Ergün ÖZALP- ’Yalan dolan düzeni’

Sözün, sözlerin değerini nasıl ölçüyorsunuz? Şatafatlı, cilalı, hameset dolu oluşuna göre mi, doğal ve içten oluşuna göre mi? Kuşkusuz ki içtenliği sınamanın yolu, sözün sahibini, yakından tanımaktan, ona dokunmaktan geçiyor. Aksi durumda süslü de olsa, içten de olsa, ilk anda kimse birbirine inanmıyor, hemen kanmıyor.

Yalancılığı meslek edimiş olanlar ise, zaten karsındakini ‘kendisi gibi’ sandığından , duyduğuna da gördüğüne de hemen inanmıyor, güvenmiyor.Hiç kaygılanmayın, sözünün eri olan iki insan, kısa sürede birbirini tanıyıp anlayabilir. Ama bir süre, tartıp, sınamak için de bir bilinç düzeyi gerekir. Bu özellikle toplumsal ,ekonomik ve politik gelişmeler ve aktörleri açısından özellikle gereklidir. Kafamız içi dolu değilse, açık ki, T.S Eliot’un dediği gibi ’’ Kendi doğrusu olmayan, başkasının yanlışını sevecektir’ ‘yani kandırılıp aldatılacaktır.Yalanın tarihsel geçmişi, yaklaşık 6 bin yıl öncesine gider. Yalan, köleci toplumla, özel mülkiyet ve devletin oluşumuyla başlar.En iyi ve kuyruklu yalanları da mülkiyet sahipleri efendiler, feodal beyler ve günümüzdede kapitalistler söylemiştir tarih boyunca. Onların tek derdi, eğemenliklerinin devamını sağlamak ve ezilenlerin kendilerine karşı başkaldırısını önlemeye dönüktü.Yasaları, töreleri, dinleri; değiştirip dönüştürüp, bu yüzden dönemsel ihtiyaçlarına göre ayar verdiler.Eğemen ahlaki normlar ve kültür de, her dönem eğemen olanların damgasını taşımış, ezilenlerin kültürel değerleri hep baskılanmış, horlanmış, ikincil planda yaşamıştır.

Sömürünün olmadığı ve insanlığın onbinlerce yıl barış içinde kardeşce yaşadığı ilkel topluluklarda, yalan, rekabet, insanlararası kıskançlık, düşmanlık vb. yoktu. Bunlara gerekte yoktu. Çünkü, yalan ve dolanın varoluşuna uygun bir zemin bulunmuyordu orada. Yaşam basit ve naifti. Yaşamsal gereksinmeler doğadan alanarak karşılanır, vahşi doğa koşullarına dayanışma ve yardımlaşma içerisinde karşı konulurdu.. Gökten ve yerden kaynaklı afetler korkulduğu için tanrılaştırılır, besin kaynağı olgular, güneş, su, yağmur vb ise beğenilerek tanrılaştırılırdı.Dinsel ritüeller soyut değil somuttu, anlaşılabilirdi. Herşey doğrudandı, sadece doğa ile ilişki değil, insanlararasındaki iletişim de böyledi.Herkes meramını, aşkını doğrudan dolandırmadan hesap kitap gütmeden direkt ifade ederdi. Yani en harbi ‘’en delikanlı toplum’’ en mert ve içten topluluklar, ilkel kabile toplumlarıydı. Özel mülkiyet yoktu, herşey ortaklaşa elde edilir ortaklaşa bölüşülürdü.Gizlenecek saklanacak birşey yoktu.Yalan niçin olsun? Bugün yalan söylemenin ardında, kıskançlıktan tutunda, para, çıkar, kariyer elde etmeye kadar birçok temel bireysel çıkar bulunmaktadır. Kapitalist toplumsal yaşamın üvertürü( girizgahı) yalanla başlıyorsa, garnitürü yatak, götürüsü ise yaşamsal yıkım olmaktadır. Bireysel çıkar peşinde olmayanın yalana ihtiyacı yok. Emeği ile geçinenin emeğinin hakkını araması, talep etmesi ise, açgözlülük değildir. Kötü olan, ahlaksız ve hayasız olan; kısa yoldan çalışmadan başkasını ezerek, çıkar elde elde etmektir..

