İsviçre `de Aidiyet Yapılanması Merceğinden Entegrasyon ve Çok Kültürlülük

Saadet Türkmen, Sosyal Anthropolog

Avrupa`nın birçok ülkesinde olduğu gibi, İsviçre`de de çok kültürlülük tartışmaları günlük yaşamın önemli bir parçası. Bu durum bir yandan, 41’285 km²yüzölçümlü, 7 milyon insanın yaşadığı 26 Kantonun her birinde Almanca, Fransızca, Italyanca, Rötoromanca`dan en az birinin resmi dil olarak konuşulması hayli önemlidir. İlaveten, İsviçre`de Almanca konuşulan kantonlardaki farklı yerel diller, farklı dinler ve mezheplerin bir arada yaşaması da dikkate değerdir.

Öte yandan, özellikle de 1980`lerden sonra; içlerinde Türkiye`nin de yer aldığı, İsviçre`ye sınır komşusu olmayan ülkelerden gelen göçmenlerin sayısındaki artışla birlikte, İsviçre`deki Çok kültürlülük yeniden gündeme girdi. Yeni gelen göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri alışkanlıklar, adetler, yaşam biçimleri, kısacası sosyal, dinsel, politik ve kültürel farklılıklar İsviçre`deki çok kültürlülüğe yaklaşımın yeniden gözden geçirilmesi gerekliliğine de işaret etti.

Böylesi bir sosyal kontekste, çok kültürlülük tartışmalarıyla birlikte; kimlik, aidiyet, diversite, uyum, uyumsuzluk, entegrasyon ve entegre olamama gibi konular da ele alınmaya başlandı. Bu tartışmalar da, çok kültürlülüğü ve çok kültürlülüğün yönetimi üzerine yeniden düşünülme ihtiyacını hissedilir ölçüde, görülür kıldı. Bu tartışmalarda, bir yandan çok kültürlülüğün avantajları vurgulanıp çok kültürlülüğe övgüler yağdırılırken; kimi kültürlerin hakim kültürlerden daha geride olduğu, modernlikle bağdaşmadığı tezleri ileri sürülmeye başlandı.

Aslında bu tartışmalar, bir yanıyla kimi mekanizmalarla, çok kültürlülüğün hiyerarşik bir düzlemde yönetilmesi gerçeğine de işaret etti. Bu durumun bir çok sonucu olduğu kesindir. Ancak, belki de en önemli sonuçlarından biri, kimi kültürlerin daha az; kimilerinin ise daha fazla prestijli olduğu,kamusal alanda (örneğin okullarda,hastanelerde ve mahkemelerde) neredeyse doğal kabul edilmeye başlandı. Böylece, çok kültürlülüğün yönetimi, prestij farkları ya da başka yöntemlerle geliştirilen hiyerarşik mekanizmalarla meşrulaştırılmaya başlandı.

Somutlaştıracak olursak, Avrupa ve Amerikan dil ve kültürleri, özellikle de İngilizce ve Anglo-Sakson kültürü, daha prestijli kabul edilirken; bu dil ve kültürlerde sosyalize olmuş insanlar İsviçre`deki yaşama daha kolay dahil edilmeye başlandı. İçlerinde; Balkan, Önasya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu dilleri ve kültürlerinden insanların İsviçre`deki yaşam tarzına uzak oldukları, bu halleriyle uyumlarının zor olduğu, kısacası burada kabul edilmelerinin pek mümkün olmadığı iddiaları, kimi zaman bu kültürlere dahil insanlar tarafindan bile, eleştirel bakış açısından uzak, „doğalmışcasına“ savunulur hale getirilmeye başlandı. Bu konuda kimi çevreler, bu insanların buradaki yaşama uyum sağlamaları gerektiği, ve bunun için de kimi dayatmaların gerekirse kimi zaruri pratikleri uygulamaları gerektiğini, entegrasyonlarının ancak böyle sağlanabileceği iddia edilmeye başlandı . Öte yandan, başka çevreler de en az iki dille yetişen çocukların İsviçre okullarındaki genel prosedüre dahil olarak, bulunduğu kantonda konuşulan standart (ve yerel dilden) hariç iki dil bilmelerinin gerekmediği, tek bir yabancı dile yoğunlaşmaları gerektiğini savunmaya başladilar. Bu tartışmalar, ilginç bir sekilde devam ederken, ne söz konusu çocukların ne de ailelerinin düşüncelerini dikkate almak gibi bir konu; malesef gündeme gelmedi. Kimi kritik bakan ögretmen ve velilerin bireysel çaptaki tartışmaları hariç, bu konular, avantajları ve dezavantajları dikkate alınarak, detaylarıyla tartışılmadı.

Bir diğer önemli konu da, ergenlik çağındaki iki erkek öğrencinin, dinsel sebeplerle gerekçelendirilerek öğretmenleriyle el sıkışmak istememeleriyle birlikte ortaya çıkan kamusal tartışmalar, İsviçre`deki son yıllarda hasıl olan günlük yaşamdaki kültürel hiyerarşi pratiğinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak kabul edilebilir. Basında her ne kadar, el sıkışmanın İsviçre okullarında bir gelenek olduğu ifade edildi ise de, bunun doğru olmadığını iddia eden argümenlarda yer aldı.

Burada el sıkışmanın tarihsel gelişimini neden-sonuç içinde anlatmak yerine; sosyal bir konstrukt olan bir selamlaşma biçiminin kültürler arası hiyerarşiyi nasıl da meşrulaştırdığı, hatta dönemin Adalet Bakanı Simonetta Sommaruga`nın dahi diskurslara müdahil olarak, belki de kimlik arayışı içinde, bulüg çağındaki iki gencin; bu günlük pratiğini entegrasyonlarının ölçüsü yapması, ve hatta sözü geçen gençlerin entegrasyona hazır olma (konusundaki) yetersizliğinin bir işareti olduğuna vurgu yapması dikkate değerdir.

Böylesi bir zeminde, çok kültürlülük deneyimini gözlemlemek,kimi özel durumların varlığını da görülür kılarak anlamak için imkan sunacaktır. Bu bağlamda, öncelikle politik yapıdan, iş piyasasına, eğitim, sosyal ve sağlık sisteminden, politik gücün dağılımına kadar farklı alanlara dahil olma/dahil edilme pratikleri, ve bu pratiklerin çok kültürlülük düzlemindeki karşılıklarını anlamak; ortak paydaların bulunması açısından hayli önemli olacaktır.