Ergün Özalp- Ermeni Soykırımı: Kanayan bir yara.

Bu yılki 24 Nisan, Ermeni soykırımının 100. Yıldönümüne denk geldi..Elbette yoğun tartışmalar da gündeme geldi. Özellikle devlet ve eğemen sınıflar cephesinden sorun, şoven ve ırkçı grekçeler ardına sığınılarak inkar edilir, Çanakkale Zaferi ile örtülmeye çalışılırken, sosyalist ve demokratlar cephesinde de , yüzleşme çağrılarına ve bazı titrek kabullere sahne oldu. Kavramsal düzeydeki tartışmalarda ise, ‘‘Ermeni Soykırımı , kavramını kullanmayalım, toplu kırım, büyük felaket, katliam vb. demek daha doğrudur, çünkü soykırım kavramı, 2. Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen, ilk olarak Nazi Savaş suçlularına uygulanan ve devletlere hukuksal yükümlülük getiren bir kavramdır‘‘ gerekçeleri tazelendi

Birleşmiş Milletler’in ‚‘‘Soykırım suçu‘‘ nu Tanımlamasına göre: “Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.”

.” Soykırım kavramının mucidi olan Rafael Lemkin’dir. Rafael, 1921 yılında Talat Paşa’nın öldürülmesi davasıyla yakından ilgilendiği dönemde, Talat Paşa’nın milyonlarca kişinin ölüm emrini vermesine karşın serbestçe dolaşmasını ve Berlin‘de bir Ermeni tarafından öldürülmesinden sonra, milyonlarca kişiyi öldürenin değil de, bir kişiyi öldürenin cezalandırılmasına, şaşırır ve bunun edenlerini araştırmaya yönelir.Ve öğrenciliğini, hukuk okumayı tercih ederek sürdürür..Lemkin, devlet görevlilerinin işledikleri toplu katliamlardan dolayı yargılanmasını gerektirecek bir kanun yaratmak hedefiyle çalışıyor..Lemkin, “Soykırım” kelimesini ilk olarak 1944 yılında bir kitabında tanıttıktan sonra, uzun uğraşlar sonucu, konuyu, 1948’de Birleşmiş Milletler’ den bir sözleşme olarak geçirtiyor.Lemkin,röportajlarında ve yazdığı tüm yazılarında sürekli olarak, “Ben bu kavramı Ermenilere yapılanlardan dolayı buldum” demektedir. Yani bu kavramın oluşturulmasında ve keşfinde, ‘Ermeni Soykırımı‘ ile sağlıklı bir hesaplaşma yapılmayışının payı tayin edicidir. Kavramın İlk kez, Hitler’in Yahudi Soykırımı’na yönelik olarak uygulandığı ise, biliniyor.Hitler’in, suçlarını planlamasında, ermenilere yönelik 915’te işlenen jenosit suçunun, cezasız bırakılmasından, cesaret aldığı da; olgusal bir gerçektir..

Ermenilerin ve onların bugün önde gelen yazarlarının söylediklerine baktığımızda, soykırımın olup olmadığına dair kendilerinden kanıt göstermelerinin istenişini, sorunun tarihçilere bırakılarak geçiştirilmesini; haklı olarak, ‘‘ermenilere hakaret ve küfür edilmesi, yaralarının kanatılması ‘‘ olarak algılıyorlar. Çünkü ‘‘en büyük kanıt, belge biziz ‘‘ diyorlar. Gerçekten de bu yüzyılın başında Anadolu‘da 2925 yerleşim noktasında yaşayan yaklaşık 2 milyon Ermeniden, onların kilise ve okullarından mal ve mülklerinden geriye ne kaldı ? diye soruyorlar. Bu konuda elbette Ermenilerin ninelerinden dedelerinden dinledikleri, yaşadıkları acı olayların anlatımları ve canlı tanıkların söyledikleri, gözlerimizle gördüklerimiz ve tanık olduklarımız, milyonlarca belgeden daha değerlidir

