Entegrasyon: Bütünlük, birlik ve ötesi

7

Saadet TÜRKMEN/Sosyal Anthropolog

Bu yazımızda entegrasyon konusu ele alınacak ve farklı entegrasyon formları tartışılacak. Her ne kadar çokca duyulmasına rağmen, entegrasyon tartışıldığı zeminlerde çok farklı içeriklerle anlatılan, çok farklı fonksiyonları olan, değişik amaçlara hizmet eden bir kavram. Kelime kökeni Latince`deki integrare kavramına dayanmakta. Latincedeki anlamı günümüzdeki kullanımı için de temel olan integrare, bütünlüğün yeniden sağlanması. Yani birbirinden kopuk, ilgisiz ya da kendi içinde kalmış unsurların bir bütünün parçaları olarak algılanması ve muameleye tutulması durumu. Ancak dikkatle ele alındığında bu parçaları birbirine getiren yapı, parçaları biraraya getirirken, parçaların özgülünü hangi düzeyde dikkate almakta, ya da dikkate almalı mı? soruları da günümüze dek süren entegrasyon tartışmlarının merkezinde yer almakta.

Bir bütünün parçası olmak, kimi parçaların bütüne uyumunda sorun, bazı avantajlı ve dezavantajlı durumları da beraberinde getirebilmekte. Konuya toplum ve insan bilimleri, politik uygulamalar açısından yaklaşacak olursak; „toplumsal bir bütün olmak çoğunluk topluluğuna uymayı gerektirir“ fikri uzun süre genel geçerliliği olan bir fikir olarak karşımıza çıkacaktır. En azından bir dönem, bu düşünce, yani „çoğunluk topluluğuyla bütün olmak, entegrasyonun ana halkasını oluşturmaktadır düşüncesi“, hakim oldu. Bu anlamda entegrasyon asimilasyon kavramıyla eşit anlamlı kullanılmaya başlandı. Özellikle 1980`lere kadarki dönemde, birçok Avrupa ülkesinde, entegrasyon politikaları, bu çerçevede şekillendi.

Böylesi bir arka planda, göçmenlerin entegrasyonu konusuna gelecek olursak; göçmenlerin bulundukları toplumsal yapıyı bozmaksızın, bu yapının parçası olması ve hatta bu yapının parçası olmak için olağanüstü bir çaba göstermesi neredeyse doğal kabul edilen bir beklenti halini aldı. İnsanların çabucak dil öğrenmesi, dili mükemmel biçimde konuşması, hatta konuşmasıyla çevresindeki insanlari eğlendirmesi, hiç sorunsuz çalışması, talepsiz/minimal taleple yaşaması bu beklentilerin en sıkça karşılaşılan formları. Entegre olmakta zorlanan insanlar, neden entegre olamıyor diye gizli ve açık suçlamalara maruz da kalabilmekteler. İnsanların entegre olamama sebepleri; daha sosyo-kültürel, politik (ideolojik, etnik, dinsel, cinsel vb) kimlikleriyle açıklanabilmekteydi.

Ancak, toplumun bütün alanlarının sanki tek bir toplummuşcasına, bir bütünlük oluşturmasını beklemek mümkün mü; ya da böylesi bir şey ne kadar gerekli? soruları da kendini göstererek, asimilasyon düşüncesine eleştirel yaklaşımı beraberinde getirdi. Başka bir değişle, mevcut entegrasyon pratiğinin hem toplum hem birey için dikkatle incelenmesi gerekliliği, artık gün gibi açıktı. Bu bağlamda, bütüne uymayan ya da bütünden hayli farklı olan parçalar söz konusu olduğunda, bunlara entegrasyonun degişik süreçlerini ve segmentlerini oluşturuyor denilip denilemeyeceği soruları da ortaya çıktı.

