Ayda Bir- Kadına uygulanan şiddet ve şiddete karşı mücadele

Siddet resim

 “Kadının toplum içerisinde sahip olduğu yer, maddi yaşamın üretiminin fiili eylemi içerisinde sahip olduğu etkiye ve üstlendiği görevlere ve üretim ilişkilerine bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Analık hakkının hakim olduğu yaşam biçiminden çekirdek aileye doğru evrilen cinsler arası ilişki, toplulukların yerleşim alanlarında, gelişen üretim biçimleri içerisinde ilkel topluluklardan, köleci topluma doğru ilerlerken, bir taraftan kadını aile içi köleliğe ve ev angaryasına sürüklemiş, diğer taraftan da tarımın ve toprağa dayalı geçim yöntemlerinin gelişmesiyle de beraber, ihtiyaç duyulan emek, köle edinmenin koşullarını oluşturmuştur. Kadın cinsinin üretim içerisinde, giderek cinsiyete dayalı iş bölümünden, erkek egemenleşen yapıda, üretimde ve aile yapısında, hem eşitsizliğin hem de baskıcı hakim sınıf yapılanmasının yarattığı etki alanıyla kölelik statüsü pekişmiştir.”  

Şiddet, genel bir kavram olarak ele alındığında, toplumsal yaşamın iş bölümüne bağlı olarak, bireyler arası karşılaşma alanlarını kapsayan, grup olma duygusu ve dürtüsüyle bir araya gelen ve statü kazanan,  toplumsal yapının ekonomik ve siyasi olarak örgütlendiği hâkim sınıf hiyerarşisinin, bu bölünmüşlüğün sosyal sınıflar içerisindeki yansımalarının, erk sahibi üst yapı mekanizması güdümünde ahlak ve davranış kalıpsallığının ortaya çıkardığı farklı kategoriler dahilinde değerlendirilebilinir. Bu değerlendirme daha da alt kısımlara bölünerek her biri, kendi nesnel koşulları içerisinde farklı öğeler bileşeni olarak ta gösterilebilinir. Hiç kuşku yok ki bu bileşenler şiddetin, toplumsal maddi yaşamın bölündüğü alanlarda, bireysel, aile içi, sosyal, politik, ekonomik, devlet merkezli vb. olmak üzere çeşitlendirilmesi olarak ele alınmasına olanak sağlamakta geniş denilebilecek bir çerçevenin ilk bakışta öne çıkan, dikkat çekici yanlarını oluşturmaktadır.

Şiddetin türleri, ortaya çıkış biçimleri, şiddete maruz kalanların toplumsal kimliği, elbette üzerine çok sayıda yazı yazılabilinecek, farklı araştırmaların konusu olabilecek bir çeşitliliği içermektedir. Bunlardan en öne çıkan ve en yaygın şiddet türlerinden biri olan, sıkça karşı karşıya geldiğimiz kadına karşı şiddet, güncelliği de gözetilerek bu değerlendirmenin konusu olmuştur.Ancak konunun kapsamlı olması, bir gazete değerlendirmesi sınırlarını zorlayacağından bu yazıda temel noktalara değinilmiştir. Bir sonraki sayıda da başka yönleriyle ele alınmaya devam edilecektir.

Kadına karşı şiddet ve tarihsel gelişimi

Ancak, bütünlüklü bir bakış açısı için, değerlendirmenin güncel zamana düşen bölümüne kaynak oluşturması, kadına karşı şiddetin, farklı katmanlarda ve toplumsal yapılarda kendini gösteren bir şiddete dönüşmesine neden olan koşulları tarihsel olarak kısa bir çerçeve de yeniden hatırlamak gerekli olmaktadır. Bu tarihsel süreç, insanlığın maddi yaşamını üretme eylemi ile başlatılabilinir; topluluklar halinde bir arada yaşamanın kolektif etkinliği, en başta doğa ürünlerini kullanma ve giderek bu eylemin basit bir yararlanma işlemi olmaktan çıkarak, var olanın değiştirilip dönüştürülmesi süreciyle beraber, cinsler arası iş bölümünün farklılaşarak, yerleşik ve kategorik bir duruma dönüşmesine evrilmiş ve bu dönüşmenin ardından, toplumsal yaşamın üretimi giderek sınırları belli olan, mülkiyet egemenliğine bağlı biçimlere geçiş yapmıştır. Dolayısıyla kadının toplum içerisinde sahip olduğu yer, maddi yaşamın üretiminin fiili eylemi içerisinde sahip olduğu etkiye ve üstlendiği görevlere ve üretim ilişkilerine bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Analık hakkının hakim olduğu yaşam biçiminden çekirdek aileye doğru evrilen cinsler arası ilişki,toplulukların yerleşim alanlarında, gelişen üretim biçimleri içerisinde ilkel topluluklardan, köleci topluma doğru ilerlerken, bir taraftan kadını aile içi köleliğe ve ev angaryasına sürüklemiş, diğer taraftan da tarımın ve toprağa dayalı geçim yöntemlerinin gelişmesiyle de beraber, ihtiyaç duyulan emek, köle edinmenin koşullarını oluşturmuştur. Kadın cinsinin üretim içerisinde, giderek cinsiyete dayalı iş bölümünden, erkek egemenleşen yapıda, üretimde ve aile yapısında, hem eşitsizliğin hem de baskıcı hakim sınıf yapılanmasının yarattığı etki alanıyla kölelik statüsü pekişmiştir.

