e bağlı silahlı güçlerde destekliyor! Ama daha bitmedi, Yemen kısa bir süre önceye kadar El Kaide ve IŞİD’e karşı mücadelede “örnek bir ülke” olarak gösteriliyordu. Oldukça karışık bir tablo değil mi?

Açıkçası sahaya sürülen görünüşte mezhepler olsa da, bu çatışmaların ardında büyük emperyalist güçlerle işbirliği yapan, bu arada kendi çıkarlarını da kollama peşinde koşan gerici bölge devletleri var ve onlar ileriye dönük stratejik kazançlar elde etme peşinde koşuyorlar. Son zamanlarda uluslararası politikada sıkça kullanılan “vekalet savaşları” deyimi işte böylesi bir durumu tanımlamak için kullanılıyor ve vekalet verilenlerin şurada IŞİD, diğer tarafta başka bir terör örgütü, ya da baskı altındaki bir mezhebin kışkırtılmış taraftarları olması durumu değiştirmiyor.

ABD gibi büyük emperyalist güçler açısından ise; bölgenin iç çatışmalar ve hesaplaşmalar içine gömülmesi, bölge devletleri ve halkları arasında tarihsel temelleri de olan derin anlaşmazlıkların yeniden ve felaketli biçimler alarak büyümesi bir taşla birkaç kuş vurma imkanı anlamına geliyor. ABD en büyük vekalet dağıtıcısı ve bölgedeki konumunu uşakları üzerinden, daha az “masraflı” bir biçimde sağlama almak istiyor. Böylece bölgede her bir güç ayrı ayrı ABD gibi bir güce mahkum hale geliyor, ABD’nin bu güçlerden bazılarını gerektiğinde bir diğerine karşı kullanmasının koşulları olgunlaşıyor. Bu tablonun içine Rusya gibi ülkeler de eklenince durum daha da karmaşık bir hal alıyor.

Ama unutulmaması gereken temel bir gerçek var. Bütün bu kan ve dehşet banyosu içerisinde bölge halkları ağır faturalar ödeyerek zorunlu olarak yeni bir uyanışa doğru sürükleniyorlar. Bu uyanışın, bölge halklarının hangi mezhepten, ulustan, etnik gruptan olurlarsa olsunlar, birbirlerini katletmeleri için ellerine tutuşturulan silahları gerçek düşmanlara doğru çevirecekleri, birlikte ortak bir geleceği kurmaya doğru olacağını ümit etmek için yeterince nedenimiz bulunuyor.