İsviçre`deki entegrasyon modeline göz atılacak olursa; asimilasyon, multikültürel tartışmaların ardından, daha çok kapsayıcı olmayı hedefleyen entegrasyon modellerinin gelişimi göze çarpacaktır. Özellikle de son on yılda, entegrasyon tartışmaları kimi yeni alt başlıklar ve yeni perspektiflerle ele alınmaya başlandı. Bu tartışmalarla birlikte başlayan süreçten itibaren, entegrasyonun sadece kişisel çabalarla degil, toplumsal yapının imkan vermesi oranında gerçekleşebileceği görüşünde ikna olunduğu gözlemlenebilir. Bu tartışmalarda , entegrasyonu kolaylaştıracak yapısal oluşumların gerekliliği ve öneminin altı çizilerek, başarılı entegrasyon modelleri / metodları / önerileri dile getirildi. Entegrasyonun toplumsal yapı ve bireylerin karşılıklı etkisi sonucu olduğu fikri, dikkatleri, toplumsal yapıda entegrasyonu olanaklı kılmak için yapılması gerekenlere, atılması gereken adımlara yöneltti. Bunlardan en önemlileri olarak, insanların toplumsal yapıya entegre olabilmesini kolaylaştırmak için finansiyel ve sosyal teşvik yardımları almaları denilebilir. Bunların, dönemsel olarak önemli yardımlar olduğu muhakkaktır. Ancak, bunun da entegrasyonun bir süreci değil, sürekli hale gelmesi entegrasyonun başarısız olduğunun bir göstergesidir.

Sosyal ve iş dünyasına, entegrasyonun öneminin tartışılmaya başlandığı ilk dönemlerde, bunun belediye/kanton ve Bund düzeyinde desteklenmesi gerektiğine vurgu yapıldı ise de; entegre edilecek insanların kaynak, ihtiyaç ve yapabilirliklerinden ziyade, çoğu durumda toplumsal yapının ihtiyaçları ön plana çıkarıldı. Bunu yaparken, göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri kaynakları -entegrasyon süreçlerini 2000`lerin başında yaşayan bir çok kişinin örneğinde gözlemlenebileceği gibi- dikkate alınmadı. Örneğin çok iyi Almanca bilen biri, Fransız Kantonu`na gönderildi; ya da ailesel bağları belirli bölgelerde kümeleşmiş, ısrarla iş bulma olasılığındaki yüksekliği öne sürerek ailesinin yanına gitmek isteyen bu insanlar; daha çok ailelerinden uzak yerlere gönderildi, çalışma hayatına girmeleri yasal kısıtlamalarla engellendi. Bunun yanında, diplomaların tanınmaması, hatta diplomanın dezavantaj sebebi gibi muamele gösterildiği durumlara tanık olundu. Örneğin, yüksek eğitim yapmak istediğinde; ülkesinden getirdiği diplomasi sayılmayan, ancak başladığı yeni eğitim için burs da alamayan insanların örnekleri göstermekte ki, bu insanlar legitime edilmiş haksızlıklara uğratıldı.

Bunun yanında, uzunca bir zaman yabancılar, özellikle de mülteciler, sosyal entegrasyonları için yardım alırken, entegrasyonları daha çok „traumadan“ kaynaklı kimi sağlık ve finansiyel desteklerle sınırlı kaldı. Oturum ve diğer yasal hakların kazanılması için, örneğin trauma yaşamış olmak ve bunun inandırıcı bir şekilde kanıtlanmasının; şart olarak koşulduğu gözlemlendi. Göçmenlerin entegrasyonunda, sorun ve problem merkezli bir entegrasyon modelinin, her ne kadar bütün entegrasyon süreçleri içindeki bir segment olduğu düşünülebilirse de; bireyi toplumla bağlantılandırıp, birleştiren mi yoksa farklılaştıran ve ayrıştıran bir entegrasyon mu olduğu sorusu ortaya çıkmakta.

Bu konuya ilişkin de önümüzdeki yazımızda devam edilecek.