Dr. Ganser ile emperyalistlerin enerji savaşlarının dünü ve bugünü- Abidin Çetin

1

Tarihçi Dr. Daniele Ganser`in daha önce Türkçe`ye de çevrilen NATO’nun Gizli Orduları adlı kitabı tüm dünyada büyük ses getirmişti. Ganser, Türkiye`de Özel Harp Dairesi olarak bilinen ve NATO`ya bağlı çalışan Gladyo’nun bir çok ülkede gerçekleştirdiği bombalama, sabotaj, katliam vb. eylemleri belgeleriyle ortaya koymuştu.

Şimdi ise Avrupa’nın Petrol Bağımlılığı adlı yeni kitabının, başta Avrupa olmak üzere dünyada bir çok dile çevirisi yapılmış durumda. Ganser, bu kitabında bugün dünyada yürütülen savaşların perde arkasını araştırmış. Emperyalistlerin, enerji kaynaklarını ele geçirme ve bu kaynakların kendi denetimlerinde kalması için sağlamak için başlattıkları savaşları, dünya halklarına nasıl yalanlar söyleyerek meşrulaştırdıklarını anlatıyor.

Dr. Ganser ile emperyalistlerin enerji savaşlarının dününü ve bugününü konuştuk…

Abidin Çetin

Sayın Ganser, yeni kitabınız `Avrupa’nın Petrol Bağımlılığı` ile okuyucuya vermek istediğiniz mesaj nedir? Bu kitabı tanıtarak başlayalım.

Bu kitabı yazmaya başlamadan önce ne kadar petrol ihtiyacı var ve ne kadar üretildiğine baktım. Günlük olarak 88 milyon varil petrol üretiliyor. Şu soruyu sordum; günlük olarak bu oranda üretim daha ne kadar yapılabilinir? 1945’te 6 milyon varil petrol üretiliyordu. Bu tarihten günümüze, üretim sürekli artırılmıştır.

Bugün artık biliyoruz ki, petrol rezervleri sonsuz değildir. Avrupa’nın iki önemli petrol üreticisi olan İngiltere ve Norveç Peak Oil (maksimal üretim) seviyesini geçtiler ve bugün üretim seviyesi gittikçe gerilemektedir.

Bu sadece dediğiniz iki ülke için mi geçerlidir?

Evet, bunun akabinde Meksika ve Endonezya’yı inceledik ve gördük ki oralarda da üretim gerilemeye başlamış. Bunlarda Endonezya büyük bir Müslüman ülkesi ve artan petrol ihtiyacına karşı üretim gittikçe azaldığı için artık petrol ithal eder duruma gelmiştir ve bundan dolayı OPEC üyeliğinden ayrılmıştır. Bu petrol savaşlarının giderek daha da kızıştığı anlamına gelir.

Peak Oil, günlük ham petrol üretiminin vardığı en yüksek noktadır, diyebilir miyiz?

Evet, ancak bu petrol üretiminin düşmeye başladığı noktadır da aynı zamanda. Benim ilgimi çeken diğer bir nokta; petrol yaklaşık olarak 160 yıldır biliniyor. Başlangıçtan 2006 yılına kadar artarak devam eden bir süreçten sonra, inişe geçmiş olmasıdır.

Petrol üreten Arap ülkelerinde durum nasıldır?

Irak, Suudi Arabistan ve İran’da henüz bu seviyeye ulaşmamıştır. Bazı ülkelerde üretim azalırken bazılarında ise üretim tüm hızıyla devam etmektedir. Böyle olunca da enerji ve petrol savaşlarının kızışması kaçınılmazdır. Bu kitap ile petrol ve enerji savaşları ve bunların arka planına dikkat çekmek istedim.

Biraz daha somut verilerle anlatırsanız…

ABD 1970’lerde İngiltere ise 2003 yılından önce Peak Oil seviyesine ulaşmıştı. 2003 yılında başlayan Irak savaşı bir petrol kaynaklarını ele geçirme savaşıdır.

NATO’nun Gizli Orduları adlı kitabınızda bütün bu savaşların yalan, komplo ve kurgusal olarak, tehlikeler varmış gibi gösterilip başlatıldığını anlatıyorsunuz.

