Ergün Özalp- ‘Çevre‘nin çevreciliği..

Gezi Parkı Direnişi’nden sonra olduğu gibi,ÖDTÜ Ormanındaki ağaçların da bir gece baskınıyla Melih Gökçek’in emriyle kestirilmesi, halkın ve öğrencilerin direnişi ve polisin gaddarlığı, ‘Çevre‘ sorunlarını diri tutuyor, Bu nedenle özellikle belediye seçimleri sürecinin başlamasıyla birlikte , çevre sorunları gündemden düşmeyecek gibi..

Seksenlere doğru ekonomi -politik literatüre ‚‘Çevre‘ ve ‘merkez ülkeler‘ kavramasallaştırması, emperyalist büyük devletler ile bağımlı ve sömürge ülkeler yerine ikame edilmeye çalışıldı.Kitle örgütü yerine ‚‘‘sivil toplum örgütü‘‘, işçi sınıfı yerine ‘‘çalışanlar‘‘ vb. kavramların uydurulması gibi, emperyalist merkezlerde üretilmiş yeni birçok kavram ‚ 80‘ ler sonrasının ‘yenilgi yıllarında‘ dolaşıma sokuldu. Bazı ‚‘sosyalist ‘ örgütler de bu arada, çevreciliğe evrildi ve sosyalist toplum yerine, ‘Ekolojik toplum‘‘, marksizm yerine , ‘‘ eko marksizm‘ söylemini tutturdular. Bu yazıdaki konumuz, özellikle ‘Çevre’deki çevrecilik( !) olacak.

Sadece ‘soğuk savaş’ yıllarının, sosyalizme saldırı cephaneliğinin bir unsuru olan, abuk sabuk uydurma kavramsallaştırma çabaları;Türkiye özelinde de, 12 Eylül’de, sınıf mücadelesinin pratikte aldığı yenilgi sonucu hız kazandı.Sınıf örgütlerinin kapatıldığı, ileri unsurlarının cezaevine doldurulduğu koşullarda; sınıf dışı akımların, örgütlenmelerin ve yayıncılığın önü açılarak , toplumsal bilinçte manipüle edildi.Salt tutsakların ve ailelerinin cuntaya karşı mücadele bir dinamiği olarak sesizliği kırmaya çalıştığı 12 Eylül sonrasında, dünyadaki gelişmelere bağlı olarak‚ ‘çevre‘ deki çevreci akımlar da, Akdeniz‘de yaşayan bir kaplumbağa türü olan ‚‘caretta caretta’ların soylarının tükenmemesi için çaba gösteriyordu. İnsanı, onun taleplerini, yaşam koşullarını dikkate almayan sermayeye karşı emeğin mücadelesinden ve eyleminden bağışık bir çevre bilinci ve çevre koruyuculuğu; açıktır ki çevreyi ve doğayı sömüren eğemen güçlerin girdabına takılacak, onlara hizmet sunacaktı.Bu çabalar, geçmişte görüldüğü gibi, günümüzde sürdürülüyor.

‘Ekolojik toplum’, ‘eko sosyalizm’ vb .akımların derdide, doğayı ve yeşili savunmak değildir. Bu türden ‘yeşil akımlar’, doğayı ve çevreyi tahrip ederek yağmalayanın, kapitalist sermaye olduğunun üstünü örtmeyi, sistem içi pansuman tedbirlerle sosyalist bir topluma yönelişi engellemeyi; amaç ediniyor. Kimse doğayı ve yeşil alanları korumayı, ‘Yeşil’ partilerden, ekolojistlerden, Greenpeace’ ten ya da TEMA vb. vakıflardan öğrenmedi. Yeşili ve doğal çevreyi savunan sözde bazı çevre örgütleri; kendilerinin (NGO), yani hükümetler dışı sivil organizasyon olduklarına vurgu yaparlar. Hükümetlerden görünüşte ‘ bağımsız‘ olmak yetmez, bu kuruluşlar öncelikle sermayeden bağımsız mıdır, sponsorları, ortak oldukları fonlar nelerdir ? Dünya Bankası ve Avrupa Birliği fonları ile ilişki düzeyleri nedir ? Tüm bunlara bakmak gereklidir. İsviçre’de atom enerjisine karşı çıkan, güneş enerjisi ve rüzgar enerjisini savunan eylemleri organize eden, parlamentoda da bunun mücadelesini veren yeşil ya da sosyal demokrat partinin bazı milletvekillerinin, güneş ve rüzgar enerjisi alanındaki tekelci firmalarla iş ortağı oldukları biliniyor..Yine Türkiye’de TEMA vakfına en yüklü bağışları yapanların, kıyıları yağmalayan onbinlerce ağaç kesen, yeşil düşmanı inşaat müteahhitleri olması; bizler için sır değildir.