  ” Sınıfsal ayrımın yanı sıra yerli ve göçmen olarak toplumun kutuplaştırılması ve sosyal, dinsel, tensel ve etnik farklılıkların gericilik tarafından kullanılması, bu kaynaktan beslenen şiddet türlerinin varlığını korumasına neden olmaktadır. Kaldı ki bu durum gericiliğin de işine yaramakta ve içerde farklı halk katmanlarına karşı yapılan propagandanın önemli bir paydasını oluşturmaktadır. Geri toplumsal ilişkilerin etkilerini kullanarak faydalanan, sermaye burada, kendi toplumsal gerçeğini de çarpıtmaktadır. 2008 ekonomik krizinden buyana verilerin, gelecek ile ilgili olarak karamsar olan, borçlanan, yaşamını sürdüremeyecek hale gelen kesimlerin bir açmaz olarak şiddete sürüklenme oranlarının arttığını ve bu şiddetinde çoğunlukla kadınları hedeflediğini göstermesi bu çarpıtmanın sosyal temellerine işaret etmektedir.”

Köleleşen kadınlardan farklı olarak, babalarından veya eşlerinden devraldıkları asillik ünvanlarıyla köle sahibi olan kadınlar, ev içerisinde ise kocalarının köleleri olmaktan kurtulamamışlardır. Tarihsel süre zarfında, mülk edinmenin özel biçimlerinin gelişmesi ve sermaye birikimi ile olgunlaşan toplumsal koşullar ve bu koşulların neticesinde değişime zorlanan üretim biçimleri ve hiyerarşi, şiddete dayalı; sömürücü, cinsiyetçi örgütlü yapısını koruyarak günümüz sistemine kadar ilerlemiştir.

Dolayısıyla bu gün, dünya çapında sıkça gündeme gelen, uygar ya da geri kalmış uluslarda az ya da çok yaşanan kadına karşı fiziki, cinsel, psikolojik şiddet, tarihsel köklerinden ve toplumların ekonomik ve siyasal örgütlenme biçimlerinden ve bu gelişmelerden koparılarak, sadece fiziken güçlü bir cinsin, başka bir cinse karşı uyguladığı, psikolojik ve ruhsal gelişim sorunlarına bağlı olarak ortaya çıkan ve sadece bireysel çapta bir şiddet olarak ele alınamaz. Ve bu sorun sadece burjuva eşitlikçi hukuk normlarına da indirgenemez.

Kadına yönelik şiddet, hedef olarak farklı bir cinsi işaret etse ve ortaya çıkma biçimleri, genişçe sayılabilecek bir alanda bulunan faktörlerle de kendini gösterse de, toplumların, ulusların ekonomik ve siyasal biçimlenişi içerisinde, yer edinen ve bu yapının, tarihsel, etik, kültürel vb. oluşumunun etkisi altındadır. Bir baskılama aracı olarak şiddet, egemen olarak örgütlenen sınıfın, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi sürecinde, üretimin bölüşümünün yarattığı sınıflar ve sosyal katmanlar arasında, hâkim sınıf ilişkilerinin, maddi ve sosyal yaşam unsurları dahilinde neden olduğu, uluslara ve topluluklara ait yaşam normlarının karşılıklı etkileşim biçimleri üzerinde, farklı formasyonlarda baskı ve tahribat faktörü olarak görünmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu şiddet, burjuva toplumlarda, geri kalmış ülkelerde, üretim yapısının örgütlendiği toplumsal şartların somut olgularına bağlı bir şekilde doğal olarak farklı nedenlerle karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenler, dinden ahlaka, sömürüden istismara, siyasal ve ekonomik yaşamın yükseldiği temellere dayanabilmektedir.

