Cemal Özçelik- İslam’da Öteki Dünya İnancı

OZCELIK resim 4

Bir çok dinde olduğu gibi İslam’da da ölüm ebedi değil, beden ile ruhun ayrışması anlamını taşımaktadır. Ölüm meleği Azrail kaderi tamamlanmış kişinin yolunu keser, ruhunu alır. Ancak kimi yorumlara göre, ruh mezarda bir müddet daha bedenle birliğini sürdürür. Bu esnada bir melek mezara iner, ölüyü sorgular; yaptığı iyi ve kötü şeylerin hesabını sorar. Ardından da Münkir ve Nekir isimli sorgucular gelir. Ölü kişi Muhammed peygamberi tanıdığını söylediğinde sorgu anında sona erer.
Hazreti Muhammed’in ismi bir nevi parola işlevini görür. Parolayı bilen, ‘’Kapı’’dan rahatlıkla geçer. Burada durup, geçmiş sayılarımızda ele aldığımız eski Mısırlı’ların öteki dünya inançlarına dair bir hatırlatmada bulunalım. Onlarda da ölüyü temsilen Firavun yer altı dünyasındaki yolculuğunda saat başı bir kapıya varır, kapıdaki dev, yılan gibi yaratıklar ondan parolayı sorar, bilince de geçişine izin verirler…
İslama göre ölüler ilk sorguları alındıktan sonra son mahkemenin yapılacağı ‘’Kıyamet gününe’’ kadar huzur içinde kaderlerine terk edilirler. O gün geldiğinde ise İsrafil adlı melek, trompetini çalarak tüm ölüleri uyandırır.
Mahkeme henüz kararını açıklamadan önce, tüm ölülere hem cenneti, hem de cehennemi önceden göstererek, kendilerini nelerin beklediğine dair bir fikir edinmelerini sağlar.
Mahkemede suçların yazılı olduğu kağıt tomarları kocaman bir terazinin kefelerinden birine konulur. Öteki kefeye ise karınca başı büyüklüğünde bir kağıt parçası yerleştirilir ve ona göre kişinin günahkar olup olmadığına karar verilir.
Burada da Mısırlı’larla bir bağlantı kurmak mümkün. Mısır’da ölünün yüreği terazinin bir kefesine yerleştirilirken, öteki kefeye de kir kuş tüyü yerleştirilirdi. Yürek ağır bastığında, ölü kişi suçlu bulunur ve aslan-timsah karışımı bir yaratık tarafından yenirdi.
Sevap ve günahların tartısından sonra, cehennem ateşi üzerine kurulmuş sırat köprüsüne sıra gelir.
‘‘Kıyamet gününde Cehennemin üzerine Sırat köprüsü kurulur. Bu köprüde kaypak yerler, ayakların kayıp sabit kalamayacağı kısımlar, kapanlar, demirden kelepçeler, dikene benzer kılçıklar vardır. İmanlı kişiler, amellerine göre, göz açıp kapamadan, ya şimşek gibi, ya hızla uçan bir kuş gibi, ya iyi koşan asil bir at hızıyla geçer giderler. Böylece bir Müslüman ya hiç zarar görmeden veya yara bere içinde geçip kurtulur. Yahut feci şekilde Cehennem ateşine düşer.‘‘ [Buhari, Müslim]
Burada da yine Eski Mısırlı’ların ölüler diyarı olarak adlandırılan öteki/yer altı dünyasında yapılan yolculukta ölü ruhlarının değişik aşama ve dönemeçlerde tuzaklarla dolu geçit kısımlarıyla karşılaştıklarına dair görüşleri arasında paralellikler mevcuttur.
Mısırlılar’da ‘‘Mezar kitabeleri‘‘ olarak bilinen ve mezar odalarına kazınan yazılarda ölünün yolculukta dikkat etmesi gereken şeyler mevcuttu. Buna riayet edenler, yani ‚‘‘yol haritası‘‘na göre hareket edenler, tuzakları bir bir aşıp yollarına devam edebilirlerdi. Bu yol haritası da her kese anlatılmaz, sadece sağken adil ve inançlarına bağlı yaşayanlara gösterilirdi.
İslam inancında da sırat köprüsü üzerinde 7 durak vardır. Her bir durakta İman, namaz, zekat, oruç, hac, kul hakkı(buna ana-baba hakkı da dahildir) ve gusul hakkında sorular sorulur. Kusurlu bulunan cehenneme atılır, kusursuz olanlar ise yollarına devam ederler. Cennetin kapısına vardıklarında iki çeşmeyle karşılaşırlar, birinden su içer, diğerindense yıkanırlar. Sonra melekler onlara cennetin özel elbiselerini giydirip içeriye buyur ederler.
Cehenneme gidenlerse sonsuza dek değil, suçlarının ağırlığı oranında kalır, sonra arınıp cennete giderler. Yani cehennem ateşi sadece yakmaz, aynı zamanda günahları temizler.
Suçları ve günahları aynı olanlar ise ne cennete, ne de cehenneme giderler. Onlar bir süreliğine ‘‘Araf‘’ta kalırlar. Cennet ile cehennem arasında bulunan ara bir bölmedir burası. Kur’an-ı kerim’in Araf Suresinde: ‘‘Cennet ile cehennem arasında bir sur vardır. Orada bulunan Araf ehli kimseler, cennet ve cehennem ehlinin hepsini yüzlerinden tanırlar‘‘ demektedir.
Hatırlarsınız, bir önceki sayımızda İncil’i(yeni ahit) işlerken, hıristiyanlık inancında da cennet ile cehennem arasında ince bir duvarın olduğunu, bu şekilde cehennemde bulunanların cennetin nimetlerinden ve suyundan yararlanmalarının engellenmek istendiğine dair bir inancın bulunduğunu vurgulamıştık.
Kur’an‘ da ise, bu duvar da bir nevi ayrı, geçici bir yer olarak tasvir ediliyor ve sur olarak tabir edilen yerde günahı ve sevabı eşit olan insanlar yerlerini almaktalar.

