A. Haydar SANCAR- Davos Toplantıları ve gösterdikleri

136

Çoğunluğunu burjuva iktisatçıların, büyük tekellerin CEO’larının oluşturduğu, hükümet temsilcilerinin, başbakanların yer aldığı, toplantıların magazin yüzünü de yansıtan bazı tanınmış kişiliklerin de kare içerisine girdiği, kapitalist cenah ve onların destekçileri bu yıl 23-27 Ocak tarihleri arasında Davos’ta yine bir araya geldiler. Davos’ta 3-4 günlük süre içerisinde yapılan bu toplantıların karakterleri, ya da neden yapıldıkları konusunda fazla söze gerek olmadığı kanısındayız. Çünkü bu toplantılar – kaldı ki artık sadece Davos’ta yapılmamakta, farklı tarihlerde farklı kıtalarda ve ülkelerde çeşitli başlıklar altında benzer toplantılar WEF tarafından organize edilmektedir. Bu çerçevede Çin’de, Afrika’da, Latin Amerika’da vb. benzer forumlar tertiplenmektedir.- sırasında ele alınan konuların, tekeller arası paylaşım, emekçilere yönelecek saldırılar, kapitalist üretimde dönemsel stratejik yaklaşımlar, yanı sıra ve genelde de görüntüyü süslemek ve kapitalist sömürücülerin, dünyanın küresel sorunlarıyla da canla başla ilgilendiğini göstermek amaçlı, çevre sorunu, hastalıklarla mücadele, gelir dağılımı gibi  vb. konular  oldukları bilinmektedir. Ancak toplantılar sırasında üzerinde mutabık kalınan ortak temalardan ve dile getirilen, konulardan hareketle, önümüzdeki sürecin özellikle kapitalist ekonominin konumlanma eğiliminin ve uluslar arası destek aranan politikaların yanı sıra, ‘ayar’ verilmek zorunda kalınan, bazı ülkelerdeki yönelimlerin  somut olarak nasıl şekilleneceği konusunda da daha sağlam veriler elde etmek mümkün olmaktadır. Tamda bu sebeple bu seneki Davos toplantılarının, yani Dünya Ekonomi Formu toplantılarının bu çerçevede bir değerlendirmesi yapıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: 1.Bir önceki toplantıların da ortak konusu olan refahın ve gelirin dağılımı bu sene de gündemler arasına yerleştirilmiştir. 2. Özellikle Avrupa ülkelerini temsilen katılan yönetici takımının  birleştiği ortak payda rekabet gücünün arttırılması olmuştur. 3. Kontrollü kapitalizm ve büyük değişim teorilerinden, saldırgan dinamik bir sistem teorisine geçilmiştir. Bu toplantılar boyunca sözüm ona ele alınan refahın ve gelirin bölüşümünün, ezilenler ve emekçiler açısından boş bir laf olmaktan öte bir anlam taşımadığı, bunu tartışmak için bir araya gelenlerin böyle bir dertlerinin olmadığını okuyucuların da bildiğini göz önüne alarak, diğer ana başlıkları değerlendireceğiz.

Geçen yıl, Euro’nun batıp batmayacağı ve AB’nin geleceği etrafında yoğunlaşan tartışmalar, her kesimden burjuva siyasetçileri,iktisatçıları ve şirket yöneticileri, bu yıl, bu krizin aşıldığı, sırada da ekonomide yaşanan büyüme krizinin aşılması olduğunu öne toplantıların merkezine almışlardı. Euro krizinin gerçekten risk olmaktan çıkıp çıkmadığı ve AB’nin geleceği konusundaki  tartışmalar bir yana, Avrupa’yı temsilen forumda yer alan Alman, İngiltere ve İtalyan başbakanlarının yaptıkları konuşmaların içerisine yerleştirdikleri kilit argümanlar, ülke özgünlüklerinin yanı sıra, tamda hedeflenen ve büyüme krizinin sözde aşılmasına yarayacak ‘ilaçların’ yapımına yönelik çağrılar üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Çağrıların başında rekabet gücünün arttırılması gerektiğine özel bir vurgu yapılırken, bu yıl yürürlüğe giren Fiskal Pakt’ın benzerinin Rekabet Gücünün Arttırılması Paktı olarak ta hayata geçirilmesi gerektiğinin sözüm ona kaçınılmazlığı bizzat Alman Başbakan Merkel tarafından ilan ediliyordu. Aslında AB sınırları içerisinde ortaya çıkan ekonomik ve buna bağlı olarak ta siyasal krizlerin sihirli reçetesi olarak sunulan ve 27 AB ülkesi içerisinden 25’nin imzaladığı Fiskal Pakt, ne iddia edildiği gibi sorunları çözecek ne de yeni genişlik sunma özelliği taşımaktadır. Burjuva iktisat açısından değerlendirildiğinde bile bu pakt, civar ülkeler açısından yaşadığı mali sıkıntıları bırakın çözmek, hafifletme işlevi dahi görmemektedir. Bu paktla, güçsüzlerin, AB’nin güçlü ülkelerine bağımlığı arttırılmakta, Almanya gibi merkez ülkelerin ekonomik çelişkileri, civar ülkelere yıkılmakta ve bundan da faydalanılmaktadır.

