Emekçilerin en büyük dezavantajları bir sınıf partisinin eksikliğidir

GetAttachment

2008`de başlayan Küresel finans krizinin, yoksullar ve emekçiler açısından yakıcılığı her geçen gün daha da artmaktadır. Ateş düştüğü yeri yakıyor ve ABD`den İtalya`ya, İspanya`ya, Yunanistan`a ve daha bir çok ülkeye kadar bu ateşin yakmadığı yer kalmadı. Emekçilerin eylemleri ve yaptıkları grevlerin gündemde olmadığı gün yok gibi. İşte bütün bu konuları ve Türkiye, İsviçre ve dünyada sendikacılığın dününü ve bugününü, İsviçre`nin başkenti Bern`de UNIA Sendikası tarafından 13 Ekim 2012 tarihinde düzenlenen işçi konferansına konuşmacı olarak davet edilen DİSK Gida İş Sendikası Genel Sekreteri Seyit Aslan ile konuştuk.

Bern`de yapılan konferansa konuşmacı olarak katıldınız. Konferansı nasıl buldunuz? Genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Sizinde bildiğiniz gibi İsviçre`de yaşayan binlerce Türk ve Kürt göçmen var. UNIA sendikasının bu emekçilere yönelik çalışmalarda daha neler yapabiliriz, sorusuna cevap aramak üzere organize ettigi bir konferans idi. Gerek konuşmacılar gerek ise konferansa katılan emekçilerin konuşmalarından ivedilikle çözülmesi gereken can alıcı sorunların varlığından bahsedebiliriz. Gerek ulusal gerekse uluslararası sorunların birbirinin benzeri olduguna şahit oldum. Buradaki sendikaların çalışma tarzları ve emekçilerin sendikalara bakışı açısından önemli gözlemlerde bulunma imkanı buldum. Şüphesiz burada çıkartabileceğimiz önemli sonuçlar var.

İçerik ve proğram açısından nasıl buldunuz konferansı?

Tabii ki bu bir başlangıç oldu. Bundan sonra bu tür konferansların daha spesifik konuları ele alarak yapılması faydalı olacaktır. Çünkü kafalarda bir çok soru işareti var ve bunlar ancak konuların tek tek ele alındığı toplantılarla giderilebilir diye düşünüyorum. Zira tartışılan konular ancak tek tek ele alındığında bir sonuca varılabiliyor.

Daha önce UNIA Sendikası ile temaslarınız oldu mu?

Buraya sadece bir davet nedeni ile geldim. Daha önce her hangi bir ortak çalışmamız ya da bir araya gelmemiz söz konusu olmamıştı.

Çalışma tarzları açısından neler gözlemlediniz?

Şüphesiz ki her ülkenin kendine öz koşulları vardır ve dolayısıyla sendikal faaaliyetler de her ülkenin bu koşullarından dolayi farklılıklar gösterir. Türkiye`de de sendikal hareket her ne kadar ilk ortaya çıkışı itibariyle Türk-İş Amerika benzeri şeyler olsa da, daha çok Avrupa Sendikalarının deney ve tecrübelerinden faydalanma olanağı daha fazla olmuştur. Avrupa`daki sendikal mücadele ve sınıf hareketleri Türkiye`yi her zaman direkt olarak etkilemiştir.

Türkiye ile karşılastırmak gerekirse neler söylenebilir?

Sendika bürokrasisi açısından baktığımızda Avrupa ile bir benzeşmenin olduğunu görüyoruz. Tabii ki tabandan üst bürokratik yapıya karşı mücadele eylemlerinin de benzeştiğini görüyoruz. Avrupa`daki sendikaların imkan ve olanakları Türkiye`den çok daha fazla. Özellikle sendikaların ilk örgütlenme koşulları açısından baktığımızda Türkiye şartlarının çok daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bu koşulları göz önüne aldığımızda, buradaki sendikalarla ilişkileri geliştirmek durumundayız. Uzun bir geçmişi olan Avrupa sınıf mücadelesinden ve sendikal hareketin deney ve tecrübelerinden faydalanmak durumundayız.

