Ergün ÖZALP- Zemini düzlemek, eğiticiyi eğitmek !

Günümüzdeki eğitimin amacı, eğemen sermaye düzenini ayakta tutacak uygun zemini gübrelemeye yönelik, kuşaklar ve kadrolar yaratmaktır. Devletlerin hedefi budur. Herşey, bu amaca yöneliktir. Mitler, masallar, uydurulmuş zaferler, gelenekler ve dinsel tabular, toplum mühendisliği yapılarak bu stratejik hedef doğrultusunda kullanılır..Sömürücü sınıflar, kölecilik düzeninden kapitalizme kadar, eğitimi bu amaçla örgütlediler ve eğitimi belli bir zümrenin tekeline verdiler.Ezilenlerin, yoksulların eğitim alması yasaktı, onlar cahil bıraktırıldı. Özellikle 19.yüzyıllardan sonra verilen mücadeleler sonucunda, zorunlu ve temel ilk eğitim ve öğretim; kapitalizmin ihtiyaçlarına da denk düştüğünde, belli ülkelerde yasalaştırıldı. Ama burjuvalar, kendi çocuklarını elit üniversitelere, paralı kolejlere yollayıp, kendi kadrolarını oradan devşirmeyi sürdürdüler..
İyi bir eğitim nasıl olmalıdır? Parasız, laik ve bilimsel olmalı, dinsel, tabularadan uzak, sorgulamaya, plan yapmaya, deneylerden ders çıkaracak pratik etkinliklerde bulunmaya, salt teorik değil , teoriyi paratikle birleştiren ve halkın hizmetinde, toplumsal refah ve gelişmeye hizmet eden, aile ve toplumsal kurumlarla uyumlu bir müfredata sahip olmalıdır. Okul öncesi eğitim, parasız, zorunlu ve temel olmalıdır. Çocukların beyinsel gelişiminin ilk üç sene içinde % 90’ ı tamamlanıyorsa, o zaman bu sürenin bilinçle ele alınması gerekir. Bu nedenle anne ve babaların ve gerekse öğretmen ve bakıcıların önceden doğru bilinçle ve pedagojik formasyonla donatılamaları önem taşır.Türkiye’de yapılan nedir? Cumhuriyet dönemindeki köy enstitüleri, özellikle SSCB’ nin eğitim deneyiminden etkilenmiş – kemalist kadrolar yetiştirme amacı bir tarafa bırakılırsa- teorik ve pratik eğitimi birleştiren, teknik olarak sorgulayıcı, laik ve bilimsel eğitim doğrultusunda nüveler taşıyan bir girişimdi. Eğemen zümrenin, toprak ağası takımının baskıları sonucu, bizzat İ.İnönü iktidarı tarafından sonlandırıldı.
Gelinen yerde Türkiye’de öğrenciler; ezberci, doğmatik, dinci, bilimsel olmayan bir müfredatla, yarış atı misali sınavlara sokulmakta, her yıl yeni bir sınav sistemi ve müfredatla karşılaşmaktadır. Ayrıca Cumhuriyet döneminin Osmanlı’dan miras aldığı ve her hükümet döneminde sürdürülen, aydınlara ve düşünen insanlara yönelik baskı, zulüm, katliamlar, kitap yasaklamaları; bilimden ve kitaptan korkuyu toplumda yagınlaştırmış; geri ve cahil kuşakların, sözde profösörlerin yetişmesinin önünü açmıştır. Türkiye, dünya bilimsel literatürüne katkı açısından en diplere düşerken; yolsuzluk ve rüşvette zirveye çıkmıştır. Toplum içinde küçüklere gençlere rol modeli olarak ortaya çıkanlar; ‘Cüppeli Ahmet’ ayarındaki, sözde gazeteci, akademisyen bozuntuları olmuştur. Hergün TV kanallarında bunlar arz-ı endâm etmektedir. Yönetimin, pisliklerini aklamaya, üstünü örtmeye çalışmaktadır.İşte yıllardır, din büyüklerinin diyanet ve siyaset erbabının halka empoze ettiği, ‘Bal tutan parmağını yalar’, ‘Devlet malı deniz yemeyen domuz’, ‘ Benim memurum işini bilir’ zihniyeti; geniş kitleler nezdinde , ‘Abi adamlar yiyor ama, yol da yapıyor, bize de yediriyor’ çıkarcı yaklaşımını güçlendirmiş; toplumun bir bölümünü suç ortaklığı içine sürüklemiş, edilgen kitlelerin yaratılmasında rol oynamıştır. İşte Demirellerin, Özalların açtığı rüşvet ve yolsuzluk kulvarından ilerleyen T. Erdoğan ve şürekasının, aile efradının milyonlarca dolarlık vergi kaçırma yolsuzluğu ve kara para aklama trafiği içinde olmaları, başbakan ve bakanların ve çocuklarının bu türden pisliklere bulaşması, Rıza Zarrab’ı Türkiye’de yargıdan kaçırıp ödüllendirmeleri, gerçekleri açıklayınca da vatan haini ilan etmeleri; yüzsüzlüğün