Bu hep böyle olagelmiştir. Hitler Almanya`sı 1939`da Polonya’yı işgal ederken halkı `kendimizi savunuyoruz` yalanına inandırmıştı. 1964 yılında ABD Başkanı Johnson Vietnam askerlerinin ABD gemisine torpido saldırısı düzenledikleri yalanını söyleyerek Vietnam savaşını başlatmışlardı. Bugün bütün bu söylenenlerin yalan ve komplo olduğunu delilleriyle ortaya koymuş bulunuyoruz. Ancak 3 milyon insanın öldüğü bu savaşta, ölenleri geri getiremiyoruz.

Alternatif enerji kaynağı olarak neleri önerirsiniz?

10 farklı enerji kaynağından bahsedebiliriz. Bunlardan, atom, doğalgaz, petrol ve kömür yenilenebilir enerji kaynakları değildir ve bu kaynaklar Dünya`nın %80 enerji ihtiyacını karşılamaktadır.

Diğer taraftan, Güneş enerjisi, su, rüzgar, odun, biyogaz ve jeotermal enerji ise yenilenebilir ve çevre dostu enerji kaynaklarıdır. İnsanların bu enerji kaynaklarına kafa yormaları bunları daha verimli bir halde kullanabilmeleri, diğer enerji kaynakları üzerinden yapılan savaşlar sonucu ortaya çıkan kayıplar ve yıkımlardan daha zor değildir.

Eylül 2001 yılında ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası Dünya farklı bir politik atmosfere girdi. Irak ve Afganistan işgalinden sonra, Ortadoğu`da ki kanlı çatışmalar ve katliamlar birbirini izledi. Son yıllarda adına `Arap Baharı` denilen ayaklanmalar sonrası Libya’nın işgali ve simdi de Suriye`de iç savaş gündemde. Bütün bunlar sadece enerji kaynaklarına hakim olmak için mi yapılıyor?

Ben bir araştırmacı tarihçi ve bilim adamı olarak, bazılarının söylediği gibi yapılan savaşların ve işgal edilen yerlerin demokrasi götürmek için yapıldığına inanamam. Ben bütün bunların petrol için yapıldığı tezini ortaya atıyorum.

Bugün bir çok olay artık bir tez değil, ispatları ile ortaya konmuştur. İran petrollerini ele geçirmek için tezgahlanan askeri darbeler gibi…

Güzel bir örnek, bu örnek üzerinden anlatayım. İran`da petrol ilk defa 1908 yılında bulundu. İngiltere, akaryakıtla çalışan gemilerin daha hızlı gittiğini keşfedince İran`i sömürgeleştirdi. İran 1953 yılında bu duruma dur demek istediği anda CIA ve İngiliz istihbaratı MI6 ortak bir operasyonla başbakan Mosadek’i iktidardan düşürdüler.

Aktüel bir konuyu sormak istiyorum. Adına Arap Bahar`ı denilen süreç ile birlikte bir çok ülkede iktidarlar el değiştirdi. Tunus`da başlayan dalgalanma bugün Suriye`ye sirayet etmiş durumda. Ortadoğu’nun kaotik durumu daha da karmaşık bir hal aldı…

Evet. Kaotik bir durum söz konusu. Ancak burada her ülkenin kendi özgül koşulları olduğunu da unutmamak lazım. Libya`da ve Suriye`de savaş başladı. Libya`da ki savaşa ABD, İngiltere ve Fransa direkt olarak müdahalede bulundu. Mısır`da daha farklı bir formda gelişti. Ancak sormak lazım, burada destek veren gizli el kime ait.

Suriye`den sonra sıranın İran`a geleceğinden bahsediliyor. Ancak Suriye kolay teslim olacağa benzemiyor…

2011 yılında ABD, İngiltere ve Fransa, Kaddafi’nin kendi halkını katlettiğini söyleyerek BM Güvenlik Konseyi`nden uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep ettiler. Bu kararı aldırdıktan sonra da söylediklerinin tam tersini yaparak, hava saldırıları ile Kaddafi’yi iktidardan indirdiler.

