Ayda Bir- 8 MART 2013: PLANLI VE HEDEFLİ BİR ÇALIŞMA, DAHA ÇOK KADINA ULAŞMA

124

2012 8 Mart’ında “Sermayenin kar için eşitliğine karşı gerçek eşitlik için mücadele” çağrısıyla yürüttüğümüz çalışmada 2012’nin Dünya Bankası tarafından Kadın Yılı olarak ilan edilmesi ve Türkiye’nin de pilot ülke ilan edilmesinin kağıt üzerinde eşitlik söylemini arttıracağını, bu kağıt üzerindeki adımların propagandası yapılırken bir yandan da kadınların uzun yıllardır mücadele ederek kazandığı hakların gerçek hayatta bir bir törpüleneceğini ifade etmiştik. Nitekim, 2012 8 Mart’ında  “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi ve Ailenin Korunması Kanunu” , yasada ifade edilen önlemlerin hangi mekanizmalarla nasıl uygulanacağı belirsiz bırakılarak bir oldu bittiyle meclisten geçirilmişti. Ardından gelen süreçte gördük ki “kadınlara 8 Mart hediyesi” olarak sunulan bu yasa işlemeyen panik butonları, aile merkezlerine dönüştürülen ama hiçbir kurumsal alt yapısı hazırlanmayan Şiddet İzleme ve Önleme Merkezleri, mülki amirlere verilen sorumluluklara rağmen kimin denetleyeci olacağının belirsiz bırakılmasıyla kadınların önüne çıkarıldı. Bu, aslında AKP’nin kadına yönelik her türlü politikasının 2012 yılından bugüne taşınan örneklerinden biri oldu. Kadın örgütlerini birlikte çalışmaya davet et, önerilerini dikkate alıyormuş gibi yap, yine kendi bildiğini oku, yaptığın yasal düzenlemeyi “daha iyi olmaz” diyerek sun ve tüm araçlarınla bunun reklamını böyle yap, hiçbir kurumsal alt yapı hazırlama, eksikleri de “kutsal aile koruyucusu” olarak atadığın din görevlileri, bakanlık görevlileri ile kapat, kim ki “hani böyle olmayacaktı” diye soruyor ona “e canım her iyi şey hemen sonuç vermez ki” de… Bu arada hayata geçirdikleri Aile İrşat Merkezleri, toplum merkezlerine din görevlilerinin atanması, sığınmaevlerinin hükümetin yerel temsilcileri haline gelen valiliklere bağlanması, yapılan olumlu yasal düzenlemelerin “aile birliğinin korunması” kılıfına uydurulan başka düzenlemelerle yerine getirilemez hale getirilişi sadece birkaç örnek. Sonuç; 2012′de Ocak-Eylül ayları arasında 128 kadın öldürüldü. 2013’in ilk ayında 18 kadın öldürüldü, 56 şiddet, cinayet, cinayete teşebbüs, taciz, cinsel şiddet, tecavüz ve yaralama vakası basına yansıdı. 2012′de öldürülen dokuz kadın defalarca şikayette bulunmasına rağmen şikayetleri kayda alınmadı. İki kadın koruma talebine cevap alamadı. Yedisi saldırganları hakkında uzaklaştırma kararı çıkartmasına rağmen öldürüldü. Bir kadının katili ceza almış ancak denetimli serbestlik kapsamında dışarı çıkmıştı, birinin ise cezasının açıklanmasının ertelenmesine karar verilmişti, birinin aldığı hapis cezası ise paraya çevrilmişti. Bir kadın adliye önünde boşanma dilekçesi yazarken, birisi koruma kararını uzatmak için evden çıktığı sırada öldürüldü. Bir kadın ise koruma kararına ve sığınma evine yerleştirilmesine rağmen öldürüldü.

Bütün bunlarla birlikte geçtiğimiz yıldan bugüne kürtaj ve sezaryen tartışmalarının yarattığı etki, kadınların hastanelerden fiili bir yasakla geri çevrilmeleri, zorla sezaryenle doğum sonucu hayatlarını ve bebeklerini kaybetmeleri, doğum kontrol yöntemlerine ulaşmanın giderek zorlaşması ve paralı hale getirilmesi de üzerinden atlanmayacak bir durumu ortaya koyuyor. Kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarrufun devletin bekası ve muhafazakar politikaların devamlılığı için ortadan kaldırılması en çok emekçi kadınları etkilerken, bunun deşifre edilmesi ve mücadelenin örgütlenmesi sorumluluğu da bizim üzerimize düşüyor.

