“Babam, devrim ve ben”

10729097_784989538232237_813395511_n

La Chaux-de-Fonds son zamanlarda Türkiyeli göçmenler başta olmak üzere şehir yaşayanları için bir kültür geçidine ev sahipliği yaptı.. Der İmker-Arıcı filiminden sonra Çiğdem Aslan konseri ve son olarak Ufuk Emiroğlu’nun «Mon Pere, la Revolution et Moi -Babam, Devrim ve Ben» belgesel filmiyle buluştu.

DOCUMENTARIST 6. İstanbul Belgesel Günleri’nde JvdK Yeni Yetenek Ödülü de alan Ufuk Emiroğlu’nun «Babam, Devrim ve Ben» adlı filmi, Gezi direnişi günlerine denk gelmesinden dolayı, 9 Haziran 2013 tarihinde Gezi Parkı’nda gerçekleştirilen gösterimle ödülünü almış.

Ödül «Çok kişisel bir meseleyi ve arayışı, sinema dili ve zanaatının yaratıcı unsurlarını katarak ironik bir yaklaşımla ele alma başarısını gösterdiği için» «Babam, Devrim ve Ben» filmine verilmiş.

Ufuk Emiroğlu’nun ilk filmi olan «Babam, Devrim ve Ben» 16 Ekim’de La Chaux-de-Fonds ABC kültür merkezinde seyircilerle buluştu. Aynı tarih itibarıyla bir çok Fransız bölgesinde gösterimi yapılan belgesele ilgi oldukça yoğundu. Medyanın gündemine de giren «Babam, Devrim ve Ben» bu ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. Bir saat yirmi dakikalık bir belgeseli sıkılmadan seyrettirmek yetenek ister. Bu bakımdan ve yönetmenimizin La Chaux-de- Fonds’da yaşamış Cenevre’de okumuş olmasından kaynaklı gazete ve televizyonlarında ilgisi oldukça fazlaydı.

Cenevre Üniversitesi Sinema-Yönetmenlik Bölümü’nden mezun Ufuk Emiroğlu evli ve bir çocuk annesidir. 1985  yılından beri İsviçre’ de yaşayan Ufuk Emiroğlu ile bizde kısa bir sohbet ettik.

Neden sinema, neden yönetmenlik?

Her şeyden önce sinemayı seviyorum. Tabi karar vermem kolay olmadı. Meslek seçmek zordu benim için. Politikayı seviyorum, ama babam gibi değil de, başka türlü yapmak istiyordum. Çünkü ben bir realistim. Bir çok meslek değiştirdim gördüm ki sinemada her şey var. Öyle ki, bir konu seçiyorsunuz, karşınıza başka konular çıkıyor. Çözüyorsunuz, çözüyorsunuz alanınız genişliyor. Sinemaya ve yönetmenliğe bu şekilde karar verdim.

Zor bir iş olsa gerek sinema. Siz birde burada animasyon kullanmışsınız. Nedir bu işin zorluğu ve neden animasyonu tercih ettiniz?

Gerçektende zor animasyon. Zor ama gerekliydi. Birincisi filme başladım seçtiğim konu ağır geldi. İşkenceler, olaylar ve ikincisi de 80 dakika süren bir belgesel yapıyordum. Ve insanların seyretmesi gerekiyordu. Bu bakımdan da animasyon zordu ama iyi oldu.

Evet bende gelirken sinemaya bunu düşünmüştüm. 80 dakika bir belgesel izlemek. Ama korktuğum gibi olmadı. Bazen düşündük, bazen güldük, bazen de çoştuk..

Demek ki doğru seçim yapmışız..

Peki neden baban? Aslında anlayabiliyoruz nedenlerini ama birde sizden duyalım..

İlk önce ütopistlerle ilgili bir film yapmak istedim. Ben ütopist olamadığımdan belki. Ben realistim çünkü. Farklı yaşama dair yerlere gittim. Neden ütopist olmalı diye kendime sorduktan sonra babamla ilgili olacağına karar verdim. Çünkü içinde yaşadığım hayatı anlatmak daha kolay ve gerçekçi olurdu. Kişisel konuların insanlar üzerinde daha etkili olduğunu düşünüyorum. Genel konulara karşı insanlar daha az duyarlı. Bu nedenle ailemden, babamdan başlamayı, anlatmayı daha uygun gördüm.

Aile kutsaldır denir. Aile içinde yaşananlar aile içinde kalır anlayışı hakimdir özellikle Türkiyeli göçmenlerde. Sen bunu yıkmış olmuyor musun?

Orası öyle ama ben oradan ele almadım. Evet ailemi ele aldım. Yola çıkarken ailem olsalar da, yola çıktıktan sonra karakterlere bürünüyorlar. Eğer sinemacıysanız yapmak zorundasınız. Ben bir film olarak ele aldım ve herkes bir karaktere dönüşlü. Bu noktadan sonra daha rahat yazıyorum.

Bir çok insan kendisini buldu bu filmde. Baba-kız ilişkisinden, göçmen ailenin sorunlarına, devrimcilerin yaşamlarına kadar. Locarno’da gösterimde İsviçreli bir kadının söyledikleri dikkat çekiciydi. «Bizler dedi bir ilticacı görüyoruz. ama unuttuğumuz bir şey var ki, her ilticacının kendine ait bir yaşamı, bir hikayesi var. Özellikle  İsviçre de ki 9 Şubat referandumundan sonra böyle bir film izlemek beni umutlandırıyor.»

Yani demek istediğim ailem olarak bakmadım ben. Başka başka ülkelerden gelip iltica etmek zorunda kalan devrimcilerin yaşamından sadece bir tanesidir benim ailem. Ailemi anlatmış olmak benim için daha kolaydı. Yaşadığım hayattı çünkü.

İstanbul’a festival için gittiğinizde tarih 31 Mayıs’tı değil mi? 31 Mayıs 2013. Gezi direnişinin başladığı gün. Ne hissettiniz o gün orada?

Doğru tarih 31 Mayıs’tı. Ben bir oda kiralamıştım. Fransız konsolosluğunun hemen arkasında. Yani eylemlerin tam ortasında bir yerdeydim. İlk gece evden çıkamadım. ne olduğunu anlayana kadar. Gaz ve polis barikatlarıyla doluydu her yer. Sabah olunca anladık ki bir devrimin ortasına düşmüşüz.

Gezi eylemlerinden dolayı festival 3 gün gecikmeli başladı. İyi de oldu hani. Orada başka bir şey vardı. Devrim diyordu herkes. O an kendinizi güçlü hissediyorsunuz. Ödül töreninin Gezi Parkı içinde yapılması da benim için ayrı bir önemi vardı. Bir daha öyle bir gösterim olacağını sanmıyorum. Alkışlar, marşlar eşliğinde bir ödül töreni oldu.

Evet biz buralarda gazın kokusuyla idare ettik. Siz oralarda devrimin.. Ufuk Emiroğlu’ nun yeni projeleri nedir desek?

Ben daha çok göçmenler üzerinde çalışmak istiyorum. Bunları şimdiden açıklamak uygun olmaz. Sinemayı seviyorum ve geniş bir alan olduğu içinde faklı projeler üretebiliyorum. Düşünmeye ve yazmaya devam ediyorum..

İsmail Şimşek