Ergün ÖZALP- Modern üfürükçülük!

Epeydir, TV kanallarında bir şarlatanlık aldı başını yürüdü.Önceleri falcılar, medyumlar falan çıkardı ,kafa ütülemeye .Şimdi onlara ek olarak sözde kendilerini bilim erbabı olarak gören ,‘‘parapsikolojist‘‘ olduklarını ileri süren ,‘‘ ruhlarını bedenden ayırarak  astral aleme, ışık hızından kat kat yüksek hızlarla  yolculuk yapan‘‘ şarlatan tipler ekranlara konuk ediliyor. Proğrama katılan konuklar ya idealist felsefeciler, ya cami imamı, ya da ilahiyatçı ve medyum takımından zevat oluyor..Bunlar tartışıyor gözüksede proğram öyle formatlanmış ki, izleyen ve dinleyenler, sadece  ruhun uçma hızı vb. konularında  anlaşamıyorlar. Sonuçta ‘ruh‘ var , ölmeden  ölüp dirilme‘  var, ‚‘öteki, paralel âlemler ‚ var  inancı pekiştiriliyor ; dış dünyadan ve sorunlarından kaçış için öncelikle bu öğretiye iman edilmesi öğütleniyor. Yoksa bütün insanlarda varolduğu söylenen bu doğaüstü ruhsal uçuş yeteneğine ulaşmak mümkün olmazmış! Yani size düşen görev;  ‘öte dünyalara gidip geldiğini , bir üfürükle  ya da  dokunmayla hastaları iyileştirdiğini ,bakışıyla nesnelerin yerini değiştirdiğini, başkalarının kafalarının içinden geçeni teleptik sezgisiyle okuduğunu, farklı dünyalarla iletişime geçtiğini ‘ söyleyerek  bu  üfürük fantezileri  aktaranlara inanmak  ve onların bu işi nasıl yaptıklarından, kişisel  ve ruhsal yaşamlarından  feyz almak !  Öyle bilimsel teknik ,kanıt vb.  aramanıza gerek yok yani…

Bu parapsikolojik üfürmelerin , ilk teorik kurucularından sayılan , Avusturya asıllı olan ama İsviçre Dornach’ta da yaşayıp  vefat eden  teolojist Rudolf Steiner,  Türkçeye  ‚Gizli Bilim olarak çevrilen  kitabında   bakın  neler söylüyor‚‘‘Okuyucu henüz kendisinin yaşayamadığı birçok duyu üstü deneyim sonuçlarını bir başkasının aktarması  yoluyla öğrenmek durumundadır.Bunun  böyle olması kaçınılmazdır ve bu kural, bu kitap içinde geçerlidir.Burada yazarın insanın özvarlığı, doğumu ve ölümü, bedenden ayrılıp tinsel dünyaya girdiğindeki durumu, ayrıca dünya ve insan evrimi ile ilgili bildiğini ileri sürdükleri açıklanacak.Bu gerçek olduğu ileri sürülen bazı bilgilerin ,doğmalar olarak kabul edilmeleri ve inanılmaları beklendiği izlenimi uyandırabilir.Bu izlenim doğru değildir.Duyu üstü dünya kapsamıyla ilgili bilinebilecek şeyler,  yazarın ruhunda canlı bir biçimde yaşar.‘‘( ‘Gizli Bilim‘ – Rudolf Steiner. Sf .28). Anlayacağınız, ‘‘Benim ruhum gitti, geldi,  yaşadıklarım  benim ruhumda mevcut  ve  buna  inanmak zorundasın, kerametim kendimde ‘‘ diyor  yazarımız.  Oysa  bu kadar zahmete ne gerek var!. Kafayı çekenler, ‘ot‘ içen keşler,  kolayca halüsinasyon görüp, başka alemlere uçup meleklerle  zaten  dans etmiyor mu?