BM Güvenlik Konseyi bu kararıyla de facto bir durum yaratıp Kaddafi’yi iktidardan indirdiler.

Evet, öldürdüler. Uluslararası hukukun önemli bir kuralı; hiç bir ülke başka bir ülkeye saldırıda bulunamaz. Ben bunu anlatınca öğrencilerim bana gülerler. Teorik olarak bu böyledir. Saddam 1990 yılında Kuveyt`i işgal ettiğinde, sınırların kutsal olduğunu belirttiler ve bunun büyük bir haydutluk olduğunu söylediler. 2011 yılında LIbya`ya halkına yardım etmek için saldırdıklarını söylediler. Bu doğru mudur? Hayır, bu bir yalandır. Bir Fransız gazeteci, bu saldırıyı haklı çıkartmak için Kaddafi güçlerinin 6 bin insanı katlettiği söyleminin peşine düştü. Bu sayının ilk defa Cenevre`de BM İnsan Hakları Konseyi’nde Kaddafi karşıtı bir Libya diplomatının söylediğini tespit etti. Bu söylem daha sonra New York`ta BM Güvenlik Konseyi`ne taşınıyor. Bu gazeteci Libya`lı diplomata bu sayının nereden kendisine ulaştığını soruyor. Diplomat ise elinde herhangi bir delil olmadığını bu sayının kendisine  Libya`da yaşayan tanıdıkları tarafından söylendiğini aktarıyor. Libya saldırısı bu yalan üzerine başlatılıyor.

2003 yılında ABD başkan yardımcısı Dick Cheney, Saddam`ın atom bombası geliştirmek istediğini söylemişti. Daha sonra yapılan araştırmalar sonucu bu söylemin yalan olduğu ortaya cıktı.

Ben bir barış araştırmacısı olarak savaşların neden ve nasıl başladığının çok iyi bilinmesi gerektiğini söylüyorum.

Türkiye başbakanı Libya saldırısı öncesi NATO’nun müdahalesini kabul edemeyiz diyerek karşı çıkmıştı. Ancak daha sonra bu saldırı sürecini desteklemişti. Bu hızlı dönüsün nedeni neydi? Biraz da Türkiye’nin rolünü değerlendirmenizi rica edeceğim.

Türkiye NATO üyesi bir ülkedir. NATO, üst komuta yönetiminin ABD`de olduğu bir örgüttür. Bütün üyeler özgür ülkeler olduklarını ve kimsenin kendi içişlerine karışamayacağını söylerler. Dünya, ABD`nin bir numaralı emperyal bir güç  olduğu bir şekilde dizayn edilmiştir. Dünyanın en büyük ekonomisi, en önemli para birimi olan Dolar, en büyük savaş gemileri ve uçak filoları ABD`ye aittir. Burada teknolojik olarak üstün olsa da asker ölümleri en büyük handikaplarıdır. Çünkü bunu ABD halkına anlatamazlar. Dünya`da en çok üslere sahip ülke ABD’dir. İncirlik’te olduğu gibi. Soğuk savaş döneminde Türkiye özel bir rol oynadı. Varşova Pakt`ı üyesi ülkelerde neler olduğunu bilmek isteyen ABD, Türkiye gibi ülkelere dinleme üsleri kurdular. Türkiye 1952`de NATO üyesi olmuştu. ABD, bu tarihten itibaren Türkiye`de NATO üyeliğine hayır diyebilecek hiç bir siyasi anlayışın iktidara gelmesine izin vermemiştir.

Yani, Türkiye’nin NATO üyeliğinden sonra, seçimle veya askeri darbe ile iktidara gelen bütün hükümetlerin kurulmasında NATO ve dolayısıyla ABD’nin parmağı vardır, diye bir genelleme yapabilir miyiz?

