Başarı, kararlı mücadeleye bağlı

11

Haydar Sancar

İslamcı terörün Paris’te gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardından Avrupa’nın bir çok ülkesinde katliama tepki gösterilirken, halk kitlelerinde korkunun her türlü izini görmek mümkündü. Sadece gazete sayfaları ve haberlerde görebildikleri türden katliam ve saldırılar, bütün dehşetiyle, Cahrlie Hebdo saldırısından sonra, bir kez daha Paris sokaklarında sivil halkın kanını akıttı. Fransa’nın daha geniş tutularak söylenirse, Avrupa’nın 11 Eylül’ü sayılan katliam sonrasında, İslamcı terör örgütü IŞİD’in saldırılarla ilgili olarak uluslararası bağları ve trafiğini takiben, Almanya, Belçika ve Fransa üçgeninde bir dizi hareketliliğin, operasyonların çatışma ve tutuklamaların başladığı, güvenlik gerekçeleriyle, sınırların kapatıldığı, olağanüstü hal durumlarının ilan edilerek askerin sokağa indiği fili bir sürecin de başlangıcı oldu. Artık savaş Avrupa’daydı.

Suriye ve Ortadoğu’da ki savaş ve katliamlardan kaçarak Avrupa’ya gelen hala da gelmenin yollarını arayan mültecileri, bu savaşın mağduru olmaktan çıkarıp, Avrupa’yı istilaya kalkan ‘sürüler’ durumuna getirmeye çalışan Avrupalı egemenler, sivil ve emekçi halkın katledildiği saldırılardan kendilerine pay çıkarıp Ortadoğu ve Suriye’de oynadıkları rolün, ve bölgeye müdahalelerinin perdelenmesi için bir olanağa çevirmeye çalıştılar. Fransa’nın açık savaş ilanı ve uçaklarla bombardımana katılması, halkında bu saldırıların ve bölgeye müdahaleci girişimlerin arkasına yedeklenmeye çalışılması ‘milli birlik ve bütünlük’ duygularının kaşınması suretiyle sağlanmak istendi. Diğer Avrupa ülkeleri açısında da ilk elden sorulan ve cevap aranan temel soru; benzer bir saldırının kendi ülkelerinde olup olmayacağı ya da böyle bir riskin bulunup bulunmadığıydı. Kuşkusuz bu soruya hiçbir ülke; bizde böyle bir risk söz konusu değil! Diye cevap vermedi. Kendini en güvenli sayan İsviçre bile saldırıyla karşı karşıya kalabileceğini güvenlik ‘uzmanlarının’ dilinden dinledi.

Paris’e benzer bir katliamın diğer ülkelerde olup olmayacağı tartışması, böyle bir ihtimallin varlığından çok ; bu soruya verilen cevapla kitlelerin moral ve beklentilerinin esir alınarak, burjuva egemen politikaya endekslenip yönlendirilmesini hedeflediği açıktır. Halk kitleleri, terör saldırılarının “önlenebilmesi” uğuruna, kendi özgürlükleri ve kazanımlarından vazgeçmeye, ödün vermesi gerektiğine ikna edilmeye çalışılmakta, Avrupalı egemenlerin sosyal hayatı her yönüyle kontrolleri altına alabilecekleri, işçi ve emekçilerin hak arama mücadelelerini çok rahatlıkla bastırabilecekleri, ‘güvenlik’ tedbirlerine teslim olmaları gerektiği salık verilmektedir. Bu işin bir yanıdır. Diğer yanı ise, dini ve etnik ayrılıklar üzerinden ırkçılığın, göçmen ve sığınmacı düşmanlığının körüklenmesi, ırkçı ve faşist partilerin yaşanan olaylar üzerinden at koşturmalarına olanak sağlayan korku ve tedirginlik histerisinin yaygınlaştırılmaya çalışılmasıdır ki bunda da bu çevrelerin nispi bir başarı sağladığı söylenebilir.

