Haydar Sancar – Asgari ücret ve Mücadele

manset

Yasal asgari ücret uygulaması ile ilgili halk oylaması 18 Mayıs’ta yapılacak. Asgari ücret talebinin gündeme gelmesi öncesi ve sonrasında bir çok defa bu konuyla ilgili haber ve değerlendirmeler farklı yönleriyle gazetemizde yer almıştı.  Ancak oylama yaklaştıkça ve  yürütülen tartışmaların içeriğine bakınca, hem bu konuda sürüdürülen çalışmaya hem de nesnel duruma bir kez daha değinmenin bir gereklilik olduğunu görmekteyiz.

Kısaca hatırlatacak olursak; İsviçre Sendikalar Birliği (SGB) ‘nin öncülük ettiği inisiyatif neticesinde toplanan imzalarla yasal asgari ücret talebi oylamaya sunuluyor.  İnisiyatifi olgunlaştıran sendikal kurumlar açısından bakıldığında, bu talebe mesnet oluşturulan 2 ana faktör öne çıkıyor; bunlardan ilki çalışan nüfus sayısındaki artış karşısında, özellikle belirli sektörlerde ve yine özellikle de kadın emekçiler arasında, düşük ücretle ve güvencesiz iş koşullarında çalıştırılma faktörünün de orantısal yükselmesi, diğeri ise uzunca bir süredir tartışıla gelen,  serbest dolaşım, iki taraflı anlaşmalar ve uygulama alanına bağlı olarak yansıyan değişiklikler,  ve bunların İsviçre ile AB arasında karşılıklı belirlediği çıkarlar ve bu çıkarların çatışmasıdır. İkinci etmene bağlı olarak yürütülen tartışmalar ve karşıt kutuplar arasındaki çekişmeler 9 Şubat oylamasının sonucuna bağlı olarak bu gün başka bir aşamaya evrilmiş durumdadır ve finans ve inşaat sektörü başta olmak üzere, sermaye çevrelerinin çıkar çatışmalarının da son biçimi etkileyeceği bir yöne doğru sürüklenmektedir. Bu tartışmalar boyunca sendikal çevrelerin ve bu inisiyatife destek veren siyasi partilerin izlediği güzergah esas olarak asgari ücret talebinin, kaderi nispi olarak AB ile kurulacak ilişkinin biçimine ve istikrarına bağlı olan liberal burjuvazinin çıkarlarının üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmasını hedefleyen, AB ile iki taraflı anlaşmaların iptaline kadar gidecek ve karşılıklı imtiyazların liberal burjuvazi aleyhine dönecek ilişkiler karşısında bu kesimleri diz üstüne çökmeye mecbur bırakacağını  savlayan bir güzergahtı. Bu gün ortaya çıkan gelişmelere ve sonuçlara bakıldığında bu denklemin yanlış kurulduğunu görmek mümkündür ve sonucun bu biçimde yansıyacağına daha önceki yazılarda da değinilmiştir.

Her ne kadar burjuvazinin en liberal kanadı kota uygulaması oylamasında en gerici ve muhafazakar çevrenin karşısına dikilse de başarı elde edememiştir. Buna bağlı olarak bu gün adı geçen ilişkiler ve alacağı biçimler hala tartışılmakta, ancak, sermayenin her telden kesimleri için emekçilerin yaşayabilecekleri bir ücret elde etme talebi  yekpare bir duvarla karşılaşmakta ve şiddetle ret edilmektedir.

Dolayısıyla yenilgi ile çıkılan bir önceki oylamanın oluşturduğu baskı ortamı da dikkate alınırsa, şu duruma işaret etmek gerekecektir; sendika çevrelerinin önemli bir kısmında hakim olan eğilim; 9 Şubat oylamasının kaybedilmesinin temel nedeni olarak, emekçilerin çalışma koşullarının kontrolden uzak, ücretlerinin korumasız olmasını gösterme eğilimidir. Bu durumun özellikle çalışan kesimler arasında korkuyu büyütüp körüklediği söylenmektedir. Kuşkusuz bu söylenenlerin doğruluk payı vardır. Ama reel durumu tek başına açıklamaktan uzak olmakla beraber, sonucun da böyle olmasının yegane sebebi değildir. Durum böyle olmasına rağmen, yasal asgari ücret talebi ile ilgili yürütülen çalışmalar hâlâ aynı çerçevede formüle edilip, ağırlıklı olarak ta AB ile sürdürülecek ilişkilerin güvencesi olarak lanse edilmekte, başta burjuva çevreler olmak üzere halk kesimleri, bu argüman üzerinden ikna edilmeye çalışılmaktadır. İşin emek ve sermaye arasındaki mücadeleye dayanan temel yönleri  ise pasif dokunuşlarla geçilmektedir.

