Abidin Çetin- 90.Yılında Lozan Antlaşması’nın günümüze yansıması

Lozan-Barış-Antlaşması

Lozan`a giden süreç:

Ortadoğu, uygarlıkların önemli bir doğuş ve gelişim alanı olduğundan insanlık tarihinin büyük bir kültür mirasına sahiptir.
Toprağa dayalı üretim ilişkilerinin ilk geliştiği yer olması, üretimin olmazsa olmazı olan enerji kaynaklarının önemli bir bölümünün burada bulunması hem avantaj hem de bir dezavantaj olmuştur, bölge açısından.
20. yüzyılın başlarında, Osmanlı devletinin klasik sömürgecilik anlayışını aşamamış olması, feodal üretim ilişkilerinin yerini sanayi üretim ilişkilerinin almamış olmasından dolayı çağa ayak uyduramamış ve bu köhne yapısıyla yıkılma aşamasına gelmiştir. 1789 Fransız ihtilali`nin sonucu olarak Dünya`da gittikçe yaygınlaşan ulusal bilinç ve milliyetçilik akımları, Osmanlı devleti`nin sömürgesi durumundaki devletleri etkilemiş ve bağımsızlık taleplerini kamçılamıştır. Bunun sonucu olarak Balkanlar`da hemen hemen bütün sömürge ülkeler bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Dönemin süper gücü olarak tanımlanan Britanya Krallığı ve Fransa, endüstriyel gelişime paralel olarak artan enerji ihtiyacı ve stratejik konumunun öneminden dolayı Ortadoğu`ya yüklenmeye başlarlar.
Kürdistan’da petrolün 19. yüzyılın ilk yarısında bulunması ile birlikte İngiltere, Mezopotamya ve Arabistan’a daha fazla aşırlık verirler.

Emperyalist ve sömürgeci devletler arasındaki çelişkiler derinleşir ve 1914 yılında 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı başlar. 1918 yılında Osmanlı, Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğundan oluşan birlik savaşı kaybedince dağılma ve işgal edilme süreciyle karşılaşırlar. 1918 Mondros mütarekesi, Osmanlı-Alman ittifakının savaşı kaybetmesinin belgelendiği bir antlaşmadır.

Bu antlaşmaya dayanarak Osmanlı Devleti`nin egemen olduğu coğrafya büyük oranda işgal edilir.

Bu dönemde Osmanli Devleti`ni temsil eden İstanbul Hükümeti`ne karsı, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Ankara Hükümeti kurulur.
Bugünkü Türkiye Cumhuriyet`i sınırlarına ek olarak Halep, Musul ve Kerkük`ü de içine alan bir coğrafyayı tanımlayan Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kürtler, ulusal değerlerine dokunulmayacağı sözü verildiğinden, ayrıca kurulacak yeni devletin Kürtleri ve Türkleri eşit düzeyde temsil edeceği söylendiğinden, Kürtler Kuvay-ı Milliye hareketinde yer alırlar.

M. Kemal’in Amasya tamimi, Erzurum ve Sivas kongrelerinde direnişin kararlaştırılması ve örgütlenmeye başlanması, Bursa Ulu Camii konuşması vb. belgelerde Kürtler ve Türklerin eşit olduğu, Kürdistan’ın özerk ve demokratik bir yapıya sahip olacağının belirtilmesi, 1921 Anayasasının demokratik bir içerikte olması gibi bir çok etmen Kürtlerin ikna olmasını sağlamıştır.
Aynı şekilde bizzat M. Kemal tarafından ziyaret edilerek (örneğin, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı ziyareti ve dergah postnişini Ulusoylar ile görüşülmesi) çeşitli sözler neticesinde ikna edilen Alevi ve Bektaşiler de Kuvay-ı Milliye hareketine destek vermeyi kabul ederler.
İşgale karşı Anadolu ve Mezopotamya`da kendiliğinden gelişen direniş hareketleri Kuvay-ı Milliye hareketi denetimine alınarak daha organizeli bir savaş yürütülerek, Yunanistan, İngiltere, Fransa ve İtalya ordularının tekrar geri çekilmesi sağlanır.