Evet, ben böyle olduğuna inanıyorum. Şöyle anlatayım; Türkiye büyük ve önemli bir ülke, ancak Washington`dan bakarak konuşuyorum. Vietnam savaşını başlatan, Şili`de Allende’yi deviren darbeyi peydahlayan ABD eski başkanı Nixon acımasız bir insan. Nixon `Dünya`daki BM`den OECD`ye kadar bütün uluslararası örgütlere baktığınızda işlevini yerine getirebilen tek örgüt NATO`dur, çünkü NATO ABD`nin direkt yönetiminde olan tek organizasyondur` demişti. Bütün askeri birliklerde olduğu gibi NATO`nun da hiyerarşik bir yapısı vardır. En üst yöneticisi Saceur adı verilen ABD`li bir komutandır. Bu göreve Amerikalılar dışında hiç bir NATO üyesi ülkenin askeri seçilemez.

NATO’nun  tepe yöneticisi NATO Genel Sekreteri değil midir?  Herkes böyle bilir…

Hayır. Genel sekreterler genellikle Avrupa`dan seçilir. Bugün ki Danimarkalı Rasmussen gibi. Nato`dan bahsedilince hep Avrupalı genel sekreter akla gelir. Ancak bunlar, bilinenin aksine Saceur denilen tepe yöneticisine bağlıdırlar. NATO demek ABD`li generaller, savaş uçakları, savaş gemileri ve ABD`li askeri hiyerarşidir.

Genel Sekreterler NATO`ya bağlı çalışan Gladyo örgütlerinden haberdarlardı zannediyorum…

1990`da dönemin İtalya başbakanı Giulio Andreotti bir basın toplantısında, geçmişte İtalya`da bir Gladyo örgütünün olduğunu söylemişti. Bunun ardından NATO üyesi ülkelerin daimi temsilcileri Brüksel`de yapılan bir toplantıya çağrılmışlardı. NATO`nun tepe yöneticisi olan Saceur, bir açıklama yaparak NATO üyesi bütün ülkelerde hatta bazı üye olmayan ülkeler de dahil bu tür gizli örgütlerin varlığını açıklamıştı. Örneğin İsviçre, Norveç, Finlandiya ve Avusturya  NATO üyesi değildir, ancak İsviçre`de P26 adlı Gladyo örgütü NATO`ya bağlı çalışan gizli örgüttür. P26, İngiltere istihbaratı MI6 tarafından kontrol ediliyordu. Bütün Gladyo örgütleri CIA ve MI6 tarafından kontrol edilir ve yönlendirilirler.

Türkiye eski başbakanı Bülent Ecevit bir Anadolu gezisinde tesadüf olarak öğrenir, Özel Harp Dairesi`nin varlığını…

Belçika’da da böyle olmuştur. Dönemin savunma bakanı, bir İtalya seyahatinde İtalya başbakanından öğrenir Belçika’daki gladyonun varlığını ve derhal ülkesine dönerek Genel Kurmay Başkanı`na, neden kendisinin bundan haberi olmadığını sorar. Genel Kurmay Başkan`ı kendisinin bu makamda geçici olduğunu ve sivil birisi olduğu için bilmesi gerekmediğini söyler. Ancak gladyonun varlığını bilen siviller de vardır. Örneğin şu anda Lüksemburg2da eski başbakan Jack Sander`in yargılandığı büyük bir dava devam ediyor. Önce gladyonun varlığından haberi olmadığını söyleyen Sander’in, bir çok bombalama eylemi yapmış bu örgütün varlığından haberdar olduğu, delilleriyle ortaya konmuş durumda.

Sayın Ganser, ben tekrar Türkiye ile ilgili sorularımı sormak istiyorum. Son iki yıldır Türkiye dış politikasını Suriye`ye deki yönetimin yıkılması üzerine oturtmuş durumda. Türkiye’nin sabırsızlıkla ABD ve Avrupa ülkelerini Suriye`ye askeri bir saldırıya geçmelerini talep etmesinin nedeni nedir?

Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan, Esad yönetiminin devrilmesini istiyorlar. Tabii bunu illegal yöntemlerle deniyorlar. Bunun Guatemala`da Arbenz`e ve Şili`de Allende`ye yapılandan bir farkı yoktur.