Çevreyi hoyratça yağmalayan sermaye ve kapitalizme karşı çıkan en kararlı güç, tarih boyunca emekçi sınıflar olmuştur. Karl Marx’la bilimsel sosyalizm’in tarih sahnesine girişinden günümüze dek, işçi sınıfının ve ileri unsurlarının proğram ve eyleminde ‘çevre sorunları’ hiç eksik olmadı. Sosyalistlerin öncelikli görevi , insanın bir parçası olduğu doğayı, sermayenin yağmalama çabalarına karşı savunmak, yaşanabilir bir kent ve oturum hakkı için savaşım vermek oldu. Sosyalizmin inşası sürecinde yapılan ekonomik planlarda, kent mimarisinde, yeni kentlerin kuruluşunda doğal çevreyle uyumun korunması; gündemlerinin en önemli başlığı oldu.Türkiye devrimcileri de, doğa ile insanı, birbirine hayat veren bir bütünün karşılıklı ilişki içindeki parçaları olarak görmüş, doğanın sermaye tarafından insafsız, plansız sömürü ve yağmasına her zaman, her yerde karşı çıkmışlar, zararlı -zehirli atıkları ortalığa saçan patronlara karşı,halkla emekçilerle birlikte, omuz omuza , kararlı bir mücadele yürütmüş, yolu ,suyu, elektriği olmayan bulaşıcı hastalık yuvası gecekondu mahallelerinde, insanca yaşam koşulları için çaba göstermişlerdi. İnsanlarının soylarının kurutulduğu, asimilasyona tabi tutulduğu, katledildiği, asıldığı işkenceden geçirildiği, kürt köylerinin terörden inletildiği koşullarda ise, insani duygu ve tepki sahibi olanların önceliği-bu caretta caretta soyunu savunmamak anlamına gelmiyor- elbette ki, insanın savunulması ve korunması eylemi olacaktı . Doğru olan, yapılması gereken buydu.

Sermaye ve ardındaki güçler, azami kârlarına engel olacak, çevrenin yağmalanmasını kesintiye uğratacak eylemlere karşı çıkacak, doğal olarak bu tür eylemleri ‘’ kökü dışarıda bir terörist faaliyet ‘’olarak damgalayacaktı. Taksim ‚‘Gezi‘ eylemine de vurulan damga buydu. Halka nefes alacağı bir parkı çok gören sermayenin amacı; kesilen ağaçların yerine AVM ler dikip, kârına kâr katmaktı.Türkiye’nin doğasının ve yaşam alanlarının yağması, artık ‘‘kentsel dönüşüm ‘ yaftasıyla yasal planda yürütülüyor. Ve tüm ülke coğrafyasının halkları ve kültürü; bu saldırının hedefi haline getirildi. Ama ‘çevre’ halkları, direnmeyi biliyor, direnecekler de…

Emperyalist merkezlerdeki çevre eylemleri, çevresel / yerel düzeyde kalırken; bizim gibi ülklerde başlayan çevre eylemleri, yağmanın, sömürünün ve polis zorbalığının katmerli oluşundan ötürü, hızla siyasallaşarak ayaklanmaya dönüşebiliyor, yani sistem içinde kalmıyor. Gezi Parkı eylemleri de, bunun son kanıtı olmuştur. Eyleme katılanların taşıdığı bir pankratta da yazıldığı gibi,‘‘sorun bir ağaç meselesi değil, bir odun meselesi’ ne dönüştü, hükümeti ve onun başını hedefledi. Bizim çevre eylemlerimiz, böyle oluyor, böyle olacak ne yapalım?

Özcesi ,‘çevre’ kendi bildiği çevre yolundan gidecektir. Vurgulanması gerekli bir nokta: birçok başka şeyin yanısıra ‘merkez‘; ülkeler, çevreyi koruma mücadelesini de, ‘çevre’ halklarından öğrenmek zorundadır.