Kapitalist-emperyalist sistemin sömürüsü ve zülmü altında acı çeken sevgisiz, umutsuz  kalan, yabancılaşmış bireye , içindeki yaratıcı ruhsal enerjiyi keşfederek, beyini  formatlayıp hafifletme , dış dünyanın dayatılmış değer ve yüklerinden kurtulma , telkin yoluyla   süper bireyler olmak için  egoyu  güçlendirme meditasyonları ( ‘Ben güçlüyüm, ben huzur doluyum‘ vb. lafları  bir ayda yüzlerce  kez tekrarlatılmak suretiyle  şartlandırma yöntemi ) ,öneriliyor. Birey, mevcut  toplumdan daha da yalıtılarak, adeta şizofrenik bir içe kapanma yaşatılmak suretiyle, kendi rüya ve fantazileriyle başbaşa bırakılıyor. Sonuçta bu durum  uyuşturucu etkisi yapıyor , sisteme zarasız bireyler  hedefleniyor. Semavi dinsel doğmalar,düzenin gadrine uğramış ezilen ve eğitimsiz yığınlara sunulurken, bahse konu bu parapsikolojik üfürmeler  toplamı ; ortaçağın  karanlık hurafe ve ruh çağırma seansları , ilkel dinlerin animizmiyle  karışık reankarnatif  fanteziler,  rüya yorumları , bilim sosuna bulandırılarak,( Astral seyahat, telepati, durugörü,duruişit,radyastezi, psikometri, telekinezi, Levitasyon, reankarnasyon vb. uyduruk bilimdışı kavramlarla ) eklektik eğitimli, inanç bunalımı yaşayan, bu dünyaya tepkili,  ama ‘yabancılaşmış‘  gençlere dayatılıyor.Yabancı bir ülkede, köklü bir dinsel inancı bulunmayan, ama bunun yerine ne koyacağını da bilemeyen  boşluk içindeki  genç çocuklarımızı,  özellikle   bu türden üfürüklerle, kafa ütülüyenlerden korumak gerekiyor. Salt sigara içki,  vb zararlı alışkanlıklara  karşı değil , uyuşturucuyla eşdeğer etki gösteren bu türden kafa ütülemelerine de karşı da  duyarlı olunmalıdır.  Bunun, bilimin popüleştirilmesinden daha zararlı etkileri olmasının  ötesinde,  üfürükçülüğün iman gücüyle yeniden üretilmesi çabası olduğu anlaşılmalıdır. Kendilerini, Vakıf , Enstitütü gibi adlar altında kamufle eden bu şarlatanlara; meydanı ve ekranları açanlar; açıktır ki,  sömürücü kapitalist sistemin manüplasyon uzmanlarıdır.

Onlar, ‘ iç değişmeden dış değişmez‘ diyerek , beyine yüklenen gerekli -gereksiz  değerleri; doğduktan sonra bütünüyle aileden, çevresinden ve eğitim yoluyla okuldan  alan gençlerimizin öfkesinin  dışı, sistemi  değiştirip dönüştürmeye yönelmesini engellemek için;  içe yönelmeyi, kapanmayı ,bozulan dengelerin  orada  yeniden kurulmasını  öğütlüyor. Oysa insanın psikolojik dengesini bozan, insanı,  makinanın dişlisi haline  getirerek robotlaştıran  kapitalist sömürü koşullarıdır. İnsan,  içi ve dışarısı  uyumlu  olarak doğan, doğanın yetkin  ürünü olan, maddi  bir varlıktır. İnsanın, dış dünyayla  iç psişik uyumunu (bilinçsel  yaşantısı)  öncelikle insani değerlere uygun olarak  kurabilmesi ; diğer sınıf kardeşleriyle (dışarıdaki  dinamik öğelerle)  birleşerek uyumu bozanlar  ve bu  uyumsuzluğu sürdürenlerle  mücadeleyi göze almasına bağlıdır.

Astral alem seyyâhları,  sözde yaşadıklarını, sadece rüya yorumcuları gibi aktarıyorlar ; ‘gittik seyahat ettik  geldik , başka varlıklarla konuştuk‘ ‚ vb. ‘Labaratuvarda deneyini de  yapıyoruz‘  palavralarına karşılık ; gidip geldikleri mekanları  kanıtlayacak, bir iz, bir kanıt, bir görüntü, ses kaydı vb. gösteremiyorlar. İnsanlığın bilgisinin kıt olduğu eski çağlarda , büyücülük, üfürükçülük vb.  dünya dışı , fizik ötesi güçlerden medet umma inancı,  hep olagelmiştir.Zaten ilkel inanışlar,  kerametler , mitoslar, efsanelerin kendisi acizlik  ve çaresizliğin, kötülüklerin ve iyiliklerin; özcesi dünyasal olayların, tanrısal ruhsal boyutta yanılsamalı bir üretimi değilmidir?. İnsanlar bilim geliştikçe cehalet ve üfürükçülükten bilim sığınağına yöneldi. Eski ilkel inanç ve efsaneler etkisini kaybettiği için , artık bilim sosuna bulaştırmadan; herhangi bir uydurmayı, üfürükçülüğü hokus pokusçuluğu pazarlama imkanı kalmadı.Bu nedenle bazı ilahiyatçılar Darwin’in evrim teorisinde  olumlu unsurlar  bulmaya çalışıyor, Kur’an‘ daki yaratılış ve canlıların ortaya çıkışına yeni yorumlar getirerek, modern bilimin gelişimiyle  inandırıcılığını kaybeden ayetleri   yeniden yorumlayarak ; bilimsel keşiflerin  kökenini  dinsel ayetlere dayandırmaya, yeni keşifler yapmak için de  ayetlerdeki  ‚‘gizlenmiş şifreleri hackleme‘ ye(!) koyuldu.

