Ergün Özalp- ‘Yoghurt und Türken‘

Kuşkusuz öncesinde de vardı, ama 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası süreç, yalan ve sahtekarlığın zirveye çıktığı, provakasyonlar dönemi olarak yaşanıyor.Sahtekarlığın kökeni salt cumhuriyet dönemine değil, mirasını devraldığı Osmanlı‘ya dayanmaktadır.

Rüşvetin kurumsallaşması, adaletin paraya tahvil edilmesi, yağma ve katliama dayalı osmanlı düzeninin bir mirasıdır. Batılılar da, Osmanlı‘yı ve onun devamı Türkiye devletini, bu yüzüyle tanımaktadır. Cumhuriyet dönemi, yalan ve sahtekarlık, provakasyonlar ve katliamlar üzerine kurulu tarih yazımıyla, genç nesillerin dimağını boşaltma konusunda başarılı oldu. Sorgulamayan, dini inanca dayalı önkabulle yetinen bir eğitim ve öğretim müfredatını dayatmak; eğemenlerin toplumu şekillendirmede kullandığı yegane yöntem oldu. Aykırı düşünenler ezildi, cezaevlerine dolduruldu, ‘Milli ve yerli‘‘ nesil olmamakla suçlandı, ötekileştiridi. 16 Nisan öncesinde ise, Referandum da ‘‘‘Hayır‘‘ diyeceklere ‚‘Terörist‘‘ yaftası vuruldu.

Türkçe’nin batı dillerine aktardığı birkaç önemli sözcüğün ‘Yoghurt ve Türken‘ olduğunu öğrenmek benim için şaşırtıcı olmuştu.. Kuşkusuz, batı dilleride birbirlerinden yüzlerce sözcük alarak, içiçe geçerek, anadillerine katarak zenginleşmişti. Fransızca, İspanyolca, italyanca ve yunanca gibi, ya da ingilizce, almanca, hollandaca da olduğu gibi..Batı dillerine yaptığımız, yoğurt ve ayran katkısı az çok bilinen bir şey. Türken ise, almancada sahtekârlık yapmak, düzmece belge üretmek ve sahtekâr karşılığı kullanılıyor.

Egemen sınıfların yönetimde bulunduğu, özel mülkiyeti sözde yasalarıyla destekleyen tüm toplumlarda, yalan ve sahtekarlık, kuşkusuz ki vardır.Kapitalist sistemde, bunun en üst düzeyde, toplumsal yaşamın,özellikle politik ve ekonomik alanında kullanımda olduğunu ve sahtekarlığın kurumsallaştığını görebiliyoruz. Dünya genelinde, halkların, insanlığın sağlığıyla oynayan GDO lu ürünlere olur veren, çevre katliamına yol açan raporları düzenleyen şirketleşmiş üniversiteler ve onların paralı uşağı Oxford‘ lu vb. profesörler ; ‘gavur‘ olsalar da yaptıkları ‘Türken‘ lik değil midir?

Sermaye dünyasının, emperyalistlerin skandal yolsuzluk ve sahtekarlıkları unutmayalım ama, Türkiye’nin , Ortadoğu ve Asyatik ülkelerin; bu konuda klasmanda üst sıralarda olduğu da bir gerçektir. Bu bağımlı ve kapitalistleşmeyi geç yaşayan ülkelerin ekonomik düzenlerinin istikrarsız, daha baskıcı, daha sömürgen, daha zalim, daha denetimsiz demokratik yaşam gelenek ve deneyimlerinin yerleşmemiş olmasıyla da bağlantılıdır. Tarihsel olarak geri ve yanlış ahlaki normlarla hesaplaşılıp, özeleştiri yapılmayışıyla da ilişkilidir. Bu tür ülkelerde özeleştiri yapmak bir yana, tek lider kültü ön plana çıkmakta, sahte zaferler, sahte kahramanlar yaratılarak geçmiş ulusal etiketle pazarlanmakta, ‘‘ulusal yalanlar‘‘ tabulaştırılarak hamaset yapılmaktadır. Dinin en geri, olumsuz ve ahlaksız uyduruk hadisleri de‚‘Cüppeli Ahmet‘ gibi sapkın imamlar ya da aynı kafadaki ‚ ‘Nihat Hatipoğlu‘ gibi hocalar eliyle ‘ayetmiş‘ gibi piyasaya sunuluyor. Türkiye, kuruluşunu bu türden sahte tarih yazımıyla gerçekleştirmiş ve bunu sürdüren bir konumda duruyor. Bu nedenle, Türkiye’yi yöneten zevatın, Batılı ülkelerin kendi tarihlerindeki, katliam , sahtelik ve yalanları onların yüzüne vuracağına, önce aynada kendisine bakması gerekiyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda kimse dedesinin nazi olmasıyla, faşist ve katliamcı olmasıyla övünmüyor, geçmişteki kara tarihiyle yüzleşmeye çalışıyor. Bizde ise, bırakalım özeleştiriyi, yüzleşmeyi, empatiyi; Babalarını,oğullarını, amcalarını, torunlarını boğazlatan Osmanlı Sultanlarına; Fatihten, Yavuza, Abdulhamitten, İttihat Terakki’nin katliamcı liderlerine hergün övgüler dizilip heykelleri dikiliyor, onlar adına sahte biyografiler, sahte senaryolar yazıp filimler çekiliyor…