İsviçre bir referandumlar ülkesidir. Bu da sendikalara çeşitli konularda halka bilgi vermesi ve aydınlatması açısından önemli bir olanaktir.

Türkiye`de özellikle de 12 Eylül`den sonra başlayan sendikalara ve emek örgütlerine yönelik baskılar ve sindirme politikaları bugün de devam ediyor. Gelinen aşamada sendikaların ve emek örgütlerinin durumu nedir? 

Her şeyden önce 12 Eylül dönemi ile bugün farklı dönemlerdir. O zaman dünya tek kutuplu degildi ve Sovyetler Birligi Dünya`daki bütün gelişmeler ile ilgili olarak söz sahibi idi. En önemlisi de Ekim Devrimi`nin getirdiği birikimler vardı. Bu hem Türkiye hem de uluslararası camia açısından önemli bir durumdu. Sosyal haklar, çalışma koşulları, çalışma saatleri vb. konular açısından bütün dünyayı etkilemişti. Ancak, daha öncesi var ama 80`ler sonrası geriye dönüşlerin yaşandığı koşullara baktığımızda hem sermaye açısından hem de işbirlikçi sendikalar açısından önemli mevziler kazanıldığını söyleyebiliriz. İşçi sınıfı Neo-liberal politikalar sonucu sermayenin yoğun saldırılarına maruz kaldı. Sendika bürokrasisinin güçlendiği bir dönemdir aynı zamanda.

Bugüne gelirsek…

Bugün, aslında taşların giderek yerine oturduğu, mücadeleci sendikacılık ile bürokratik sendikacılığın birbirinden ayrışmaya başladığı ve daha da önemlisi halkın ve emekçilerin bu durumun farkına varmaya başladığı bir dönem olduğunu söyleyebilirim.

Bunu sendikaların bir çabası olarak mı, yoksa emekçilerde gelişen bir proleterleşme ya da sınıf bilinci oluşması olarak mı anlamak gerekiyor?

Sonucta Türkiye`de işçi sınıfı nicel olarak bir gelişme kaydetti. Son yirmibeş yıl içinde köylülügün büyük oranda tasfiye edilmesi, çokuluslu şirketlerin Türkiye`de çeşitli sektörlerdeki yatırımları her ne kadar montaj ağırlıklı bir üretim tarzı olsa da bu işçi sınıfının nicel olarak ilerlemesine neden olmustur.

Nitelik bakımından neler söyleyebilirsiniz?

Nitelik bakımından da bir sıçramanın varlığından söz edebiliriz. Türkiye yaş ortalaması 27 olan bir ülkedir. Özellikle de genç işçilerin sendikalara olan yönelimleri ve sınıfsal mücadeleye olan ilgilerinin umut verici olduğunu söyleyebilirim.

 “En kötü sendika, sendikasızlıktan iyidir” anlayışı hala geçerli mi?

Sendikalara olan güvensizlik o kadar arttı ki artık kimse “En kötü sendika sendikasızlıktan iyidir” söylemini dile getirmiyor. Sendikaların işyerlerinde yapması gerekenleri yapmaması bir yana koşulları daha da kötüye götürmesi bu duygunun oluşmasının en önemli sebebi. İşçiler bu cümleyi kurmayı bırakmış. Işçilerin yaşadıkları, deney ve tecrübeler işçilere başka şeyler söyletiyor. Çünkü sendikalı ve sendikasız işyerleri arasındaki makas farkı, giderek kapanmış ve neredeyse hiçbir fark yok.Ücret, çalışma koşulları ve baskılar sendikalı ile sendikasız işyerleri arasında eşitlenmiş durumda.

Birazda dünyada ki sendikaları ve işçi örgütlerini konuşalım istiyorum. Bugüne dair gözlemleriniz nedir?