Gelin görün kü, kapitalist düzenin beşikten mezara empoze ettiği kültür ve değerler, ‘gemisini yürütenin kaptan olduğu’ ‘her koyunun kendi bacağından asılacağı’dır, ‘Amaçlar için herşeyin mübah olduğu’dur. İnsanları, pisliğe, yalana dolana, kendini pazarlamaya, kariyer ve para için başkasının yatağına girmeye, bencilce bir yaşama özendiren; içinde yaşadığımız bu kapitalist toplumdur.Eskiden diplomasi alanının söylemi olan elindeki kozu saklama, açık olmama, düşmana göre plan yapma, kapitalist toplumun tüm kılcal damarlarına eğemen olmuş durumdadır. Herkesin kazanmak için hedefi, planı var .Yanıbaşında hergün konuştuğu selamlaştığı kişiyi, rakibi olarak görmekte, onu altetmek, para ve kariyer kazanmak, hızla yükselmek ve rahata erişip zengin olmak için; ailesini, kardeşini, eşini feda edecek ölçüde gözünü karartmaktadır.
Fakat bu böyle diye, tüm bunlara eyvallah demek, düzenin öngördüğü, ortalığa saçtığı, pazarladığı, teşvik ettiği şekere bala buladığı lokmaları yutmak zorunda değiliz. Kuşkusuz bu pislikleri, yalanı dolanı; bazılarının mideleri kaldırabilir. Ama insanlığın 6 bin yıl öncesinden günümüze yaşattığı olumlu değerleri yaşayan ve yaşatanlarda , heryerde bulunabilir.Yalancılara yüzvermeyerek, onları gerek kişisel ,gerekse toplumsal politik alanda deşifre etmeli, yanlarında durmamalı, desteğimizi kesmeliyiz.

Unutmayalım ki, yalan söyleyen bir politikacı sadece kendini kandırmıyor.Eğer yönetici düzeyde, padişah,başkan vb. ise, ‘Ben yanılmışım allah afetsin ‘ demekle de yalanını örtemez.Takiyye yapmayı meslek edinenler, onyıllarca insanları yalanla meşgul edip, bölüp parçalayıp yüzbinlerin ölümüne yolaçmış, ister takiyye adına, ister cukkasını doldurmak için yalana dolana başvurmuşsa; ‘allahın ne yapacağı bilinmez’ ama, kandırılanlar bu dünyada, gün geliyor, hesap soruyor.Tarih bunun yüzlerce örneğiyle doludur. En bilinen sahtekar ve büyük yalan ustası Hitler ve Gobbels’i, Mussoloni’yi halk kitleleri affetmedi. Türkiye halkları da, gerek ülkede gerek İsviçre’de, sadece 16 Nisan’daki referandumda ‘Hayır’ demekle değil, her dönem yalancıdan ve sahtekardan, her ipte oynayan politik cambazlardan, yanar dönerden, ilkesiz olarak konuşan ve yaşayandan hesap sormalıdır. İnsan olmak, insanlık mirasına sahip çıkmak bunu gerektirir. Atalarımız boşuna dememiş; ‘Yalancının mumu yatsıya kadar yanar ‘diye.

Sonuç olarak; yalan, dolan ve cambazlığın sonu yoktur. Yalan, bir bumerang misali, dönüp dolaşıp onu söyleyeni vurur ve vuracaktır..Hem kişilerarası ilişkide, hem toplumsal politik yaşamda kimse, bu bumerangın, gerçeklerin hışmından kurtulamaz. Tarihsel deneyimin ve toplumsal yasaların bizlere gösterdiği budur.