Bilim,  olay ve olguların oluşun nedenlerini , nasıl olduğunu  sorgulayıp kanıtlarıyla ,deneyleriyle ortaya serme ve bunları  teorik çerçevede yasalara bağlama uğraşıdır. Bilimin ortaya koyduğu görüşler ve yasalar , dinsel ayetlerdeki, doğmalar gibi değişmez ve mutlak olmayıp değişim ve dönüşüme tabidir.İnsanlığın daha iyi yaşama ve çevresindeki  güçlükleri yenme çabasıyla, her tarihsel ilerlemeye , maddeki hareket ve dönüşüme;  insanlığın zihinsel bilgi birikimindeki evrim  eşlik eder. Teknolojik ilerlemeler,19. Yüzyıl başlarında olduğu gibi bazen sıçramalı biçimde  bigimizi ve bilimi geliştirir,  eskiyenin yerine yenisini koyar.  Bilinemeyenlerde giderek bilinir hale gelir, boşluklar, yeni keşif ve olgularla kapanır.. Cern’deki  deneyler  sonucunda,  ‘Higs Bozonu‘ nun, yani  maddeye biçimini vererek harç işlevi gören, atomaltı  maddi  yeni  bir   parçacığın saptanıp , keşfedilmesi ve fotoğraflanması; maddenin sonsuz bir akış olarak, baştan beri enerjiden madddeye,  maddeden enerjiye  bitimsiz bir süreç olduğu, sadece maddi  değişme ve dönüşümün , hareketin   mutlak olduğu  bilimsel görüşünü; bir kez daha doğrulamıştır. Bu, İdealist felsefi görüşlere , metafiziğe ve üfürükçülüğe kesin bir darbe olmuştur. Oysa bu bilimsel gelişmelere karşın , hurafe ve efsanelere inanç besleyen  milyarlarca insan da var. Onlar, maddi dünyayı ve onun türevi olan insanal gelişmeyi ; ‘ol‘   buyruğuyla alemi 6 günde yaratıp sonra içine kendinden bir parça olan  ruhu  üfleyerek canlılara ve insana hayat verdiğine inanılan  en yüce ruha tapınmaktalar.Doğanın ve canlıların evrimsel bir süreçle oluştuğu bilimsel anlayışının   karşısına, iman ve inanç dikliyor. Burada  kanıt, sınama , deney yani  tekrardan yapabilme  yoktur, ‘‘ ol dedim oldu‘‘ anlayışı vardır. Bilim olgularla kanıtlarla ve deneylerle desteklenen kuramlara dayanır. Oysa inanç, inanmak zorunda olunan  bir doğma , inanamazsan kafir ve cehennemlik  olunabilecek,  beşikten mezara korkutmaya dayanan, ispat ve kanıt   gerekmiyen  tanrı buyruğudur. Herşey iyilik, kötülük, yaşam geçmiş ve  gelecek tanrısal yazgıdır, yasa , tanrı yasası olan ayetlerdir. Zaten buna inananların bilim yapmaya, dünyanın ve canlıların nasıl oluştuğunu araştırmaya , kanıtlarını toplamaya, yeni doğa yasaları keşfine   girişmeye ihtiyaçları da  yoktur. Aksi durumda  tanrısal düzene onun işine ve  buyruklarına   karışarak günah işlenmiş olunur!.

Sonuç olarak bilim, ne yazık ki , dinsel  doğma  ve buyruklara karşı , onları çürüterek gelişti gelişiyor.. Bu nedenle inanç ve bilim  temelden farklıdır. Bilimin  yolu ve yöntemi  maddi , elle tutulur görülür , ölçülebilir  olgulardır;  deneylerle  sınanıp, yinelenen , kanıtlanan , soyutlama yoluyla  oluşturulan  varsayım ve teorilerdir. Somutu değiştirmek için, somut nesneden yola çıkılır , üst bir soyutlama yapılarak , tekrar maddeye, nesneye dönülür;  bilimin diyalektik gelişme yöntemi böyledir..Ama isteyen, kaynağını korkudan ve kendine güvensizlikten alan , bilimdışı sayıklamalara da  inanmakta özgürdür.. Bilimsel düşünüş , inançlara saygıda kusur etmez, o,  inançları dönüştürmenin;  bilimin cehalet karşısında elde edeceği yeni  kazanımlarla  ve  esas olarak da, korkunun, kendine güvensizliğin, özel mülkiyet ve sömürünün yarattığı  yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasıyla , yani toplumsal , paylaşımcı ,dayanışmacı  yeni bir düzenin ve uyumun   kuruluşuyla olanaklı olduğunu  gösterir.