Fuat Akyürek – Bir 1 Mayıs daha geride kalırken

BİR 1 MAYIS DAHA GERİDE KALIRKEN

Uluslararası işçi sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma günü 1 Mayıs’ı geride kaldı. Çeşitli ülkelerde on milyonlarca işçi ve emekçi 1 Mayıs’ta en acil talep ve isteklerini meydanlarda, sokaklarda, fabrika ve işyerlerinde dile getirdiler. Türkiye’de de benzer bir tablo yaşanırken Taksim’de AKP Hükümeti tarafından uygulanan yasak nedeniyle yine sıkıyönetim görüntüleri ve polis terörü sokaklara egemen oldu. Ancak ne Türkiye’de, ne de dünyanın farklı ülkelerinde işçi ve emekçilerin iyi bir ücret, iyi bir iş, güvenli bir gelecek, ekonomik ve sosyal hak istemlerini dile getirmelerine engel olunamadı.

1 Mayıs’ta işçi ve emekçiler en acil ve yakıcı isteklerini dile getirmek için alanlara çıkarlarken, dünyanın emekçi halklar açısından genel görünümü nasıldı? Uluslararası kapitalist sistem dünya halklarının sorunlarına, beklentilerine ve umutlarına en küçük bir olumlu yanıt verebiliyor mu acaba? Bu soruyu yanıtlayabilmek için bugün dünyanın içinde bulunduğu genel duruma bir köşe yazısının kısıtlılığı içerisinde çok genel ve ana çizgileri ile bir bakmak gerekiyor.

Bugün dünya nüfusunun dörtte biri yoksulluk sınırının altında, günde 1.26 dolarla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Her yıl beş yaşın altında 7 milyon çocuk, yani saatte bin çocuk açlıktan hayatlarını kaybediyorlar. Bu gerçekler sadece emperyalist ülkeler tarafından soyulup, sömürülen yoksul ve en yoksul ülkelerin içinde bulunduğu durumu yansıtmıyor. Bugün en gelişmiş olarak bilinen ülke ve bölgelerde farklı düzeylerde yoksulluğun ve işsizliğin pençesine düşmüş durumdalar. AB bölgesinde 30 milyon işsiz var. Eurostat –Avrupa İstatistik Dairesi- verilerine göre AB’de 124.5 milyon kişi yoksulluk ve dışlanma tehdidi altında. Kızılhaç verilerine göre AB genelinde 43 milyon kişi günlük yiyecek ihtiyacını karşılayamayacak durumda.

Gelişmişlik açısından dünyanın en ileri ülkeleri arasında olan, sadece kendi halklarını değil, diğer ülke halklarını da sömüren ülkeler olan ABD ve Almanya’da yoksulluk sorunu büyüyor. ABD’de 2011 rakamlarına göre yüzde 15.7, Almanya’da ise yüzde 15.1 insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Son krizin en ağır biçimde vurduğu Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkeler ve AB’ye sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinin bazılarında ise tablo daha da ağır durumda.

Yaklaşık son çeyrek yüzyıl uluslararası işçi sınıfının önceden kazandığı ekonomik ve sosyal hakların önemli ölçüde budandığı ve ortadan kaldırıldığı bir dönem oldu. Hemen hemen tüm ülkelerde uluslararası emperyalist sermayenin benzer içerikte saldırıları egemen oldu. Özelleştirmeler, taşeronlaştırma, ücretlerin düşürülmesi, sendikalaşmanın geriletilmesi ve engellenmesi, emeklilik haklarındaki gerileme, sağlık ve eğitim gibi alanlarda paralı hizmetlerin giderek ağırlık kazanması gibi gerçekler işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını daha da zorlaştırdı.

Oysa emperyalist ve gerici propaganda işçi ve emekçilere daha iyi bir gelecek, söz konusu neo-liberal politikaların hayata geçirilmesi ile daha iyi yaşam koşulları vaat etmişti. Her şey tersine doğru gerçekleşti. Kötüye giden sadece çalışma ve yaşam koşulları olmadı. Bugün dünyanın pek çok bölgesi çatışmalar ve karışıklıklar içerisinde bulunuyor. Ortadoğu hiç durulmadı ve eski sorunların üzerine Suriye vb. gibi yeni sorunlar eklendi. Ukrayna emperyalist büyük güçlerin kapışma alanı oldu ve bir iç savaşın içine doğru sürükleniyor. Uzak doğu Çin, Japonya ve iki Kore arasındaki gerilimler gibi önemli anlaşmazlık noktalarına sahip. Afrika ise her geçen gün biraz daha kanlı bir bölge haline geliyor.

Uluslararası kapitalist sistem dünya halklarını ve ülkelerini bitmek tükenmek bilmeyen çatışma ve çekişmelere doğru sürüklerken, uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar üzerindeki sömürüsünü ve baskısını da artırıyor ve yoğunlaştırıyor. Emperyalist ideologlar ve politikacılar ise bütün bu gerici gidişatı ağırlaştıran kararlar alırlarken, bugünlerde büyük bir ikiyüzlülükle “zenginlerin daha zengin, fakirlerin daha fakir oldukları” gerçeğini “keşfetmiş durumdalar! Bazılarını önerisi ise zenginlere ek vergiler koyarak bu durumu hafifletmek. Böyle yaparak emekçi halkları bir süre daha uyutmak ve oyalamak istiyorlar.

Oysa bütün bu eşitsizlikler, sömürü ve çatışmalar kapitalist temelde gerçekleşen üretim sisteminden kaynaklanıyor ve özel mülkiyet halindeki tüm temel üretim araçları toplumsallaştırılmadan, yani mevcut kapitalist ekonomik temel ortadan kaldırılmadan insanlığın önünde hiçbir kurtuluş ümidi bulunmuyor. Ama umutsuz olmak gerekmiyor. İşçi ve emekçi yığınlar, insanlığın ezici çoğunluğu, tüm sorunların ve kötülüklerin kaynağının kapitalist-emperyalist sistem olduğunu her geçen gün daha fazla anlayacakları bir yola doğru giriyorlar. İşçi ve emekçilerin tek tek ülkeler de verdikleri mücadeleler büyüyor, güçleniyor ve aralarındaki bağlar daha sıkı örülüyor. Hiç kimsenin en küçük bir kuşkusu olmasın ki, insanlık kapitalist sömürüye, açlığa ve yoksulluğa teslim olmayacak, bunların geleceklerini karartmasına izin vermeyecektir.