Mücadeleden yana sendikalar ve ileri işçiler bir arayışa girmiş bulunuyor. Önceleri kaba olarak “Krizin faturası patronlara” sloganından öteye gitmeyen anlayış, yerini yeni tartışmalara bıraktı. Bu tartışmaların başlangıcının bir örneği geçen yıl Fransa CGT konfederasyonuna bağlı gıda iş kolundaki bir sendikanın düzenlediği konferansta yaşandı. Hem katılımın yoğun olması, hem de “Krize karşı ne yapmalıyız” üzerine yoğunlaşan tartışmalar, konferansın mücadele arayışı olarak değerlendirilmesine neden olmuştu.

Geçtiğimiz Haziran ayında ise İspanya-BASK özerk bölgesinde örgütlü olan LAB sendikasının 8. Genel Kurulu vardı. Genel kurul öncesi bir günlük konferans yapıldı. Konferanstan bir gün önce maden işçileri hem demir hem de karayollarını kapatmıştı. İşçiler artık süresiz grevin yanı sıra yol kapatmalarla hak alma mücadelesi veriyor.

Uluslararasi düzlemde sendikacılığın zaafları ve yetmezlikleri hakkındaki gözlem ve deneyimleriniz nelerdir?

Şurası çok açık, her ülkede kapitalist krizin sonuçları ülkemizde olduğu gibi, diğer ülkedeki işçi ve emekçilere olumsuz yansımaktadır. Konuşan her sendikacının ortak olarak vurguladığı saldırıların aynı olduğu, ama her ülkede farklı sermaye partileri tarafından uygulandığıydı. Başta işten atmalar, emeklilik yaşının yükseltilmesi, ücretlerin düşürülmesi, TİS’lerin revize edilmesi, sağlığın ve eğitimin piyasaya açılarak paralı hale getirilmesi, doğanın tahribi, çevrenin kirletilmesi, temiz su kaynaklarına el konması… gibi saldırılar her yerde yaşanıyor.

Yani sorunlar ortak, ancak ortak çalışma yeterli düzeyde değil ve birlik yok… Bu da zaaf ve yetmezliklerin temel nedenini oluşturuyor.

Bu açıdan bakıldığında bu tür toplantı ve konferansların önemi daha da belirginleşiyor…

Bugün açısından dünyanın bir çok yerinde yaşanan saldırılara karşı, daha mücadeleci bir sendikal yapı ortaya çıkarmak için yapılan toplantılar ve konferanslar bir birikim oluşturuyor. Ülkemiz açısından böyle. Son birkaç yıldır devam eden konferans, kurultay, toplantılar ve girişimler; sendikal bürokrasiye ve iş birlikçi sendikal anlayışa karşı mücadeleye dönüştü. Bu sürecin hızlanması, işçilerin mücadelede daha inisiyatif kazanması, ileri ve mücadeleci işçilerin kendi sendikalarında yönetime gelmeleri, konfederasyon ayrımı, sendika ayrımı yapmadan tabandan birleşmesi bu süreci hızlandıracaktır. Daha önce söylemiştik, başta AB ülkeleri olmak üzere emekçilerin en büyük dezavantajları bir sınıf partisinin eksikliği. Bu olanak diğer sorunların çözümü için bir manivela. Görsel ve yazılı işçi basını ile birlikte işçi ve emekçilerin en büyük silahı. Asıl olan bunu kullanma becerisini göstermekte.

Son sorum, göçmenlere yönelik vermek istediğiniz mesajınız nedir?

 Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk ve Kürt emekçilerinin sendikalarda ve emek örgütlerinde mutlaka yer almaları gerekiyor. Türkiye`de Kürt halkının yaşadığı ayrımcılığın aynısını burada göçmenlerin yaşadığını söyleyebilirim. Bütün bu ırkçı ve ayrımcı anlayışlara karşı örgütlü olmak ve yerli halklarla birlikte mücadele etmek gerekir diye düşünüyorum.

 Bize zaman ayırdınız çok teşekkür ederim…

Söyleşi: Abidin Çetin

Foto:      İsmail Şimşek