MİT’in ,ilk icraatlarından sayılan Selanik‘te ,Mustafa Kemal‘in doğduğu evin kundaklaması provakasyonuyla; İstanbuldaki 6-7 Eylül olayları tezgahlanmış, hırıstiyanlar katledilerek malları yağmalanmış ve sürgüne gönderilmiştir. Ayrıca, TBMM kuruluşunun daha ilk oturumunda, 1920‘ de ittihat ve Terakki’nin yarıda bıraktığı Soykırımı; ermeni mallarına el koyarak sürdürmüş, malları sahipsiz (Emval-i Metruke) ilan ederek önce Cumhuriyet Halk Fırkası mülküne geçirmiş, daha sonrada soykırıma yandaş olan özel şahıslara ve kamu personeline peşkeş çekmiştir. Tapu kayıtlarında, nüfus kütüklerinde isimlerin değiştirilerek, zorla müslümanlaştırma ve türkleştirme pratiğinin halen sürmesi, resmi evraklardaki sahtekarlık yapmanın; Türkiye’nin tarih yazımının merkezinde durduğunu gösteriyor. 24 Nisan’da 102. Yılını anacağımız Ermeni Soykırımı, kabul edilmesi bir yana, resmi yalaka tarihçiler sahte belgeler yayınlamakla bu gerçeği inkar etmeyi ,sulandırmayı sürdürüyor. Fakat ne 1915 ermeni soykırımı, ne 1938 Dersim, ne Maraş, ne Roboski, 2016 Sur, Silopi, Cizre ve adı saymakla bitmeyecek onlarca katliam ve soykırımın acıları; halen kanamayı sürdürüyor ve tarihsel bir gerçeğimiz olarak orta yerde duruyor. Son Ergenekon davalarınadaki‚‘ıslak imza‘ tartışmaları, emniyet ve yargının ortak hazırladığı sahte belge ve tutanaklar, Meclis oylamalarındaki sahtekarlık ve usulsüzlükler, genel seçimlerdeki oy hırsızlığı,Üniversiteye girişte, askeri lise sınavlarında memuriyet sınav sorularının çalınması, Üniversite diploması olmadan cumhurbakanı seçilebilme canbazlığı, sahte Twit hesapları üzerinden üretilen sahte belgelerle gazeteci, akademisyen ve sanatçıların hapsedilmesi; düzmece belgelerle firmalara, belediyelere kayyum atanarak el konulması; yasadışı örgütlerin, mafianın, kalpazanların sahte evrak düzenleyip, devleti aldatmasına oranla,çok daha vahimdir. Sahteciliği önleyecek ve yasaları uygulayacak olanların sahtekârlığı; en büyük suç, kriminal vaka değilmidir? 15 Temmuz darbe girişimi sonrası onbinlerce kişi tutuklanmasına karşın, AKP içindeki siyasi ayağa dokunulmaması, karşı darbeyle OHAL ilanı ve zaten FETÖ‘ cü faşistlerin yapmayı planladıklarının yapılması; Türkiye halkının bilincinde de batılı ülkelerin kamuoyunda da; darbe girişimini ve iktidarı şaibeli konuma düşürdü.. Elbette kapitalist düzenin dokunulan her yerinden sahtelik dökülüyor, ama ‘‘bir başkadır benim memleketim‘‘, bir başkadır bizdeki ‚‘Türken‘ lik ! ‘‘Afedersiniz bana Ermeni dediler‘‘ diyen kafanın, öncelikle, batılılar yıllardır bize neden ‘‘Türken‘‘ demişler diye hayıflanması gerekmiyormu?

16 Nisan referandumunda, Türkiye halkları, Hitler yetkileriyle donatılmış bir Reis’e ihtiyacı olmadığını göstermekle kalmayacak, sahte ve yalan belgelerle yazılmış tarihe ve algı yönlendirmesine de güçlü bir ‘Hayır‘‘ la yanıtını verecektir. Gün, dosta da düşmana da Türkiye’de sadece‚ ‘‘Türken‘‘ lerin bulunmadığını göstermenin zamanıdır !