Kurtuluş savaşı Türk-Kürt ortak mücadelesiyle kazanılmıştır. Kürtler bu ortaklığı özerk yönetim karşılığında kabul etmişlerdir. 1919 yılında yapılan Erzurum ve Sivas kongrelerinde Kürtlere bu söz verilmiştir. Amasya protokollerinde kürtlere otonomi verilmesi bu resmi belgelerde yer almıştır. 1921 Anayasası`nda da özerklik hakkı tanınmıştır. Ancak 1922`den sonra Türk-Kürt ittifakı bitmiş ve verilen hiç bir söz tutulmadığı gibi ağır bir tasfiye ve asimilasyon süreci başlatılmıştır.

Lozan antlaşması: tarihçesi
(20 Kasım 1922-24 Temmuz 1923):

1. Dünya Savaşı’nın galipleri olan Britanya Krallığı ve Fransa TBMM’nin Yunanistan kuvvetlerine karşı elde ettiği zaferin ardından 28 Ekim 1922′de TBMM Hükümeti’ni Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler.

Lozan Antlaşması, İsviçre’nin Lozan kentinde, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsmet İnönü başkanlığındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi heyeti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B ve Yugoslavya’yı temsil eden delegasyonlar tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış bir antlaşmadır.

Lozan Antlaşması’nın yazılması için düzenlenen Lozan Barış Konferansı 8 ay sürmüş ve 4 Şubat 1923 ile Nisan 1923′te tarihleri arasında kesintiye uğrasa da, daha sonra görüşmelere devam edilmiştir.

Konferansın asıl amacı İngiltere, Fransa vs. emperyalistlerin egemen oldukları bir Ortadoğu’nun inşa edilmesini sağlamaktır. Bunun için, yıkılan Osmanlı devletinin eskiden egemen olduğu toprakların dağıtılması; bu ülkelerin bazılarında yeni ulus-devletlerin kurulması, bazılarında ise sömürge (manda) yönetimlerinin yapılandırılmasıdır..

Konferansta Boğazlar sorunu, yeni sınırların belirlenmesi, Ortadoğu’da Musul-Kerkük gibi önemli petrol yataklarının bulunduğu petrol alanlarının denetimi gibi konuların yanında, azınlıkların statüsü, mübadele, borçlar vb. önemli konular görüşülür.

İsmet İnönü’nün başkanlığındaki Türkiye heyeti öncelikle Türk devletinin kuruluşunun kabul edilmesini dayatır. Bu şekilde süren yoğun tartışmalar bir sonuca varmaz ve iki buçuk ay süren görüşmelerde ilerleme kaydedilmez.
Tüm taraflar, kendi çıkarları ve egemenlikleri doğrultusunda bir sonuç elde etmek için kıyasıya bir pazarlığa tutuşurlar.
Kürdistan’ın dörde bölünmesine neden olan Lozan antlaşmasının etkin güçleri, Ortadoğu’daki hegemonyalarını oluşturmak ve güvenceye almak için çelişkileri iyi kullanmışlardır.
Kürtler bu müzakere sürecinde, kendi kaderlerini Türk delegasyonunun inisiyatifine terk etmiştir. Bunun için Türkiye Meclisindeki 66 Kürt milletvekili delegasyonun kendilerini temsil ettiklerini gösteren bir belgeyi imzalayıp Lozan`a göndermişlerdir. Türk delegasyonunda iki Kürt milletvekili de yer almıştır. Ancak Kürdistan ile ilgili konular tartışılırken delegasyondaki bu iki milletvekili otel odasında ’’alıkonulacaklardır.’’