Aile içi şiddet ve kökleri

Kadına uygulanan şiddetin sayısal olarak daha çok aile içi olarak adlandırılan yapıda cereyan etmesi, doğaldır ki dikkatlerin ve değerlendirmelerin buraya yönelmesine neden olmaktadır. Ancak bu şiddet türü burjuva eşitlikçi anlayışlar tarafından değerlendirilirken, yaygın olan genel eğilim, şiddetin sadece cins ayrımcılığının ve eşitsizliğinin neden olduğu bir tür olarak algılanılmasına yönelmekte ve çoğunlukla olguların, toplumun özel mülkiyetle sınıflara bölünmüşlüğü, bu bölünmüşlüğün, özel mülkiyetin, hakimiyet sağladığı sosyal, siyasal, ekonomik alanlarda çözdüğü eski üretim ilişkileri üzerinden yarattığı yeni üretim anarşisinin, hayatın kendisinin yeniden üretiminin üzerindeki fiili etkisi ve henüz tam olarak çözülmeyen, kapitalist yaşam düzenine geçişte, bir önceki toplumsal yaşam formlarına ait, kültür, ahlak, ‘namus’, kıskançlık gibi kavramların yarattığı çelişkili ikilemin etki alanını, kendisi bizzat şiddeti barındıran, örgütlü kapitalist üretim hiyerarşisini çoğu kez bu değerlendirmenin dışında bırakmaktadır. Dolayısıyla da sorun, sadece fiziken güçlü bir cinsin diğer cinse uyguladığı baskı ve kuvvet mukayesesine tekabül ettirilmektedir. Bir taraftan aile içi şiddet unsurları ailenin nesnel gerçekliğinden bağımsız olarak eleştirilirken diğer taraftan da, yarattığı üretim ilişkilerine bağlı olarak, hem sosyal katmanlarda, hem de fiilen maddi yaşamın üretiminin her alanında neden olduğu yıkım, kaos ve statükocu örgütlü şiddet karşısında, ailenin bir korunak olarak gösterilmesi, hayatın maddi gerçekliğinden yalıtılmaya çalışılarak, sanki tüm bu üretim ilişkileri ve süreciden bağımsızmış gibi, kötülüklerin anasına karşı mistik işlevlere sahip biricik toplumsal hücre olarak yansıtılması çelişkisini de barındırmaktadır.

Ailenin, kadının üzerindeki angaryayı arttırmasının yanı sıra, bağımlı ve köle kılan ilişkileri, erkek egemen baskılama aracının çekirdeği olması ve neticede şiddet söz konusu olduğunda, şiddet ortamını ve araçlarını yaratan maddi ve sosyal yaşam öğelerini taşıması gibi faktörler yok sayılmaktadır. Dolayısıyla toplumsal iş bölümünün yarattığı maddi yaşama eşit olmayan katılımla, giderek mülk edinerek hakimiyet kuran cinsin ve sınıfın neden olduğu potansiyel konumdaki şiddet, koşulların dinamiği içerisinde her kademede aktif hale gelerek örgütlenmekte ve toplumun, sosyal, cinsel ve hukuksal alandaki en zayıf halkasını vurmaktadır. Daha ileri aşamalarda hakim sınıfın baskı ve hegemonya aracı olarak, devletin bir şiddet aracı olarak varlığı, devlet aygıtının ve organlarının şiddeti fiilen örgütlemesi de elbette toplumda bir iz düşümüne ve yankı bulmasına neden olmaktadır. Üretim biçiminin yarattığı kültür ve toplumsal şekillenişe de bağlı olarak bu şiddet yer yer derinleşmektedir. Örneğin bu derinleşme Türkiye gibi kapitalist bir ülke olan ama öte yandan, sosyal alt yapının oluşması ve bölgesel, dinsel faktörlerin de etkisiyle sorunlu çelişkilere sahip olan ülkelerde, halkın günlük yaşamında yer edinen ‘karnından sıpa, sırtından sopayı eksik etme’ , ‘kızını dövmeyen, dizini döver’ gibi şiddeti meşru kılmaya yönelik kabullenişlere kadar gitmekte, kırsal alan kültürü içerisinde etki yaratabilmektedir.

Rakamlarla kadına karşı şiddet

“BM’nin 2011 yılında yayınladığı rapora göre dünyada kadınların %70′i fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor.

İsviçre’de her yıl 27’300 şiddet başvurusu oluyor.Bunların %74′ü kadın. Şiddete maruz kalan kadınların %53′ü ise aile bireylerinden birinin ya da eski eşlerinin şiddet görüyor.

Şiddet oranı İsviçreliler’de %66,7 iken, göçmenlerde %33,3 seviyesinde.

Ölümlü vakaların %54′ü ev içi şiddet sonucunda gerçekleşiyor.

İsviçre’de yılda 21 kadın eşi ya da eski eşi tarafından öldürülüyor.”