‘‘H‘‘ piktogramı ve Sümer oyun tahtası
Dizimizin başlangıcında Göbekli Tepe’de bulunan ‘‘T‘‘ biçimli taşlara kabartı biçiminde resmedilmiş bir çok figürün yanında, H sembolü üzerinde de çok durdum. Bunun birden fazla  anlamı bulunan bir piktogram olduğunu belirttim. Öteki dünyaya açılan kapı, yeraltı, yeryüzü ve gökyüzünü bir birlerine bağlayan merdiven olabileceği yönünde şahsi hipotezimi geliştirmeye çalıştım. Bunun aynı zamanda ana tanrıçanın bedeninin soyut semboller aracılığıyla tasviri anlamına da gelmiş olabileceğine işaret ettim. Tanrı/tanrıçaların dişil ve eril cinsleri içlerinde taşıdıkları ve H sembolünün aynı zamanda bu ikilemi de yansıttığını belirttim. Orta kısmı, tıpkı bir ananın ana rahmi gibi ‘‘yaratma odası‘‘ olduğunu belirterek, Sümer mitolojisiyle bağlantı kurmaya da çalıştım.
Şimdi H pigtogramına ve Sümer oyun tahtasına baktığımızda, iki dünyayı, aynı şekilde adeta cennet ve cehennemi bir birinden ayıran,(ama aynı zamanda da birleştiren)  bir çeşit ‘‘sırat köprüsü‘‘nü andırdığını görürüz. Sırat köprüsünün üzerindeki sur biçimindeki Araf’ı da görmek mümkün. Bunlar tabii ayrıntılı araştırmalarla desteklenip kanıtlanması gereken hipotezlerdir.

Hitit Tanrı-kralının elindeki semboller

Bir önceki sayımızda da yayınladığımız bu resimde Tanrı-kralın elindeki sembollere iyice baktığımızda(Resim 4) görsel olarak şunlar dikkat çekmektedir: En altta bir kayık veya gemi(yarım ay biçiminde), onun üstünde yukarıdan aşağıya dikilmiş H sembolü, en üstte de ikiye ayrılmış bir daire.
Bunları hipotetik tarzda değişik şekillerde yorumlamak mümkündür, ki önceki sayılarda bunu yaptım. Ama en genel hatlarıyla ele alacak olursak, tüm bu sembollerin bir şekilde öteki dünyaya yolculukla bağlantılı semboller olduğunu düşünüyorum.
Bir çok halkın mitolojisinden, ölü ruhlarının kayık, sal, gemi gibi vasıtalarla öteki dünyaya yolculuk ettiklerini biliyoruz. Hatta eski Mısırlılar‘da batan Güneşin de gece yolculuğunu yeraltı sularında bir kayığın içinde geçirdiğine dair bir inancın olduğu biliniyor. Gemi, aynı zamanda bir ‘‘kurtarıcı‘‘dır. Tıpkı Nuh’un gemisi gibi.
 H sembolü konusunda çok sayıda kişinin, başta da Prof. Schmid’in(Göbekli Tepe kazılarını sürdüren arkeolog) açıklama denemeleri oldu, ama bunu öteki dünyaya yolculuk veya bu dünya ile öteki dünya arasında bir köprü olduğuna ilişkin bir yoruma rastlamadım.