Ve bu 8 Mart’ta da kadına yönelik şiddet, yalnızca devam eden korkunç olaylar nedeniyle değil, bu korkunç olaylar karşısında hükümetin ikiyüzlü politikalarını deşifre edebilmek için de önemli bir gündem olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun için de; 8 Mart çalışmamızda kadınlarla her alanda yaşadıkları şiddeti tartışmak, bunun sonuçlarını ve çözümü ortaya verilerle, örnek olaylarla, son dönem üzerine çokça yazılıp çizilen uygulamalarla teşhir etmek aynı zamanda AKP hükümetinin toplamda kadın politikasının neye denk geldiğinin de anlatılacağı bir düzleme oturacaktır.

***

Kadın yoksulluğunun ve işsizliğinin en çok gündeme getirildiği dönemlerden birini yaşıyoruz. Bunda bir yandan AB’ye uyum programının hükümet üzerinde yarattığı baskı ama daha çok da hükümetin ekonomi politikalarının yarattığı ucuz işgücü ihtiyacının rolü olduğu söylenebilir.

Kadınların yıllardır mücadelesini sürdürdükleri kreş, bakım hizmetleri, istihdam olanaklarının artırılması taleplerine kulak veriyormuş gibi reklam yapan AKP’nin asıl niyetinin esnek, güvencesiz ve ucuz çalışmanın her alanda yaygınlaştırılması için kadınların hem evdeki hem de işteki emeğini kullanma olanağının artırılması olduğunu görüyoruz. Tam da bu nedenle “hem çocuklarına bakmak hem de iş yaşamına katılmak için kadınlar esnek çalışma istiyor” diyen hükümet sözcüleri, bir hak olan kreş hizmetini “yardıma”, bu yardımın dayanaklarının oluşturulması için de “hayırsever ve kadın erkek eşitliğine değer veren” patronlara sırtını yaslamış durumda. Aralarında yasaya göre kreş açma zorunluluğu olan, ama hiçbirinin bu zorunluluğu yerine getirmediği büyük işletmelerin patronlarının olduğu kampanyalarla “kadınlara 300 lira kreş yardımı, organize sanayi bölgelerine ‘neşe fabrikaları’ (yani çocuk bakım merkezleri) kurulmasını öngörüyor. Bu kreş yardımının ise kaynağı çok tanıdık: İşsizlik Fonu! Yani hükümetin ve patronların “gani gönüllülük” yaptığı etkileyici kampanyaların faturasını aslında yine işçiler ödüyor. Adı ise “hükümet ve patronlar kadın istihdamını artırmak ve kadınların kendi ayakları üstünde durmasını sağlamak için kampanya başlattı” oluyor. Bütün bunlar karşısında ise sağlık, eğitim ve barınma konusunda uygulanan politikaların sonuçlarıyla karşı karşıya kalan ve giderek daha fazla yoksullaşan kadınların iş arayışları bir “istek”ten öte bir zorunluluğa dönüşürken, güvenceli, örgütlü, ekonomik ve sosyal haklardan yoksun olmadan ve 8 saat çalışmak bir lüks, daha da ötesi bir hayal olarak gösteriliyor. Taşeronlaşma, esnekleşme, güvencesizleşme, uzun iş saatlerine mahkumiyet, işsizlikle terbiye, evin “yoklarının” da kadınların emeğiyle ve çabalarıyla ikame edilmesinin zorlukları… bütün bunlar kadınlar açısından çalışma yaşamını daha fazla köleliğe dönüştürüyor. Tam da bu nedenle bu 8 Mart, “güvenceli iş, insanca yaşam” talebinin işçi-emekçi kadınlar cephesinden daha fazla karşılık bulacağı bir talep olarak karşımıza çıkıyor. Mahallelerde ve işyerlerinde, özellikle öncelikli fabrikalarımızda, ağırlığı kadın işçilerden oluşsun ya da oluşmasın, bu talebi dile getiren ve bu fabrikaların özelinde yaşanan sorunlara dikkat çeken, içeriden bilgilerle zenginleştirilmiş yerel bildiriler özellikle önemli. İşyerlerinde yaşanan şiddet, ekonomik-sosyal haklardan yoksunluğun kadın işçiler üzerindeki katmerli etki, güvencesizliğin ve örgütsüzlüğün kadın işçiler açısından tüm yaşantılarını etkileyen yönlerinin ifade edildiği ve mücadeleye davet eden bir dil de bu bildiriler açısından dikkat etmemiz gereken hususlar olacak. Bunun kadın işçilerin aynı zamanda ev içinde mahkum edildiği ikinci sınıf insan, hasta-yaşlı-çocuk bakımından ve evin tüm ihtiyaçlarından sorumlu kılınmanın yarattığı kölelik, ev içinden sokağa ve işyerlerine taşınan şiddet boyutunu da önemseyerek ve bunlara karşı birlikte mücadele eksenini çizerek işyerlerinde yürüteceğimiz özgün bir çalışma her dönemin çalışması olmakla birlikte 8 Mart için ayrı bir önem taşımaktadır.