Pekiyi, İngiltere ve ABD ile birlikte bu beş ülke, bunu neden istiyorlar? İnsan hakları ve demokrasi için olmadığını biliyorum. Araştırmalarım sonucu, ABD`nin 11 Eylül`de ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra Dünya’nın bir çok ülkesinde gizli hapishaneler kurduğunu ve buralarda bir çok insana işkenceler yaptırdığını tespit ettim. Arap kökenli Kanadalı bir bilgisayar programcısı New York JFK havaalanında, CIA tarafından terör suçlamasıyla göz altına alınır. Uzun bir gözaltı süresinden sonra Suriye askeri istihbaratı tarafından işkence ile konuşturulması amacıyla  Suriye`ye gönderilir ve bir sene boyunca işkence yapılır. Daha sonra suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakılır. Esad, CIA’nın görevlendirmesiyle bunları yapmıştır. Arap baharı olarak adlandırılan olaylar Suriye`de farklı bir şekilde ortaya cıktı. Önce sadece protesto gösterileri vardı. Ancak daha sonra`Özgür Suriye Ordusu` adında  radikal Sünni bir örgüt cıktı ortaya. Bunlar Suudi Arabistan ve Katar tarafından finanse ediliyorlar. Türkiye üzerinden de silah akışı sağlanıyor. Bu silahlar, Kaddafi`nin devrilmesinden sonra elde edilen silahlardır. İngiltere istihbaratı bunlara Suriye Devleti’nin stratejik yerlerini gösteren ve uydu üzerinden çekilen fotoğraflar gönderirler. Bunlar ispatlanabilir olaylardır.

İki ay önce Katar`a gittim. Katar Emiri, Şii ve Sünni çekişmesini kullanarak Şii İran’ın, Hizbullah ve Suriye`deki Aleviler ile ittifak içinde olduğunu, Irak`da Şii bir iktidarın olduğunu bunun da Sünniler açısından bir tehlike arz ettiğinin propagandasını yapıyor.

Bölgede araştırmalar yapmış biri olarak, sizce asıl nedeni nedir?

Asıl neden, Irak petrollerinin Suriye`den geçen boru hattı ile Akdeniz`e ulaştırılmasıdır. Çünkü şu anda bölge petrolü, karayolu ile Humus kenti üzerinden taşınabilmektedir. Yani bu yol İran`ın denetimindedir. Bu da İran’ın bu yolu her an kapatabileceği anlamına gelir. Bu yolun kapatılması Suudi Arabistan ve Katar’ın istemediği bir durumdur.

Bir paradoks gibi gözükse de yıllarca süren düşmanca tavırdan sonra Türk Hükümeti’nin Irak Kürdistanı ile ilişkileri çok iyi bir durumda ve ittifak halindeler. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Irak ve Kürt bölgesindeki petrol ile ilgilenen Exxon MOBIL adlı petrol şirketi için petrol bölgesinde yaşayanların Kürt olup olmamasının bir önemi yoktur. Saddam tarafından kimyasal bombalarla katledilen binlerce Kürdün de bu firmalar açısından bir önemi yoktur. Çünkü bunlar için önemli olan orada petrol olup olmamasıdır. Bundan dolayı bu şirket Kürtler ile bir anlaşma imzaladılar. Bu da Kürtlerin bir güç haline gelmesini sağladı. Tabii ki bu durum Bağdat hükümetinin hoşuna gitmiyor. Kürtler daha önce de ABD ile işbirliği yapmış ve akabinde yalnız bırakılmışlardı. Bu da Kürtlerin kuşku ile yaşamasını getiriyor, zira henüz kurulmuş bir Kürt devleti yoktur.

Suriye Kürtlerinin durumu biraz daha karışık, çünkü bir yandan Esad’ın düşmesini isterken, diğer yandan da kurulacak radikal bir Sünni yönetimi de istemiyorlar. Büyük bir belirsizlik var.