Hâlbuki konuyla ilgili olarak, ‘ikna’(Burada ikna vurgusu özellikle önemlidir, çünkü sendika platformu meseleyi bir mücadele meselesi olarak görmekten çok, durumun kaçınılmazlığına ikna olayı olarak ele almaktadır) edilmeye çalışılan sermaye çevreleri tutumunu  11 Nisan 2013 tarihinde ilan etmişlerdir. Onlara göre; yasal asgari ücret, işçilerin ve sermayenin  serbest bir şekilde iş sözleşmesi imzalama özgürlüğüne vurulacak bir darbedir ve sosyal uzlaşma zeminin yıkımıdır. Ve bu durum liberal ekonomi yasalarıyla uygunluk taşımamaktadır. Dolayısıyla emekçilerle, işverenler arasında sürdürülecek ücret görüşmeleri sektörlere ve ihtiyaca göre belirlenmelidir!

Görüldüğü üzere liberal sermaye takımı açısında da sorun  emek sömürüsü olduğunda kendi aralarındaki diğer çelişkiler ötelenerek, sınıfsal bir tutum alınmaktadır. Doğaldır ki bu tutum, orta sınıflarda önemli bir etki uyandırmakta, belirli bir yer edinmiş olan liberal ekonomiyi koruma refleksini güçlendirmektedir. Benzer oylamalarda alınan sonuçlar da bunu göstermektedir.

Bu durumu tersine çevirmek elbette kolay bir süreç değildir. Ancak imkansız da değildir. Ama yürütülen faaliyet bunu başaracak dinamikler üzerinden ele alınmamaktadır. Şöyle ki; 2012 verilerine göre; 4,73 milyon olan çalışan nüfusun %45’i kadınlardan, %28,2’si ise göçmen emekçilerden oluşmaktadır. Hizmet sektörü ise toplam istihdamın %74’üne tekabül etmektedir. Bu rakamlar çalıştıkları halde açlık sınırı altında kalan emekçilerin temel durumunu da izah edecek veriler sunmaktadır. Bilindiği üzere, düşük ücretle çalıştırılanlar, genelde vasıfsız iş gücüne sahip olanlar, kadın emekçiler ve vasıflı da olsalar bazı sektörlerdir(satış elemanları, kuaförler gibi).  ‘Vasıfsızlar’ denildiğinde daha çok göçmen emekçilerin kast edildiği bir tablo da çıkmaktadır karşımıza ve bu ‘vasıfsız’ göçmen emekçiler kendilerini siyasi temsil söz konusu olduğunda ifade edebilecekleri haklardan yoksundurlar. Oy kullanamamaktadırlar. Bu gün 4 bin Frank’ın altında ücret alan yaklaşık 330 bin emekçiden bahsedilmektedir. Bu emekçilerin çoğunluğu, kendi ücretleri ile ilgili yapılacak bir halk oylamasında söz sahibi değildirler. Bu tarz bir mücadele denklemine de matematiğin etkisiz elemanı olarak girip çıkmaktadırlar.

Oysa ta başından beri, merkezi yerlerde sembolik düşük ücret gösterilerinin, salonlarda ve bürolarda verilen brifinglerin yerine, başta taşeron firmaların emri altında çalıştırılma olmak üzere, güvencesiz iş koşullarına karşı, işyerlerini ve üretim alanlarını merkeze alan bir yöntemle, emekçilerin birleşik bir mücadele etrafına çekildiği olanakların sağlanması için çaba göstermenin tercih edilmesi gerekirken, somut gerçeklikler, siyasi kamptaki kısmi danışıklı dövüşün figüranları haline dönüştürülmüşlerdir. Meselenin böyle ele alınışın da çok fazla bir etki yaratmayacağı açıktır.

Bu gün insanca yaşayabileceği bir ücrete sahip olmak, yüz binlerce emekçinin acil taleplerinden biridir ve bu talep de sandığa bağlı kalmayan aktif bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır.