Bu trajikomik bir referandum hikayesidir

75908

İsviçre’de kadınlar oy kullanma hakkını elde etmek için referanduma gitti. Ancak referandumda kadınların bu hakkına yine erkekler karar verdi…

Lili Can

İçerisinde dört farklı resmi dili, kantonları arasında kültür farklılıkları olan ve halkın karar verme sürecine doğrudan katıldığı İsviçre’nin demokrasisi zaman zaman başka ülkeleri kıskandırır. Ama biraz yakından bakıldığında kıskanacak bir şey kalmıyor, özellikle kadın tarihi bakımından bu doğrudan demokrasi biraz trajik-demokratik! Detayına girmeyeyim, kardeş kantonlar bir araya gelme kararı verir ve İsviçre, asıl adıyla İsviçre Konfederasyonu ülkesi 1848’de oluşturulur. Bu yıldan beri de ülkede ne karar alınacaksa halka sorulur ve referandumdan çıkan sonuca göre hareket edilir. Halk mı dedim? Belki şu an anayasada öyle geçiyor olabilir ama federal anlamda 1971’e, bazı kantonlarda ise 1990’a kadar sadece erkeklere oy hakki veriliyordu!

Dağlarla çevrili İsviçre kuruluşundan çok değil hemen sonra, özellikle tekstil sektörüyle, bir endüstri ülkesi haline gelir ve kadınlar da işgücüne katılır. 1888’de işgücünün yüzde 44’unu kadınlar oluşturur. Öyle ki 1890 ve 1910 yılları arasında çalışan kadınların sayısı 1960`lar ve 1970`lerdekinden daha yüksektir. Fakat oy hakkına geldiğinde iş değişiyor. I. Dünya Savaşı başlamadan önceki birkaç yılda ülkede isçi hareketi giderek güçleniyordu. Sosyalist sendikaya üyelikler artıyordu ama kadın isçilerin sendikalaşma oranı nispeten daha düşüktü.

İlk kez ‘Biz de karar vermek istiyoruz, kanton yasası değişsin’ diyen Zürihli kadınlar 1868’de oy hakkı için dilekçe topluyorlar. Ancak bu sadece yüz yıllık bir sürecin başlangıcı oluyor. Bu mesele yıllar boyunca sürekli gündeme geliyor. Kadın işçi dernekleri bu amaçla tekrar tekrar başvurular yapıyor. İngiltere’deki kadın hareketinden de etkilenerek, eşit haklar talebiyle İsviçreli Kadınların Oy Hakkı Derneği kuruluyor. Sosyalist Parti’nin programı içine alınıyor ve parti 1912’de St. Gallen kantonunda bu talebi dile getirdiğinde muhafazakarlar ve liberaller tarafından engelleniyor, aynı şekilde diğer kantonlarda da bu talep sürekli reddediliyor.

ŞİMDİ SIRASI DEĞİLLER

İsviçre her ne kadar I. Dünya Savaşı’nı sınırları içine sokmamaya çalışsa da, içerde de bir iç savaşın eşiğine kadar gelir. Savaş yılları boyunca işçi sınıfının yasama ve çalışma koşulları dayanılır gibi değildir. Her şey pahalılaşırken, işsizlik ve ücretsiz zorunlu askerlik aileleri iyiden iyiye sefalete sürükler. 1915 ve 1920 arası gündelik yaşamda ihtiyaç duyulan birçok şey karneye bağlanmıştır. Enflasyon önlenemez ve kriz kapıya dayanır. Bu yıllarda kadınların siyasal talepleri de daha fazla göz ardı edilir.

11-14 Kasım 1918’de 250 bin isçinin yaptığı genel grev ülkeyi felce uğratır. İsviçre sosyalistlerinin ve sendikalarının öncülüğünde işçilerin bu büyük grevinde talepler, haftalık çalışma saatlerinin 48’e düşürülmesi, sosyal güvenlik sigortası, nispi temsil sistemi ve kadınlara oy hakkıdır. Büyük bir devrimden korkan hükümet grevi orduyla bastırır ama talepleri yerine getirmekten başka kaçışı da kalmamıştır. 1918’de nispi temsil sistemi ve gelecek yıllarda da haftalık çalışma saatinin 48 olmasına dair raporlar Federal Konsey’e sunulur. Uygulanması 23 yıl alsa da, 1925’te yaşlılar ve bakıma muhtaç olanlar için sigorta yasalaştırılır. Genel grevin verdiği korkuyla Federal Konsey’e sunulan her rapor için referanduma başvurmaksızın adım atılır, biri dışında…1919’da Federal Meclis’te kadınların oy hakki için yasa tasarısı sunulmasına dair Federal Konsey görevlendirilir, ancak Federal Konsey üyesi Heinrich Häberlin ‘daha acil meseleler var’ diyerek bu dosyayı çekmecesinden 15 yıl boyunca çıkarmaz.

1923’te bir grup kadın anayasal bir şikayet yaparlar ama örfi hukuka aykırı denilerek reddedilir. 1928’de Britanyalı kadınların seçme ve seçilme hakkına tam anlamıyla kavuşmuş olması ve kendi ülkelerindeki oy hakkı surecinin sümüklüböcek hızıyla sürüyor olması İsviçreli kadınları kızdırır. Dev bir sümüklüböcekle başkent Bern’de bu sureci protesto ederler. 1929’da nüfusu 4 milyon bile olmayan İsviçre’de 250 bin imza toplayarak bir kez daha oy hakki isterler ancak, masaya gelen her dosya ‘kaybolur.’ Bu arada muhafazakâr kadınlar da bir araya gelir ve onlar da çeşitli kampanyalar düzenler; ama kadınlara seçme ve seçilme hakki verilsin diye değil, ‘kadının yeri evidir’ kampanyası!

