Cemal ÖZÇELİK- Aztek Mitolojisi

Capture12

Aztek Mitolojisi

Aztekler, merkezi bugünkü Meksiko’da bulunan Orta Amerika’da yüksek düzeyde uygarlık kuran bir kaç halktan biridir. Daha kuzeylerde bulunan ‘’Aztlan’’ bölgesinden geldiklerine dair bir inanış vardır.

Diğer bazı halklarda olduğu gibi onlar da doğuşlarını kimi coğrafik varlıklarla bağlantılı ele almışlardır. Ana rahmiyle özdeşleştirilen mağarayı kendilerine çıkış noktası kabul eden ve ana yurtlarını ‘’yedi mağaranın yeri’’ olarak betimleyen anlatımlara rastlamak mümkün. Bu da bize onların toplumsal hafızalarında yer almaya devam eden taş devrinin mağara yerleşimlerini andırmaktadır.

Aztek kültürü, bu yönüyle değişik zaman dilimine yayılmış, daha geniş coğrafyada yaşayan farklı farklı kültürlerin birleşik tecrübelerinden damıtılarak oluşmuştur, dense yanlış olmaz.

Bu kültüre ait günümüze ulaşan çok sayıda kalıntı mevcut olmakla birlikte, malesef bunların ezici çoğunluğu İspanyol kolonyalistleri tarafından bilinçli ve sistemli bir biçimde tahrip edilmiştir. İspanyollar, tahrip edemedikleri kimi kutsal mekanların ise isimlerini değiştirerek, onlara ispanyol adlar takarak, asimilasyon aracılığıyla dejenere etmeye çalışmışlardır.

Azteklerin çok zengin ve karmaşık bir inanç ve ayin sistemleri mevcuttu. Her şeyi çok dakik bir şekilde hesapladıkları takvimlerine göre uygulamaya koyarlardı. Tıpkı Hititler’de olduğu gibi, Aztekler’de de neredeyse her şeyin ayrı bir tanrısı vardı. Ancak tüm bunların üstünde yer alan bir baş tanrıları vardı.

Aztek tanrılar dünyası ve onların mitolojik anlatımları dinsel felsefeleri ve yaşam tarzlarına göre belirlenmiştir. Orta amerika’da hayatı sürdürmek her zaman kolay olmamıştır. Kuraklık, aşırı yağış, fırtına, volkan patlaması v.d. gibi doğal felaketler, toplumsal yaşamı sürekli bir tehdit altında tutmuştur. Kaynakların sınırlı olması, bunların ölçülü kullanılmasını da gerektirmiştir.

Bu zorluklara karşı ayakta kalabilmek için, çok sıkı bir toplumsal düzen kurmaları gerekmiştir. Böylesi bir düzen ise, ancak kılı kırk yararcasına tespit edilmiş dinsel ve mitolojik inanışlar vasıtasıyla ayakta tutulabilirdi.

Baş tanrı Ometeotl

Aztek felsefesi düalist bir bakış açısı taşımaktadır. Baş tanrıları ‘’Ometeotl’’ da dişil ve eril olmak üzere iki farklı ve bir birine zıt cinsel karakter taşımaktadır. Ari halklarının baş tanrısı ‘’Zurvan’’nın da benzer özellikler taşıdığını burada hatırlatmakta yarar vardır.

Bir birine zıt ikiz yapı, çelişkilere kaynaklık edip, değişim dinamiğini oluşturmakta, buna dayalı olarak da bir toplumsal düzen oluşmaktadır. Bu bağlamda tanrı Ometeotl hem çelişki ve kaosu, hem de sükunet ve düzen içinde birliği temsil etmektedir.

Ometeotl’un anlamı değişik dil bilimci ve mitologlarca tartışılmaktadır. Buna ilişkin iki temel görüş vardır.

Birincisi; ‘’iki’’ anlamına gelen ‘’ome’’ kavramının düalist yapısından yola çıkılarak yapılan adlandırmadır ve ‘’iki tanrı’’ şeklinde çevrilmektedir.

İkincisi ise; Ometeotl kavramının kökünde yer alan ‘’omi’’yi esas alan çeviridir. ‘’omi’’ kemik demektir. Aztek mitolojisine göre tanrılar, eski dönem insanlarının kemiklerini yeraltı dünyasından çıkartıp, unufalayarak, ona kan karıştırmak suretiyle yeni dönem insanını yaratmışlardır. Buna dayanarak ‘’ insanı ölü kemikten yaratan tanrı’’ olarak tanımlamaktadırlar Ometeotl ismini.