Lozan’da, TBMM`de bulunan Kürt milletvekillerinin resimlerini, Kürtlere otonomi-özerklik verileceği konusunda M. Kemal’in sözleri ve açıklamaları, 1921 Anayasası’nı kullanan Türk delegasyonu, egemen güçlerin de çıkarlarıyla da uyuşan antlaşmayı imzalamışlardır.
Türk delegasyonunun bu konudaki en büyük hedefi, Kürtleri tasfiye edebilmek ve Kürdistan’ı işgal etmektir. T.C. Devleti’nin Kürdistan ülkesi, toplumu ve kültürüne yönelik esas yaklaşımı olan inkar-imha-asimilasyon politikalarının temeli bu antlaşma ile atılmış olur.

“Azınlıkların haklarının korunması”yla ilgili maddeler:

Konferansta en çok tartışılan ve sonuçlarını bugün de tartıştığımız bir diğer konu da azınlıklar meselesidir. Türkiye sınırları içinde, Müslümanlar arasında ayrım yapılmadığı iddia edilerek ancak gayri müslümlerin azınlık sayılacakları savunulur.
Bu durumda bu antlaşmayla, Türkiye sınırları içinde yaşayan ve daha önce küçük ve marjinal topluluklar haline getirilmiş olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudilere azınlık statüsü ve bazı sınırlı hakları tanınır.
Daha önceki dönemlerde katliam ve soykırımlarla marjinalleştirildikleri ve bir çok sınırlamaya tabii tuttukları azınlıkları “tehlikeli olmaya başladıkları” durumda da etkisizleştirebileceklerdir.
Kürtlerin ve Alevilerin azınlık statüsünde olup olmadığı ile ilgili tartışmalar uzun zamandır sürüp gitmektedir. Kürtlerin ve Alevilerin bu ülkenin asıl sahipleri ve kurucu unsurları olduğu söylemi, hakların kullanımı açısından bir içi boş retorikten ileri gitmemiştir. Azınlıklar olarak adlandırılan, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler bütün olumsuzluklara rağmen hem kendi dillerinde eğitim yapabilmişler hem de inançlarını yaşayabilecekleri ibadet yerleri yasal güvence altına alınmıştır. Azınlık olarak nitelenen halkların Süryaniler ve Ezidiler başta olmak üzere diğer bütün halklar baskıyla, katliam ve sürgünlerle nerdeyse sadece sembolik düzeyde bir sayıları kalmıştır.
Her ne kadar azınlık olmadıkları konusunda genel bir yaygın görüş olsa da aşağıdaki maddeler Alevileri ve Kürtleri de yakından ilgilendirmektedir.

38. Madde:
“Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma, dil, soy ya da din ayrımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.

Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.”

“Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır. Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”

39. Madde:
“Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaş haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye’de oturan herkes, din ayrımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşit olacaktır.
Din, inanç ya da mezhep ayrılığı, hiç bir Türk uyruğunun, yurttaşlık haklarıyla, siyasal haklarından yararlanmasına, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükseltilme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışma bakımından, bir engel sayılmayacaktır.”

40. Madde:
“Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.”

41. Madde:
“Genel eğitim konusunda, Türk Hükümeti, Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının önemli oranda oturdukları il ve ilçelerde, bu Türk vatandaşlarının çocuklarının, ilk okullarda kendi dilleriyle eğitim yapmalarını sağlamak amacıyla uygun kolaylıklar gösterecektir. Bu hüküm Türk Hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğrenimini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır.
Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşlarının, önemli oranda bulundukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklara devlet bütçesi, belediye ya da diğer bütçelerce, eğitim, din ya da hayır için ayrılan tutarlardan, hak gözetirliğe uygun ölçülerde pay ayrılacaktır.
Sözü geçen tutar ilgili kurumların yetkili temsilcilerine ödenecektir.”