1934’te Federal Konsey üyesi Heinrich Häberlin görev değişimi sırasında belgeleri gelen diğer üyeye teslim etse de artik dünyadaki ekonomik kriz ve savaş sonunda sağ hareketin yükselişi kadınlara vurulan başka bir darbe olur. Kadınlar işgücünden çekilmeye zorlanır. II. Dünya Savaşı’nda yeniden işyerlerine dönen kadınlar, hala oy hakki elde edememiştir. En ilerici kantonlarda bile sadece erkeklerin katılabildiği referandumlarda defalarca reddedilir.

‘SADECE ERKEK KARDEŞLERİN ÜLKESİ’

İsviçre 1948’de anayasanın 100. Yılını ‘İsviçre, kardeşlerin ülkesi’ sloganıyla kutlarken, kadınlar ‘sadece erkek kardeşlerin ülkesi, kız kardeşlerin değil’ diyerek eleştirir ve Federal Konsey’e ortada İsviçre ve Liechtenstein’nin kara bir nokta oluşturduğu Avrupa’da kadınların seçme ve seçilme hakki haritasını verirler.

Ancak, daha önceki sümüklü böcek eyleminde olduğu gibi, yaptıkları bu eylemler üzerinden kadınların ‘olgun olmadığı’ fikri empoze edilir. Buna göre, eğer olgun eylemler yapamıyorlarsa, zaten politik anlamda başarılı olamazlar. Kadınlar siyasete dahil olduğunda aile yaşamı zedelenir görüşü her alanda en büyük silah olarak kullanılır erkekler ve muhafazakar kadınlar tarafından.

1957’de hükümet Soğuk Savaş döneminde komünistlerin saldıracağı korkusuyla hava saldırısı korunma önlemi hazırlar ve bu konuda kadınların görevli olmasını ister. Bunca yıl 1848 Anayasası’nda askerlik ve oy hakkinin erkeklere verilmiştir diye kadınlara oy vermemeyi sürekli reddedenler simdi kadınları askeri bir göreve almak ister. Bu pişkinlik kadınları kızdırır tabi, yok öyle üç kurusa beş köfte! Hükümetin komünizm korkusu biraz işe yarar ve sonunda bir yasa tasarısı hazırlarlar bu konuda.

Muhafazakârlar da yine hayır oyu alırsa, yeni bir referanduma gidilmesi yıllar sürer diye taktiksel nedenlerle referanduma gidilmesini bu kez onaylar. Yapılan kampanyalar boyunca, Sosyalist Parti, Komünist Parti, bağımsızlar ve sendikalar destek verirken, sağcı partiler ile kırsal bölgelerdeki kadın örgütleri buna karşı çıkar.

1918’deki genel grevden sonra her ne hikmetse, dosyayı saklayan üyeyi denetleyecek ve keyfi davranışını sorgulayıp o dosyaları isleme koyacak bir yapı oluşturulmaz. O 15 yıl içinde ve sonrasında da kadınların tekrar tekrar seslerini duyurmaya çalışmalarına kulak tıkanır. Zaten sendikalarda ve toplumda örgütlülükleri çok zayıf olan kadınlar da genel grevdeki ivmeyi bir daha kazanamaz. Bern Üniversitesi- ’nden Dr. Fabienne Amlinger, oy hakkı isteyen kadınların genellikle burjuva kadınlar olduğunu ve kendilerine söz hakki verilmeden bile konuşmadıklarını belirtiyor, kaldı ki büyük ve ses getiren eylemler yapacaklar… Öte yandan özellikle kırsaldaki kadınlar çok daha muhafazakâr bir yapıya sahipler. Bu kadınlara göre, zaten evde onca sorumluluğu varken, kadınların sürekli oylamaya katılması ile aile bütünlüğü bozulacaktır.

Bu nedenlerle yapılan eylemler sınırlı ve etkisiz olur. Genel grevdeki gibi ülkenin ileri güçleri ve kadınları hayati durdurarak sözlerini dinletebilecekleri ihtimalini bir daha düşünmezler. Yapılan protestolar, imza toplamalar da hep göz ardı edilir ya da sadece erkeklerin oy verebildiği referandumların sonuçlarına katlanmak zorunda kalırlar.

1919 ve 1959 yılları arasında kadınlara oy hakki verilmesi erkeklerin katılabildiği kantonal oylamalarda ve referandumlarda 25 kere reddedilir. Sonrasında kadınların yaptıkları en verimli iş, belli meydanlarda protesto yapmak ya da imza toplamak dışında kendi köy ve şehirlerindeki kadın ve erkeklere kadınların oy hakkına sahip olmasının önemini anlatmak olur. İlk olarak 1959’da Vaud ve Neuchâtel kantonlarında kadınlar haklarını alırlar. Artik kapı bir şekilde açılmıştır ve gelecek senelerde diğer kantonlar da birer birer bu hakki tanırlar. 1971’de kadınlar artik federal anlamda hak kazansalar da bu konuda en gerici kanton Appenzell Innerrhoden inat eder ve ancak 1990’da Federal Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla zorla kabul ettirilir. Artık haklarını elde ettikten sonra bir anda güllük gülistanlık olmamış tabi her şey. Örneğin, kabine üyesi seçilen ilk kadın Elizabeth Kopp, o yıllarda banka hesabı açabilmek için bile kocasının izninin aldığından bahsediyor.

Siz, siz olun oyunuzun hayrını bilin, sevgili kadınlar.