boyutunu gösteriyor. Üç kuruşluk vergi borcu nedeniyle insanları hapite süründürenler, baklava hırsızlığı yaptı diye çocuklara 15 yıl ağır hapis veren mahkemeler, adaletin kimin hizmetinde olduğunu da gösteriyor. ‘’ İmam verir talkını, kendi yutar salkımı’ deyişi, tüm devlet kurum ve yöneticilerinin içinde bulunduğu durumu yansıtıyor. Sağlıklı davranan gazeteci, sanatçı, akademisyen vb. dürüst kişiler; ya cezaevindeler, ya da cezaevine atılma tehdidi altındalar. Türkiye eğitim sürecinin, özellikle AKP iktidarında ortaya saldığı ürünler: tokatçı, sahtekâr ve din tacirleridir…
Türkiye, özetle böyle de, İsviçre’de durumumuz nasıl? Anne ve babalar ; çocuklarına nasıl model oluyor? Bazı anne ve babaların eğitimli olmaları, çocuklarını iyi eğitmeleri ve anna babalık görevlerini iyi yaptıklarını iddia etmeleri; çocuklarının gelecekte iyi, insancıl, ahlaklı ve örnek bireyler olarak yetişmelerinde ne ölçüde yeterli ve belirleyici olabiliyor? Göçmen çocuklar, evde geleneksel aile kültürü, kreşte, anaokulunda, ilkokul ve orta öğretimde İsviçre kültürü alıyorlar. Anne ve baba arasında aile içindeki çatışmalar, ya da çocuklara farklı yaklaşımlardan kaynaklanan çelişkili davranışlar bir yana, bütünüyle örnek bir anne- baba olsalar dahi, verdikleri aile içi eğitim, klasik Türkiye aile yaklaşım normlarından ne ölçüde bağımsızdır. Anneler, babalar, laik ve bilimsel bir eğitim, geleneksel, dinsel , mezhepsel kültüründen bağışık bir eğitim verebiliyor mu? Çocuklarını bilimle tanıştıraracak birikime ve olanaklara sahipler mi? Boşanma ve ayrılmalardan doğan çocuklardaki psişik bozukluklar bir yana, isviçre’nin toplumsal maddi yapısı; gençlere neler sunmaktadır? İsviçre, birçok maddi olanağın yanısıra; yabancılara yönelik olarak, önyargılı ve rasist yaklaşımlar, ekonomik yoksunluk, işşizlik, sosyal yardıma mahkumiyeti de sunuyor.

Gençliğin % 60 – 80’ i uyuşturucu kullanıyor, Gymnasium öğretmenleri, öğrencileriyle birlikte uyuşturucu çekiyor, devlet denetiminde bazı noktalarda uyuşturucu dağıtılıyor, sosyal firma diye bilinen devlet destekli firmalarda uyuşturucu ve alkol kullanımına göz yumuluyor Aile içinde verilen ‘’öğütlerin’’, ‘’iyi eğitim’’ in; çocuklar tarafından genellikle kulak ardı edildiği, yaşanılan maddi koşulların, İsviçre’nin verdiği kültürün, yarattığı koşulların etkili ve belirleyici olduğunu görüyoruz. Bu sonuçlarıyla hergün yüzyüze geldiğimiz bir olgudur.İster kırsal yapıdan, ister şehirden gelsin, anne- babaları ister cahil, isterse üniversite eğitiminden geçmiş olsun; bu gerçek değişmiyor.. Kuşkusuz, bebeğin doğumundan sonraki ilk 3-4 yıl içinde sağlıklı bir ortamla tanışıp büyüyen; 6 ve 9 yaşlarına kadar, anne babaların uyumlu ve bilimsel yardımlarıyla yetişen çocukların, isviçre’deki olumsuz koşullara karşı direnci; daha yüksek olabilir, ama bu tür örnekler istisnadır ve genel durumu değiştirmemektedir.
Tüm kapitalist – emperyalist ülkelerde olduğu gibi, İsviçre’de de çocuklarımız; okul yönünden daha zengin olanak ve araçlara sahip olsa da, sonuçta sistemin dişlisine bir çark olacak normlarla, egoist, insani değer ve birikimlerden yoksun, paradan ve yasalardan başka bir ölçü tanımayan bireyler olarak yetiştiriliyor. Bu manzaradan karamsar sonuçlar çıkarıp, nesnel duruma teslim olmayalım, elbettte iradi çabalar önemli ve değerlidir. Sonuç olarak, çocuklarımızı elden geldiğince sevgiyle, bilimle, barışla, gerçeklerin ışığıyla yetiştirmekten vazgeçmeyelim. Ama toplumsal doku bozuksa, balık baştan kokuşmuşsa; tüm pisliğin ve kokuşmuşluğun temizlenmesinde, reformlar yetmeyecek; insanlığın birikimine ve bilime uygun yeni kuşakların oluşumu; ancak devrimci bir zeminde, halkın mücadelesiyle ve onyıllar süren bir çabayla gerçekleşecektir.