Her iki açıklamanın da dayandığı doğru temeller vardır. Ancak ben işin başka bir bayutuna dikkat çekmek istiyorum. Bildiğiniz gibi kimi kavramlar dilden dile geçerek yeni bir öz alırlar. Ya da kimi halklar, başka halklardan aldığı bazı kavramları kendi dillerine uyarlayıp, ona yeni bir biçim verirler. Dolayısıyla bir dildeki belli bir kavramı incelerken, o dilin sınırlarını aşan bir kapsamda yaklaşım göstermekte yarar vardır.

Bu şekilde yerel ile evrensel kimi kavramlar arasında bağlantı kurma imkanı da doğar. Şimdi bo perspektifle Ometeotl kavramını yeniden ele alacak olursak, tam da Aztekler’in düalist bakış açılarına denk düşen iki ayrı kavrama rastlarız. Bunlar ‘’ome’’ ve ‘’teotl’’ kavramlarıdır. Daha önceki sayılarımızda ana tanrıça ve tanrı kavramları, bunların kökenleri ve değişik halklar arasındaki paralellikleri çokça ele aldığımızı hatırlarsınız.

‘’Ana’’ kavramının değişik dillerde ma, mama, metis, oma, ummi, mader, mother, mutter v.d. farklı formlara girseler de, özünde aynı kökenden geldiklerini biliyoruz. Bu anlamda Ometeotl’da mevcut olan ilk hecedeki ‘’ome’’nin de, ana tanrıça kavramıyla bağlantılı bir kökenden gelmiş olabileceğini düşünüyorum.

Yine ana tanrıça kavramının patriarkal dönemle birlikte tanrı baba’ya dönüştüğünü biliyoruz. Bu kavram da benzer biçimde değişik dillerde farklı farklı formlara bürünmüştür. Örneğin Greekler’de ‘’teo’’ biçimindedir. Daha sonraki dönemlerde değişime uğrayarak ‘’Zeus’’ adını almıştır.

Bunun Latince’deki karşılığı ise ‘’Deo’’dur. Çin mitolojisini incelerken, ‘’Tao’’un aynı zamanda ‘’Dao’’ olarak da kullanıldığını vurgulamıştık. Bu kavramın da aslında ana demek olan ‘’dê“ kökeninden geldiğini belirtmiştik. Bunun da daha derin analizlere tabi tutulduğunda, okyanus ve/veya gökyüzü anlamından türediği anlaşılacaktır.

Örneğin Hintçe’de göğün karşılığı ‘’Dyaus’’tur ve göktanrıyı ifade etmeye de yaramaktadır. ‘’Devamatri’’, hem insanların, hem de tanrıların ortak anası kabul edilmektedir ve sınırsızlık, sonsuzluk gibi anlamlara da gelmektedir. (Korhan Kaya, Hint Mitolojisi Sözlüğü, s. 31)

Tüm bunlardan çıkartacağımız sonuç şu; Ometeotl, tanrıça(ome) ve tanrı(teotl) karşıtlıklarının birliğinden oluşan bütünsel bir varlıktır. Belki de bu sebeptendir ki, hem eril, hem de dişil özellikler taşımaktadır.

Yıkılan dört dünya

Aztek inanışına göre, içinde yaşanılan dünya, daha önceleri kurulup tekrar çeşitli felaketlerle yıkılan dört dünyayı takip eden beşinci dünyadır. Dünya ve üzerindeki insanlar her seferinde felakete uğradıklarında aslında yok olmuyor, tersine değişime uğruyorlar. Tanrıların öfkelenip kendilerini de cezalandırabileceklerinden korkan Aztekler, onlara adaklar adayarak, bu kötü sondan kurtulmaya çalışmışlardır.

Bir önceki dört dünya hava(rüzgar da denebilir), su, ateş ve topraktan oluşan dört temel elementi de sembolize etmekteydi. Bu bakımdan her dünyanın yaratılışı da, tahrip olma biçimleri de farklı olmuştur.