‘1.5 milyon Ermeni değil, 800.000 ermeni, tehcir yollarında çetelerin kürt aşiretlerin saldırısı sırasında öldürüldü, bilinçli bir soykırım yapılmamıştır‘‘ demek; Ne, osmanlı’yı soykırıma teşvik eden ve yönlendiren Alman Emperyalizmini, ne Osmanlı’nın icraatını aklamakta, ne de bu suçun asli faili olan, Cumhuriyetin kuruluşuna da önderlik eden ittihatçı kadroları, temize çıkarmaktadır..Cumhuriyetin kadroları, Ermeni mallarını tapularla, katliamlarda payı olanların üzerine geçirerek, ermeni kadınlarının isimlerini değiştirerek, müslümanlaştırıp, gönülsüz evliliklere zorlayarak ve Ermeni kilise ve okullarını temel taşlarına dek sökerek, köylerinin adını türkçeleştirip ermeni varlığının ve kültürünün kökünü kazıyarak; soykırım suçunun izlerini yokedeceklerini sandılar..Sadece bu da değil, Osmanlı mahkemelerinde Ermeni tehciri ve katliam suçlarını planlamaktan yargılanan ve haklarında idam kararı verilen, Talat Paşa, Enver Paşa ve birlikte oldukları bazı ittihatçı kadrolar; Malta sürgünü sonrasında, Cumhuriyet Hükümetinin affına mazhar olarak yönetici görevlerine tekrardan döndüler ve bazıları 1938 Dersim Soykırı‘mında da rol oynayarak; ‘tekerrür suçu‘‘ işlediler.

Ermeniler halen baskı altındadır, gizli olarak yaşamlarını sürdüren ermeniler de vardır, Ermenilerin katliamı, mal varlıklarına el konulması halen sürdürülmektedir, yani soykırım sürecinde bir kesinti de olmamıştır. Hrant Dink’in planlı bir devlet operasyonu ile katledilmesi, daha dün gerçekleşti. Bugün de inşaatında Hrant’ın ve yüzlerce Ermeni yetim çocuğun yeraldığı, yasal olarak Ermeni mülkü olarak kabul edilmiş olan, ermeni yetimlerin emek ürünü olan Tuzla’daki Aren Kamp’ı; yerine villar yapılmak üzere yıkılarak, gözü dönmüş kapitalistlere,rant sağlasın diye peşkeş çekilmek isteniyor.

Tarihte kalmış her haksızlığa, savaştaki ölümlere, katliamlara, soykırım mı diyeceğiz? İşte kızılderilerin Amerika’da yokedilmesi, Avustralya’da aborjinlerin soyunun kurutulması ve Afrika’da emperyalist devletlerin yaptıkları katiamlar vb. Peki bunlar da soykırım değil midir? İnsanlık tarihinin verdiği, insanı vicdanın verdiği hüküm, kuşkusuz, emperyalistlerin ve onların bir kurumu olan Birleşmiş Milletlerin‚‘’Soykırım Tanımı’‘ ndan daha değerlidir. Tarih boyunca, halkların, hakları için ayağa kalkan direnen toplulukların yokedilmesi; hangi dönem yapılırsa yapılsın, bilinçli ve planlı bir yerdeğiştirme / Sürgün ve katliamlarla, o topluluğun kökü kazınmış, kazınmaya çalışılmış ise, bu vicdanımız yönünden soykırım suçudur. 2. Dünya savaşı Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği kavram, ek olarak, bu şuçları işleyenlerin yaptıklarının yanlarına kalmaması için, uluslararası bir mahkemede yargılanmalarını ve mahkumiyet kararı sonucunda ilgili ülkeye uygulanacak yaptırım ve hukusal süreci de konu edinmektedir…

Peki, Birleşmiş Milletlerin bu soykırım tanımı olmasaydı ne değişecekti? Ermenilerin bir tarihte Anadolu’da yaşadıklarını, sonrada buharlaşıp yokoldukların yalanı ve palavrasını mı anlatacaktık? Türk ya da kürt müslüman dedelerimizin, vatan, millet ve din adına, bilerek ya da bilmeyerek, kışkırtılarak, itilerek ya da yönlendirme sonucu işledikleri İŞİD vari suçları; ‘vatan savunması‘ olarak mı alkışlayacaktık?

Sonuç olarak, gerçek, gerçektir, hiçbir gerekçeye ve yalana başvurmadan, ermenilere yapılanlar, kabul edilerek, yüzleşilerek, acıları paylaşılarak, öncelikle vicdanlar temizlenmelidir.Yeni kuşaklar, doğru bir tarih bilgisiyle eğitilmelidir, yalanla değil..Uluslararası hukuk, böyle bir sorunda ne yapar, ne yapacaktır? Bu esasen onların sorunudur. Ama uluslararası bir karar olmaksızın (Savaş sonrası Almanya’nın Yahudi Soykırım suçu nedeniyle Nürenberg’te mahkum olması gibi.) da, Bu milletin, aydınlarının, halklarının böyle bir suçla yüzleşmesi; o halkı ve ulusu sadece onurlandırır ve bu, uluslararası bir mahkemenin, bir parlamentonun alacağı karardan binlerce kez daha değerlidir.