 

Avrupa’da durum

           Kadının maruz kaldığı şiddetin, elbette sadece feodal ilişkilerin varlığının sonucu olmadığı yukarıda da vurgulanmıştı. Ancak bu ilişkiler şiddeti karakterize eden koşullar üzerinde belirleyici rol oynamakta, farklılaşmayı da beraberinde getirmektedir. Örneğin; Türkiye gibi ülkelerde yüzüne kezzap atılan, sokak ortasında bıçaklanan, kurşunlanan, ‘namus’ denilen kavramlar uğruna, delik deşik edilen, küçük yaşta evlendirilen, cinsel, psikolojik şiddet kurbanları olan kadınlar, daha geri ülkelerde bundan daha vahşi şiddete maruz kalırken, modern kapitalist ülkelerde bu şiddet benzer biçimleri olmakla birlikte farklı yönleriyle karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiyeli nüfusun sayısal olarak fazlalığı, anavatandan devralınan ve yukarıda da sıralanan bazı davranış ve algılama alışkanlıklarının, içerisinde yer alınan ve modern kapitalist ilişkilerin hâkim olduğu yaşam dinamiğine karşı da bir çelişki olarak varlığını koruması ve bunun şu ya da bu sebeple kadına baskı ve şiddet olarak dönmesi de ayrı sosyolojik bir olgunun varlığına işaret etmektedir. Neticede bu olgular, kendi kendine var olmamaktadır. Avrupalı büyük devletlerin, köken olarak eski sömürgelerinden gelen nüfus katmalarının da dahil olduğu kesimlerin, Avrupa gericiliği ve sermayesi tarafından toplum dışı bırakılarak izole edilerek, bir taraftan uygar yaşamın içerisine aktif katılacak ve kendi bağrında taşıdığı daha öncesinden devralınmış her türlü çelişkiyi de bu yolla çözecek olanakları ortadan kaldırılmıştır. Bu tutum diğer taraftan da var olan çelişkilerin kendi içerisinde derinleşmesine neden olmaktadır. Sınıfsal ayrımın yanı sıra yerli ve göçmen olarak toplumun kutuplaştırılması ve sosyal, dinsel, tensel ve etnik farklılıkların gericilik tarafından kullanılması, bu kaynaktan beslenen şiddet türlerinin varlığını korumasına neden olmaktadır. Kaldı ki bu durum gericiliğin de işine yaramakta ve içerde farklı halk katmanlarına karşı yapılan propagandanın önemli bir paydasını oluşturmaktadır. Geri toplumsal ilişkilerin etkilerini kullanarak faydalanan, sermaye burada, kendi toplumsal gerçeğini de çarpıtmaktadır. 2008 ekonomik krizinden buyana verilerin, gelecek ile ilgili olarak karamsar olan, borçlanan, yaşamını sürdüremeyecek hale gelen kesimlerin bir açmaz olarak şiddete sürüklenme oranlarının arttığını ve bu şiddetinde çoğunlukla kadınları hedeflediğini göstermesi bu çarpıtmanın sosyal temellerine işaret etmektedir..

Kadına uygulanan şiddete karşı mücadele

Bu gün bakıldığında dünyanın farklı coğrafyalarında kadına yönelen şiddete karşı mücadele nispeten daha bilinçli bir şekilde yürütülmektedir. Ancak bu mücadele, sadece erkeğin kadına karşı uyguladığı şiddet olarak algılanmamalı ve mücadele zemini bu alana mahkûm edilmemelidir. Bir baskı ve şiddet aracı olarak burjuva devlet aygıtının toplumsal yaşam alanlarında kendi himayesinde her türlü şiddeti geliştirmesi, özel mülkiyete dayalı sahipliğin kutsanıp mutlak kılınması özü oluşturmaktadır. Hukuksal alanda ve yaşamın üretimine katılımda kadına karşı ayrımcılığın varlığı, kadın emeği sömürüsünün ağırlığı, bir cins olarak aşağılanıp ötekileştirilmesi bu özün pratiğe yansımasıdır. Dolayısıyla kendini örgütlerken şiddeti de örgütleyen toplumsal sisteme karşı mücadele edilmeden ve şiddeti besleyen toplumsal şartların ortadan kaldırılması hedeflenmeden verilen bir mücadele eksik kalacaktır. Ancak bu, şiddet öncesi ve şiddet sonrası önlemlerin alınması, şiddete maruz kalan ya da kalma durumları söz konusu olan kadınların korunmalarının arttırılması ve sağlık ve refakat hizmetlerinin yaygın hale getirilmesi,eğitim düzeyinin yükseltilmesi taleplerinin gözetilmeyeceği ve bunun için mücadele edilmeyeceği anlamına gelmemektedir. Hukuksal alandaki mücadele toplumsal yanla birleştirilmeli ve geliştirilmelidir. Yasal alandaki düzenlemeler kadın hakları konusunda ne kadar ileri yönler içerse de, şiddetin hakim üretim biçimi tarafından toplum içerisinde her gün yeniden örgütlenmesi, şiddetin ve dolayısıyla da kadına karşı şiddetin varlığını daim kılmaktadır.