Barış kampanyamızın sürdüğü bir dönemde 8 Mart elbette kadınların barış talebinin daha görünür kılındığı ve ana taleplerin başında yer alması gereken bir yerde duruyor. Kadınların barış mücadelesinin ana dayanağı olması ise  kampanya metinlerimizde sık sık vurgulanıyor. “Kadınlar barış istiyor” cümlesinin soyut bir slogan olmaktan çıkarılabilmesi için somut noktalara temas eden, yalnızca “anaların gözyaşı akmasın” temasına sıkıştırılmayan, kadınların daha iyi bir yaşam, eşitlik ve özgürlük talepleriyle bağını kuran bir ajitasyon, kadınların barış mücadelesinin neden ana eksenlerden biri olduğunu da ortaya çıkaracaktır. Bu açıdan:

*Son on yılda ekmek, süt, et gibi temel tüketim maddelerine yüzde 200 ile 500 arasında zam yapılması kadınların en temel ihtiyaçlara ulaşmasını geçtiğimiz 10 yıla göre 8 kat zorlaştırdı.

* Bugün açlık sınırı 1.040 Lira. Ülkemizde asgari ücretle çalışanlar ve emekliler açlık sınırının altında maaş alıyor, açlık sınırının altında yaşamaya çalışıyor. Kadınlar ise ucuzun da ucuzu işgücü olarak görüldüğü için daha fazla hak gaspıyla karşı karşıya.

* Bugün Türkiye’de iş bulma umudunu kaybetmiş insanların sayısı son on yılda 9 kat artarak 632 bin kişiye ulaştı. Bu tablo içinde kadınların durumu ise ürkütücü düzeyde, çalışma yaşındaki her 3 kadından 2’si işsiz.

*2002’de doğan her çocuk 1.963 dolar borçluyken, 2012 doğan her çocuk 4.320 dolar borçla doğuyor.

* Kadının adının dahi anılmadığı 2013 bütçesi, yoksulluğu artıran, eğitim ve sağlığa ayrılan kaynakları daraltan, askeri harcamaları artıran bir bütçe olarak çıktı. Bu haliyle toplumsal eşitliği gözetmek bir yana kadını daha da vuran bir bütçe olarak karşımıza çıktı.

*2013 yılı bütçesinde askeri harcamalara ayrılan pay 2012 yılına göre yüzde 16,2 artırıldı. Ayrıca örtülü ödenek ve savunma sanayi destek fonunun bu alanda kullanılması askeri harcama kalemlerini belirlenenden daha fazla büyütüyor. Bu haliyle 2013 bütçesi silahlanmaya, savaş harcamalarına ayrılan payla adeta savaş bütçesini andırıyor.

*En temel kamu hizmeti olan eğitime bütçeden ayrılan pay 68,1 milyar oldu. Ancak eğitim bütçesinin neredeyse yüzde 80’ini personel harcamaları oluşturuyor. 10 yıl önce eğitim bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay yüzde 17,18 iken, bu pay 2013 bütçesinde yüzde 6 olarak belirlendi. Sağlık harcamaları için bütçeden ayrılan pay ise 67,9 milyar ancak bu rakam Avrupa’daki sağlık harcamalarının çok gerisinde bir bütçe payını gösteriyor. Kötüleşen ekonomik koşullarda eğitim ve sağlık hakkından ilk feragat etmesi beklenenlerin kadınlar ve kız çocukları olduğu biliniyor.

Bütçenin hazırlanış biçimi ve içeriği bakımından halkı gözeten, emekçilerin insanca yaşam koşullarına ulaşmasını sağlayan bir yaklaşımdan uzak yine savaş bütçesi temelli olarak çıkmasının kadınlar açısından daha fazla açlık, yoksulluk ve emeklerinin görünmezliği olduğunun ortaya konması önemli. Bir yandan da kadınların eşitlik mücadelesinin savaş dönemi politikalarının gölgesinde ilerlemesinin imkânsız hale getirilmesi, kadınların talepleri için ortak mücadelesinin savaş ve düşmanlaştırma politikalarıyla zorlaştırılması da bu açıdan üzerinde durmamız gereken noktalardan biri.