Mitolojiye göre, evren 13 katı gökte, 9 katı yer altında olmak üzere toplam 22 katmandan oluşmaktadır. Baş tanrı Ometeotl da gökler katının en sonuncusunda yaşarmış. Dört tane oğul tanrı yaratmış, ancak bu oğul tanrılar arasında egemenlik savaşı başlamış. Her seferinde dünyanın egemenliğini birisi eline geçirmiş. Bu demektir ki, bir öncekini yıkıp, yeniden kurmuş. Bu mitolojik anlatım bizlere değişik hanedanlıkların krallık için içine girdikleri mücadeleyi andırıyor.

Her bir dünyaya denk gelen de bir Güneş mevcuttur. ‘’Toprak Güneş’’, ‘’Rüzgar Güneş’’, ‘’Yağmur Güneş’’(bu tabi ateşten yağmurlardır) ve ‘’Su Güneş’’. Her seferinde dünya yıkıldığında üzerinde yaşayan insanlar da sırasıyla mamut, maymun, hindi ve balığa dönüşmüşlerdir.

İnsanların balığa dönüşmeleriyle sonlanan dördüncü dünyanın yıkılışı, Nuh Tufanı’nı andıran bir sel sonucu gerçekleşmiştir. Bu tufandan da Tata ve Karısı Nene kurtulan tek bir çift insan olmuştur.

Ateşte yanmak herkesin harcı değil

Dünyanın yeniden yaratılması için rekabet halinde olan tanrı kardeşlerden Quetzalcoatl ve Tezcatlipoca uzlaşıp göğü ve yeryüzünü yaratmışlardır. Ancak dünyada yaşamak için yeni bir Güneşin yaratılması da farz olmuştur. Çünkü her yer karanlık içindedir. Nevar ki, bunun için tanrılardan birinin Güneş olmayı kabul etmesi gerekmektedir. Güneş olmak için, önce ateşte yakılmak gerek. Ancak o şekilde Güneş biçiminde yeniden doğuşu başarmak mümkündür.

Tanrılar kurulu gönüllü birini arar. İçlerinden biri büyük bir cesaretle öne fırlar, görevi üstleneceğini söyler.. Ama karşısında cayır cayır yanan ateş alevlerini görünce bütün cesareti kırılır, kendisini geri çeker. Ateşte yanmak herkesin harcı değildir!

Neticede tanrılar mütevaziliğiyle bilinen bir tanrıya bu görevi verirler. O da hiç korkmadan kendisini ateşe atar, sonunda da Güneş olarak yeniden doğar.

İnsanın yeniden yaratılışı

Dünya, gökyüzü ve Güneşin yaratılmasından sonra, tanrılar insanın eksikliğini fark ederler. Çünkü kendi yaşamlarının kolaylaşması için insana ihtiyaçları vardır. Aynı zamanda Güneşin gökteki devinimini sağlaması için de, insanların adak adamalarına gereksinim vardır. Hatta sadece adak adamaları değil, kendilerini bizzat kurban etmeleri gerekmektedir.

Bu amaçla insanı yeniden yaratmak için, tanrılar kurulu Rüzgar tanrısını görevlendirir. Rüzgar tanrısı yer altı dünyasına inip, balığa dönüşmüş olan insanların atalarına ait kemikleri getirir. Bu kemikler dövülüp ufaltılır ve içine de tanrılardan birinin kanı akıtılır. Rüzgar tanrısının büyük maceralarla gerçekleşen yer altı dünyasına yolculuğu ile insanın kil ve kan karışımından yaratılmaları efsanesi de, bize pek yabancı gelmez. Öteki halkların, (örneğin Mezopotamya, Mısır, Yunan, Japon v.d.) mitolojilerinden biliriz. Bu yolculuk, aslında ölümden hayatı yeniden yaratmanın mümkün olduğu mesajını vermektedir. Bu düşünce, ölümsüzlük ve sonsuz yaşam inancına da temel teşkil etmektedir.

Tanrıların yaşamlarını sürdürebilmeleri ve dünya düzeninin çarklarının döndürülebilmesi için insanların kurban edilmeleri, kanlarının akıtılması gerekmiştir. Ancak kanları akanlar, egemen kesimlerden değil, daima kölelerden ve savaş tutsaklarından seçilmiştir. Bugün de emperyal düzenlerin ayakta kalmaları için ezilen halkların ve insanların kanlarının akıtılması öngörülmektedir.