Fiskal Pakt’ın ekonomik açıdan özü;  Pakt’a imza atan ülkelerin borçlanma oranlarının, brüt ülke gelirinin %60’ını geçmemesi, yıllık yeni borçlanma oranının ise yıllık milli gelirin %0.5’ini geçmemesi gerektiği üzerinde gerçekleşen kota antlaşmasıdır. Bu kota tutturulamadığı zaman ise milli gelirin %0.1’i ceza olarak ödenmektedir. Çoğu borç yükü altında ezilen ülkeler bunu nasıl uygulayacaklar? diye sorulduğunda ise burjuva iktisat açısından karşımıza şöyle bir gerçek çıkmaktadır: Aşırı borçlanmadan kurtulmanın yolu, borçlu ülkeler açısından devlet yatırımlarından vazgeçmeyi ve harcamaları kısmayı gerektirmektedir. Bunlar yapıldığında ise, yıllık brüt milli gelir içerisinde yatırım miktarı ve buna bağlı olarak ta milli gelirin kendisi azalacaktır. Borçlanma oranı milli gelire endekslendiği için, milli gelirin azalması, borçlanma oranının nispi olarak artması anlamına gelmekte, risk faktörü arttığından dolayı faizler yükselmekte, ve bu, kısır bir döngü olarak sürüp gütmektedir. Neticede burada amaç bağcıyı dövmek olduğu için, fatura emekçilere kesilmekte, tasarruf ayağı altında, ücretler düşürülmekte, sosyal,kültürel hizmetler vb. yok edilmektedir. Yani bu Pakt, kamu alanında bir saldırı paktı olarak yürürlükte kalmakta, imzacı ülkelere, bu saldırılardan taviz vermeme zorunluluğunu getirmektedir. Şimdi ise bu Pakt’ın neo liberal boyutu işleme koyulmak istenmektedir. Rekabet gücünün arttırılması, talebinin somut ifadesi, daha fazla sömürüden başka bir şey değildir. Buda daha fazla esnek çalışma, daha az ücret, 7×24 saat sermayenin hizmetinde olmak demektir. Talep edilen ise, bu saldırıların tüm ülkelerde güvence altına alınmasıdır. Ülkeler arası çelişkilerin,pazar kapma savaşlarının,vergi ve ticaret alanlarında yaşanan kavgaların arasında saldırgan ve dinamik bir sistem yaratmanın ayaklarından biri ve önemlisi ezilenlere ve emekçilere karşı saldırılarda mutabakat olmaktadır.

Bir taraftan halkın güvenini yeniden kazanmak adına cafcaflı laflar eden, görüntüyü süsleyen, kapitalizmin her renkten temsilcileri arka planda, acı ilacı içirmenin, koşulları üzerinde pazarlık yapmaktadırlar. Ve Davos toplantıları da bu ilacın reçeteleri ve nasıl içirileceği konusunda, egemenler açısından önemli bir taştır. İtalya’nın teknokrat Başbakanı Monti, 14 aylık bilançosunu çıkarırken, emekçilerin haklarını gasp etme saldırılarını,nasıl hayata geçirdiklerini ağzının suyunu akıtarak anlatırken, ya da Letonya Başbakanı Dombrovskis, herkesi Almanya’nın yaptığını yapmak adına göreve çağırıp, 10 yıl öncesinin hasta adamı Almanya’nın yeniden nasıl ‘lokomotif’ olduğunu örnek gösterip, tam gaz saldırılara çağrı yaparken, işçilerin emekçilerin artan mücadele eğilimlerini, unutmaktadırlar. Unuttukları bu mücadele ise, Davos’ta toplanan ‘seçmeleri’ hak ettikleri yere atacak olan gücü giderek büyütmektedir.