Günümüzde, Türkiye’nin NATO’daki rolü üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Bir çok insan soğuk savaş sonrasında NATO’nun feshedileceğini söylüyordu. Bu çok da iyi olurdu. Ancak NATO yetkilileri, komünizme karşı artık savaşmak zorunda olmasak da NATO`yu feshetmeyeceğiz dediler. O zaman, Gorbaçov Doğu Almanya’nın, NATO üyesi Batı Almanya ile birleşmesine onay vermişti. Bunun karşılığında ise Gorbaçov`a diğer Doğu Bloğu ülkelerinin NATO üyesi olamayacakları sözü verilmişti. Ancak bugün hemen hepsi NATO üyesi olmuş durumdalar. Yani NATO giderek daha çok genişlemiş durumdadır. İkinci önemli bir nokta ise NATO’nun askeri olarak daha aktif bir politika izlediğidir. Günümüzde NATO`nun önemli bir sloganı vardır, yapılan savaşların NATO üyesi ülkelerin sınırları dışında devam etmesi. Bu NATO`nun nasıl tehlikeli bir örgüt olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu açıdan bakınca Türkiye`nin Afganistan`a asker göndermesinin nedeni daha anlaşılır olur. Hala bugün bile üzerindeki sis perdesi kalkmamış 11 Eylül saldırısı bahanesi ile Afganistan gibi ülkelerde savaş yürütülüyor.

Siz daha önce `NATO’nun Gizli Orduları: Gladyo` kitabını yazmıştınız şimdi de `Avrupa’nın Petrol Bağımlılığı` adlı kitabınız yayınlandı. Bu araştırmalarınızda gerek ABD gerek ise Avrupa’nın bu konulardaki politikalarına sert muhalif bir duruşunuz var. Sizi uyaran veya tehditvari bir tutum alanlar oldu mu?

Evet, oldu. Örnek olarak, bir ABD seyahatimde CIA yetkilileri bu konuların hassas konular olduğu şeklinde uyarmışlardı beni.

Yani bir tehdit miydi?

Bildiğiniz gibi, soğuk savaş döneminde NATO bir savunma örgütü olarak lanse edildi. Oysa ben bir çok delil ortaya koyarak bunun böyle olmadığını bir çok ülkede NATO`ya bağlı bu gizli örgütlerin terör eylemleri yaptıklarını ortaya çıkardım. Terör eylemleri ve terörizm üzerine uzun araştırmalar yaptım. Bunlardan, 1980`de Münih`deki terör eylemi, Bolonya`da 1980`deki bombalama eylemi ve bir çok bu tür eylemler. Tabii ki araştırması en zor olanı devletlerin istihbaratları tarafından kendi vatandaşlarına yönelik yaptıkları terör eylemleridir. Bu tür araştırmalar yapınca da doğal olarak uyarılar alıyorum.

ABD`deki 11 Eylül saldırısını da bu araştırmıştınız…

Evet. Araştırmalarım sonucu çok ilginç şeylerle karşılaştım. Herkes iki gökdelenin çöktüğünü zanneder. Oysa hiç bir saldırı olmadığı halde üçüncü bir gökdelen daha çökmüştür. Çünkü saldırıyı yapan iki uçak var ama yıkılan üç gökdelen. Bunu Zürih Üniversitesi’nden inşaat mühendislerine sordum ve bu yıkılmanın bir çarpma değil, patlama sonucu olduğunu söylediler. Daha sonra olayla ilgili 600 sayfalık raporu okudum ve bu raporda da 3. gökdelen yoktu. O zamanın yayınlanmış haberlerini araştırdım, aynı sonuca ulaştım.

Kocaman bir gökdelen yerle bir oluyor ve kimsenin bundan haberi mi olmuyor?

Sadece BBC`nin bu 3. gökdeleni haberleştirdiğini gördüm. Ancak, haber 11 Eylül 2001 günü 17:00`da verilmiş, Oysa bu gökdelen 17:20`de yıkılmış. Yani olaydan 20 dakika önce haber verilmiş. Bu araştırmalardan dolayı bolca uyarılar aldım, alıyorum.

Korkuyor musunuz?

Hayır, ben uluslararası politikayı, devlet terörünü ve petrol bağımlılığı gibi konuları yıllardır araştırıyorum. Bunlar benim uzmanlık alanım ve bu çalışmalarıma devam edeceğim.

Dr. Daniele Ganser bu söyleşi için çok teşekkür ederim.