Kürt kadınları açısından, yıllardır süren mücadelelerinin artık karşılık bulmasını bekledikleri bir dönemde taleplerinin Türk kadınlarla buluşmasını sağlamak, bu taleplerin yalnızca Kürt kadınlarının değil, Türk kadınlarının da talepleri haline getirmek önemli.

 

***

Bu 8 Mart bu yönleriyle, daha önceki 8 Martlarla benzer biçimde kadınların ortak mücadelesi için ortak ve geniş platformların kurulması açısından daha çok çaba sarf edilmesi gereken bir dönemde kutlanacak. En geniş kadın kesimlerinin bir araya geldiği ve ortak sözü söylediği, çeşitli ayrımların ve tartışmaların ortak sözü söylemenin önüne geçmediği, barış talebinin vurgusunun yukarıda ifade ettiğimiz yönleriyle de içerildiği, yerellerde kadın platformlarının bundan sonraki süreçler açısından da ortak hareket edebilmesinin zeminin sağladığı bir biçimde örgütlenmelidir. HDK Kadın Meclisi’nin yerellerde ve üstte yaşanan tüm zaaf ve sıkıntılarına rağmen bu minvalde ele alınacak bir 8 Mart için harekete geçirilmesi, barış kampanyası süresince yapılacak başka ortak çalışmalar için de önemli olacaktır. İl kadın platformlarının güçlendirilmesi için bizim bu anlayışla örgütleyici ve farklı kesimleri bir araya getirici tutumumuzun karşılık bulabilmesi, yalnızca 8 marttan 8 marta bu platformlarda yer almakla mümkün değil elbette. Ancak, bundan sonraki süreç açısından da talepler etrafında birlikte hareket edebilen yerel platformların güçlenmesi için daha istikrarlı, programı ve hedefi belli olan, barış talebini ve kadın mücadelesinin diğer yönlerini de pratik çalışmalarla (ortak eylemler, etkinlikler, forumlar, paneller, kültürel etkinlikler, mahalle buluşmaları…) besleyen bir tutum bizi de ilerletecektir.

Kadın çalışmamız açısından 8 Mart, en çok canlılığı hayata geçirdiğimiz dönemlerden biri. Çalışmamızın bu dönemde canlılık kazanan yönlerini her zaman diri tutabilmek için atacağımız adımlar bizi başka bir noktaya da taşıyacaktır. 8 Mart’ı büyük etkinliklerle kutlamak için harcadığımız çaba elbette önemli. Ancak “küçük adımlarla büyük hedefli işler” yapmak, uzun dönemde kadın çalışmamızın istikrar kazanabilmesi için gerekli. Sadece kendi içine kapanmayan, yapılan etkinliklere kadınların katılımını yalnızca etkinliğe katılmakla sınırlı tutmayan, kadınları etkinliklerin örgütlenmesi için de çalışmaya katan, yereldeki etkinlikleri önce küçük gruplarla örgütlemeyi önemseyen bir tutum, 8 mart geçtikten sonra verdiğimiz emeğin bir karşılık bulmasını da sağlayacaktır. Bir şenlikte 200- 300- 500 kadını bir araya getirmek ve onlarla politikalarımızı buluşturmak elbette önemli. Ancak düzenli ve planlı bir çalışmayla yerelde küçük toplantılar, ev sohbetleri, yerel derneklerde kadınları buluşturmak ve o derneklerin kadınlarıyla ortak bir çalışmanın ürünü olarak bir etkinlikte kadınları buluşturmak, toplamda daha fazla kadınla yüz yüze gelmemizi, daha fazla kadınla birebir temasta bulunmamızı da sağlayacaktır. Bu küçük gruplarla ama daha fazla kadınlar temasın kalıcı hale getirilmesi için yürütülecek planlı ve istikrarlı bir çaba bir şenliğin organize edilmesi ve nihayete erdirilmesi için harcanacak emekten daha önemlidir. Bu elbette böylesi şenliklerin değerini azaltmak anlamına gelmez. Ancak, 8 Mart’tan sonra çalışmamıza ne kalacağının ve nereden ilerleyeceğimizin en küçük birimde bile tartışılması kadın çalışmamız açısından önemli bir gündemdir. Öncelikli alanlarımız doğrultusunda hedef kitlesini daraltarak, çalışmamızın etki gücünü yükseltmek için hedefli bir çalışmanın “somut” olarak planlanması, bu somut plan dahilinde bütün güçlerimizin harekete geçirilmesi, bu somut planda “herkese” görev ve sorumluluk paylaştırılması kadın çalışmamızı da güçlendirecektir.