42. Madde:
“Türk Hükümeti, Müslüman olmayan azınlıkların aile durumlarıyla (statüleriyle, aile hukukuyla) kişisel durumları (statüleri,kişi halleri) konularında, bu sorunların adı geçen azınlığın görenek ve geleneklerine göre çözülmesine elverecek tedbirleri almayı kabul eder.
Bu tedbirler, Türk Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden kurulu özel komisyonlarca düzenlenecektir. Anlaşmazlık çıkarsa Türk Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Avrupa hukukçuları arasından birlikte seçecekleri bir hakemi, üst hakem olarak atayacaklardır.
Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder. Aynı azınlıkların halı hazırda Türkiye’de bulunan vakıflarına, dini ve hayır kurumlarına her türlü kolaylık sağlanacak ve izin verilecektir. Ve Türk Hükümeti yeni dini kurum ve hayır kurumu kurulması için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.”
Bunun haricinde Lozan Antlaşmasında Azınlıkların korunması ile ilgili 38-45 arasındaki maddelerin; taraf devletler ve Milletler Meclisinin onayı olmadan değiştirilemeyeceği; T.C. yasalarında ve politikalarında bu maddelerin aleyhinde bir düzenlemenin yapılamayacağı da belirtilmiştir.

Kurtuluş Savaşı`nın Temel bileşenlerinin tasfiye edilmesi:

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla kuruluşu onaylanan devlet, Türkiye Cumhuriyeti adını alarak asıl yapılanmasını bundan sonra başlatmıştır.
Bu yeni yapılanmayla esas alınan ve türklük kavramı içinde eritilip asimile edilmek istenen başta kürtler olmak üzere Türkiye’deki halkların geneli açısından göreceli olumlu içeriğe sahip olan demokratik haklar ortadan kaldırılır. Ulusal Kurtuluş savaşının bir bileşeni olan kürtler ve sosyalistler hızla tasfiye edilmeye başlanır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile gericiliğin tasfiye edileceği iddia edilse de asıl tasfiye edilen alevi kurumları olur. Zira, Sünni inanç kurumları ve tarikatları daha sonra hiç bir sorun yaşamadan faaliyetlerine devam ederler.
Bununla birlikte, faşist bir anlayışın pratik yansıması olan tek vatan, tek bayrak, tek dil ve sürekli bir laiklik vurgusuna rağmen egemen kılınmak istenen, tek din yaklaşımı esas alınır. Bu amaçla göreceli olarak daha demokratik olduğu söylenen 1921 Anayasası tasfiye edilir. Yerine bütün toplumsal sorunlara kaynaklık eden 1924 Anayasası kabul edilir.
Daha sonraki yıllarda görüleceği gibi, azınlıklar da gerektiğinde Türkiye-Yunanistan Nüfus Değişimi, Varlık vergisi, 16-17 Eylül olayları gibi daha bir çok “tedbir” ile etkisizleştirilmiş ve mal varlıklarına el konulmuştur.

Bitirirken:
Lozan antlaşmasının gerekleri, bütün ulusal ve uluslararası güvencelere rağmen, taraf ülkelerin çıkarlarını ilgilendiren maddeler hariç uygulanmamıştır. Genel bir tarihsel akışa göre ulus veya ulusların bir araya gelmesiyle devletleşme söz konusu iken, TC, devlete ve devlet politikasına göre ulus yaratmak gibi ucube bir politikayı hayata geçirterek Anadolu ve Mezopotamya`yı bir halklar ve kültürler mezbahanesine çevirtmiştir. Bugün yaşanan önemli bir çok sorunun temelinde bu vardır. Kapitalist bir burjuva sınıfı yaratmak amacıyla devlet tarafından özel şirketlere sermaye pompalanmış, yine azınlıkların mal varlıklarına el konularak hiç bir üretim yapmadan bir gecede yeni zenginler oluşturulmuştur. Fiili olarak üretim, kar ve artı değer söz konusu olmadığı için, normal kapitalist refleksleri olmayan alaturka bir `burjuva` sınıfı ortaya çıkmıştır. Bu durum emekçi sınıfların ve proletaryanın da kendi sınıf bilinçlerinin oluşmasında en önemli handikaplardan birisi olmuştur.