Ergün ÖZALP- 13 yıl sonra..

Klasik deyimiyle,‘ gittim, gezdim,gördüm,yazdım‘ demeyeceğim. Çünkü 13 yıl önce , zorunlu olarak ardımızda  bıraktığımız bir coğrafyanın bugününü ,20 gün içinde  irdelemek ; olanaklı değil. Ama ilk izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Havaalanından  dışarıya, adımınızı ilk attığınızda; bir canlılık,koşturmaca,gürültü ve arabaların birbiri üstüne çıkarcasına yarışına şahit oluyorsunuz.İsviçre’nin yapay ,disipline edilmiş ,robotik yaşamının  artık geride kaldığını,boşuna yanıp sönen trafik ışıklarını, gördüğünüzde anlayıveriyorsunuz.

Bir zamanlar, İstanbul için ‘Türkiye’nin en büyük köyü‘ denirdi.Ama İstanbul ve Ankara’daki özensiz ve çarpık şehirleşmeyi, kaldırım ve yolların delik deşikliğini görünce, gökyüzüne tırmanan ve bayrak direkleri ile yarışan  bol sayıdaki gökdelenin;, Migrosların; bu gecekondulaşmanın alemet-i farikası olduğuna kanaat getiriyorsunuz. İsviçre’nin en ücra köyündeki altyapıyı, büyük kent merkezlerinde göremeyiş,  yeşile ve çevre düşmanı  bir zihniyetin eğemenliğini ve  ‘modern’leşememe  yolunda alınan mesafeyi , apaçık size gösteriyor. Belki teknoloji geriydi , ama 30 yıl önce, Türkiye’nin bu önemli kentleri, daha yaşanılabilir bir durumdaydı..

Tüm bunların yanısıra,  memleket,  memleket  gibi kokuyor;  belki İsviçre’nin  havası 20 günde  burnumuzdan uçup gitmediğinden olacak, memleket  havasını eski tadında  soluyamadım  ama, yemekleri ve içeçekleri, eskisinden lezzetli geldi.İsviçredeki yiyecekler ‘ot gibi ‘diyecektim ama burada otlarda kokmuyor ki!
Büyük kentlerin, hem öğle saatlerinde , hem de akşam saatlerinde dolaşırken;   özellikle gözledim ki, türban üzerinden politika yapanlar,‘ Türkiye Arabistan olacak’  diye  boş yere kaygılanmasınlar. Merkezi yerlerde sınırlı sayıda görülen‚‘tesettürlü‘ bayanların sayısı, bazı semtlerde ve varoşlarda eskiye oranla artmış gibi ..Ama  bunun şehirlere artan göçle bağlantısı da açık. Yine küçük yaşta ve orataokul ,lise düzeyinde genç kızlardaki kapanma eğilimini de , AKP iktidarının yürüttüğü eğitim politikalarına ve  halkımızın ‘iktidara uyum sağlama  yeteneği’ne bağlamak mümkün.

Herkesin, türbana değil de, memleket insanının,duygusal planda Kürt-Türk diye bölünmüş bir konumda bulunduğuna, kafa yorması gerektiğini düşünüyorum.  İlk gidişimin , en önemli  gözlem   ve saptaması buydu. .Otuz yıldır süren sıcak savaş, ve  ek olarak devletin sürdürdürdüğü  medyatik ‘soğuk savaş‘, akraba ve dost cenazeleriyle birleşince, özellikle,Türk kökenli vatandaşların bilinçlerinde kardeşlik duygularında kırılmalara yolaçarak, kürt düşmanlığını, aşırı ölçüde  beslemiş  görünüyor..Bu kırılma,  yurtdışı  gözlemlerimiz sonucu ulaştığımız kanıların ötesinde ve hayli derin.Türkiye‘deki Türk halkının önemli bir bölümü ve özellikle ‚aydın‘ sayılabilecek kesimleri, Kürt sorununu PKK’nin yarattığı terör sorunu olarak ele alıyor , kürt halkının eşit  hak ve hukukla birlikte kardeşçe yaşama taleplerini PKK’nin talepleriyle aynı gördüğünden( ki doğal olarak öyledir);eşitlik- barış-kardeşlik diyen herkesi , düşman safta değerlendiriyor.Türk kökenlilerde 30 yıllık savaş sonrası oluşan ve kristalize olmuş bu bilinci dönüştürmek ve kardeşlik mecrasına akıtmak; özellikle, barış ve kardeşlikten yana olan Türk emekçilerinin  ve ileri unsurlarına ; gündemdeki en önemli sorun olarak, adeta kendini dayatıyor.Her türlü ulustan ve mezhepten emekçilerin partisi olarak kurulan HDP( Halkların Demokratik Partisi)‘nin, ve özellikle partideki Türk kökenli  ileri emekçilerin, Türkiye halkına yönelik olarak; somutu  gözeten ve her adımda güncellenen  bir propaganda ve aydınlatma çabasını,  özellikle yüzyüze sıcak ilişkiler içerisinde yapmalarının hayati önemi  bulunuyor..Gobbelsvari medyatik şartlandırmaları kırmanın başkaca bir yolu da  yoktur.

Birşey var ki, değinmeden geçmeyeyim:orası doğup yaşadığımız ülke,insanıyla ,havasıyla, anarşik ve her an ne olacağını bilmeden ,güvencesiz, güvenliksiz yaşanan bir ülke, ama  eğemenlerin değil, bizim memleketimiz.. Bunu,insanların yüzünde, gülüşünde,selamında,konuşmasında,ilgisinde ,sıcaklığında, sarılıp tokalaşmasında ,kini ve nefretinde herşeyinde hissediyorsunuz.İsviçre’den gidince anlıyorsunuz ki , yöneticilerin aymazlığı, onları birbirine düşüren halk düşmanı pratikleri bir yana; memlekette hayat var,insanlık var, hayat devam ediyor.. Toprağın insanları ,her türlü tektipleştirmeye karşı, zengin ve çok çeşitli birikim ve kültüre maddi olarak sahip görünüyor.Binlerce yılın harmanlayarak  oluşturduğu   bozulmamış  bu maddi  zemin,  gelecek için umutları tazeliyor..

Sonuç olarak, gittim geldim, ve ilk izlenimlerim bunlar. Özetle nasıl geçti derseniz.; Ankara’da , şimdi müze yapılmış  olan, 70’li yıllarda birkaç kez yattığım, Ulucanlar cezaevine  de bir uğrayıvermiştim.İşte oradan çıkışta yaşadığım duyguyu , dönüş için uçağa binerken yeniden  yaşadım .Yani, ha cezaevi, ha dışarısı, ha toprak , ha İsviçre, özgürlük ne, mahpusluk ne ? Ben bunu  halen anlayamadım .Acep, hep özgür yaşayıp , özgür olmayan halkların haykırış seline, emekçilerin, işçi sınıfının özlemlerine ve umutlarına kendimizi kaptırdığımız için mi? Yoksa özgürlük halen bir arayış mı?