Cennet mi, cennetler mi?
Cennetin nerede olduğu konusu, dinleri en çok meşkul eden konulardan bir tanesidir. Gökte mi, yerde mi? Yoksa bilinmeyen bir yerde mi? Gerçek mi, hayal mi?
Tevrat, onu yeryüzünde tasvir eder. ‘‘Aden cenneti‘‘, yani çölün/bozkırın ortasındaki bahçe diye tanımlar. Yer olarak da kuzeye(kuzey Mezopotamya) ya da ona mücavir yerlere işaret eder. Buna göre cennetten bir ırmak geçmekte ve bu da dört kola ayrılmaktadır. Bunların ikisi bildiğimiz Dicle ve Fırat nehirleridir. Diğer iki kolla yani; Pişon ve Gihonla günümüzün hangi ırmaklarının kastedildikleri bugün de hala meçhul kalmışlardır.
Bu yüzden araştırmacılar onu değişik yerlerde ararlar. Kimisine göre cennet Basra Körfezi’ndedir, kimine göre Zagroslar‘da, kimine göre ise Doğu Akdeniz’dedir. Ama hepsindeki ortak yön, bu yerlerin dünyevi olmalarıdır. Yani cennetin bu dünyada olduğuna inanıp, onu yine bu dünyada aramaktadırlar.
Kur’an-ı Kerim’de ise cennet değişik surelerde farklı anlatımlarla yerini almıştır. Kimi açıklamalara göre o ne yerde, ne de göktedir; yerle gök arasında bir yerdedir.
Taha suresinde ise(76.ayet) şöyle bir ifade kullanılmaktadır: ‘‘Adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükafatı‘‘(Durak Pusmaz, Şamil İslam Ansiklopedisi)
Bu ayetteki tasvire göre cennet gerçekte tek bir yerle sınırlı değil, tersine bir kaç yerde mevcuttur. Yani tekil değil, çoğuldurlar. ‘‘Adn cennetleri‘‘ deyimi ise, bu cennetlerin- tıpkı Tevrat’ta geçtiği gibi- dünyevi olduklarını, yani dünyamızda mevcut olduklarını gösterir.
Kuran-ı Kerim’de, Tevrat’ta dile getirilen ve cennetin içinden aktığı söylenen dört ırmaktan bahsedilmemektedir. Irmaklar, daha çok yeraltı su kaynakları şeklinde dile getirilmektedirler. Söz konusu dört ırmaktan bahsetmemesi belki de, cennetin bir tek yerle sınırlı olmadığına dair olan inançla bağlantılıdır.
Bu cennetlerin yerle gök arasında olduklarına ilişkin düşünceye gelince; bu yerlerin yüksek, tepelik alanlarda olduğu anlamında dile getirilmiş olabilir. Yani ilk etapta akla geldiği gibi gökle yer arasında hava boşluğunda bulunmuyorlar. Çünkü yukarıda, altlarından su kaynaklarının aktığı dünyevi bahçelerin tasvir edildiğini açığa kavuşturmuştuk. Diziyi takip eden arkadaşlar, Suriye’de bulunan bir kil tablette cennetin bir dağın tepesinde yer aldığının yazılı olduğunu hatırlarlar.

‘‘Öteki dünya‘‘ nerede?
Kimi din yorumcularına göre, ‘‘Cennet, ahirette müminlerin varacağı sevap evidir ki, şimdi mevcut, dünyada görüşten gizlenmiştir… Yer yüzü ile onun arasında mekanla ilgili bir uzaklık tasavvuruna da lüzun yoktur. O da aynı feza içindedir.‘‘
Bu yorumda, animist ve şamanist dinlerin ‘‘öteki dünya‘‘ anlayışları ile bir paralellik görmekteyiz. Söz konusu inançlara göre, öteki dünya da bizim içinde bulunduğumuz dünya içindedir. Ancak bizlerle onlar arsında orayı görünmez kılan ince bir sis perdesi mevcuttut. Öteki dünyada olanlar bizi görebilirler, ancak bizler onları göremeyiz.
Kuran’da tarif edilen cennetler, adeta yüksek dağların gözden uzak kuytu vadiliklerinde ağaçlıklı, altlarından ırmakların, içlerinden gözelerden doğup akan suların mevcut olduğu yeşil adacıkları andırmaktadır.