Bölgedeki savaş halinin uzunca bir süre devam edeceğini hesaplayan, çıkarlarını ve ekonomik ilişkilerini bu hesaplar üzerinden yönlendirmeye çalışan AB’nin koçbaşı ülkelerinin, Türkiye ile Brüksel’de yaptığı son görüşmelerde, 3 milyar Euro para yardımı ve vize serbestliği ya da kolaylığı gibi ‘tavizlerle’ Türkiye’yi mülteci sorununda Avrupa’nın hava yastığı olmaya ‘ikna’ etmesi, Avrupalı emperyalistlerin, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin bölgedeki cihatçı terör guruplarıyla olan ilişkileri ve destekleri üzerine ikiyüzlüce diktikleri tüy olmaktadır. Bölgedeki insanlık dramının yaratıcısı savaş baronlarının, çıkar ve hakimiyet alanlarını genişletme ve sorun olarak gördükleri gelişmeleri merkezden uzak bir noktaya ihale usulü yıkma politikasında , ‘demokrasi ve hukuk bekçisi ve savunucusu’ Avrupa’nın Türkiye’yi mülteciler için güvenli ülke ilan etme edebiyatı, Türkiye egemenlerinin sığınmacılar üzerinden yürüttüğü şantaj ve pazarlıklar sonucunda, Avrupa emperyalist güçlerinin, ülkeyi kan dökmeye dayalı politika ile yönetmeye çalışan AKP iktidarının zorbalığına, baskılarına ve estirdiği teröre, çıkarları uğruna arka çıkmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. ‘Güvenli’ ülkelere ulaşan sığınmacılar ise, siyasi manipülasyon malzemesi olmalarının yanı sıra, pazar için de ucuz iş gücü kaynağı olarak işlev görmesi için hazırlanmaktadır.

Tüm bu olgulara bakıldığında önümüzdeki dönemde özetle; ortaya çıkan çelişkilerin giderek daha da sivrileceği ve bu çelişkiler üzerinden, sınıf hareketlerini hak arama mücadelelerini bastırmanın koşullarının burjuva egemen güçlerce kontrol altına alınmasının dayanaklarının halk nazarında bir mukavemetle karşılaşılmadan, sağlama alınmaya çalışılacağı, emperyalist güçlerin Ortadoğu’da çekişmesinde halk kitlelerinin savaş çığırtkanlığına ve bölgeye müdahalelerine alkış çalar hale getirilmesi için, korku politikalarıyla teslim alınmaya hız verileceği görülmekte, dış politikada ki saldırganlığın muhatabının iç politikada da ezilenler ve emekçiler olacağı burjuva egemenlerin pratik yönelimleriyle ilan edilmektedir.

Bu gelişmeler, İsviçre’de de anti-emperyalist mücadele birliğine, işçi sınıfına ve emekçi halk kesimlerinin bilinçli ve mücadeleci güçlerine ve örgütlerine önemli görevler yüklemektedir. Bir taraftan, siyasi gelişmelerden palazlanarak daha fazla güç toplamaya çalışan ırkçı örgütlenmeler ve çevrelere karşı, ortak mücadele platformunun oluşturulması ve işçi ve emekçilerin mücadele birliğinin ilerletilmesi ,örgütlülüklerinin sağlamlaştırılması aciliyet kazanmakta, bu aciliyete ayrılmaz bir şekilde bağlı olan emperyalizm karşıtı mücadelenin daha tutarlı ve istikrarlı bir mücadele biçimine ilerletilmesi , bunun için ortak platformunun yaratılmasının adımlarının atılması gerekmektedir. Sosyal saldırılara karşı ve ekonomik talepleri için sokaklara çıkmaya başlayan işçi ve emekçilerin bu dönemki hareketliliği de bunun olanaklarını arttırmaktadır.

Saldırıları püskürtmenin başarısı da bu adımların atılmasına bağlıdır.