YAŞAR ATAN- O ARTIK TROYA’DAN DÖNECEKTİ

atanyasar@yahoo.de

Denizler ve anakaralar tanrısı, eli yabalı Poseydon; denizlerin ve karaların gizemlerini sürekli çözmeye kalktığı için, kral Odisseus’un bütün gemilerini, Troya savaşı sonrası ülkesine dönerken batırdı!.. Ne var ki Odisseus; savaş nedir bilmeyen Fayaklar halkının barış gemisiyle, ülkesi İtake adasına dönebildi…

ÇOBANININ KULÜBESİNE GÖNDERDİ

       Yorgun Odisseus karaya çıkar çıkmaz, tanrıça Atena hemen yanına geldi. Yirmi yıldan fazla süren savaş ve yolcukları sırasında; ülkesini saran bir avuç soyguncunun, hem halkın birikimlerine hem de kendininkine nasıl el koyduklarını anlattı kral Odisseus’a. Sonra da onun savaştan döndüğünü kimsenin görüp anlamaması için, onu yaşlı ve perişan bir dilenciye dönüştürdü hemen. Ve herşeyi çok iyi bilen eski çobanı Eumayos’un kulübesine gönderdi…

Çoban Eumayos, Akdenizlilere özgü büyük bir konukseverlikle buyur etti ihtiyar dilenci kılığındaki kral Odisseus’u… Hemen bir sofra hazırlamaya başladı. Bir taraftan da Troya savaşına katılıp artık dönemeyen efendisi Odisseus’a getirdi sözü… Gözleri yaşararaktan; “Ah, bir bilsen sevgili konuğum,“ diye başladı. “Kendilerini özel yaratılmış kişiler olarak tanıtan birtakım adamlar; hem topraktan ürettiklerimize, hem de kıyıda köşede biriktirdiklerimize el koydular. Habire beleşten yiyip içiyorlar! Bununla da yetinmeyip kralımızın sözde dul kalan hanımını da yataklarına almak istiyorlar! Bıyığı yeni terleyen oğlu Telemahos da, olup bitenlere dayanamayıp babasını deniz ötelerinde aramaya gitti!.. Neyse ihtiyar konuğum, benim söylediklerime bakma sen! Rahat rahat yemeğini ye…”

ONA HEMEN SARILMAK İSTEDİ

Kral Odisseus birden fırlayıp pırlanta yürekli çobanını şapur şupur öpmek istedi! Ama bunu yapamazdı… Yalnızca birsüre yüzüne baktı üzgün çoban Eumayos’un… Eumayos da susup yaşlı gözlerle baktı ona…

Böyle birbirlerine bakarlarken, o eski günlerine dönebilmek için ne yapmalı diye bir düşünce geçiyordu ikisinin de  yüreklerinden, beyinlerinden…

Havayı biraz dağıtmak için; “Haydi, böyle dalıp gitmeyelim, ihtiyar konuğum ,” dedi çoban Eumayos. “Sen iyice karnını doyur hele… Ondan sonra söylersin söyleyeceklerini…Kimsin, nerelerden geliyorsun; gönlünce anlatırsın. Gerçi ben çok konuşuyorum ya, yaşlılık işte!.. Evet, bu güzelim topraklarımızda ekip biçtiklerimizi, beslediğimiz hayvanlarımızı o bir avuç eşkiya yiyip içiyor! Hani adamlar doymuyor da yahu!.. Yedikçe daha da acıkıyorlar! Hep verin diyorlar! Ama hiçbir gün de siz ne yiyip içersiniz, diye sordukları yok!.. Benim tanıdığım ondört çobanın her biri, her gün en besili hayvanlarından birini götürüp bu asalaklara veriyor… Birgün çobanlardan biri; ‘Bu kadar hayvanı siz kesip kesip yiyorsunuz, ama yakında bunlar tükenecek…’ gibilerden birşey diyecek olmuş. Vay, sen misin bunu diyen!.. Paldır küldür üstüne çullanmış o soylu keneler… Diğer çobanlar da ürkmüşler tabii… ‘Sen ne diyorsun pis çoban?’ diye bağırmış bu soylulardan biri. ‘Biz öyle sıradan insanlar değiliz!’ demiş… ‘Bizim için ne kadar çok şey yaparsanız, sizin için okadar iyi olur’ diye de bir laf eklemiş. Ah, kralımızOdisseus buralarda olsaydı, hiç onları böyle konuşturur muydu?”

Dilenci kılığındaki kral Odisseus;”Peki, sevgili çoban dostum, bu efendinin adı neydi? Çok gezip dolaştım ben. Adını söylersen belki tanırım… Belki onun hakkında birşeyler duymuşumdur…

ONLAR BENİ HEP KANDIRDILAR

Çoban hemen ihtiyarın yüzüne baktı. “Sevgili konuğum, denizleri aşıp bu adaya kim gelirse gelsin, artık beni kandıramaz.. Yalnız beni değil, efendimin karısını da kandıramaz!..

O soylu eşkiyalar, savaştaki kocasından haber getirdik diye güzel hanımımın konağına yerleştiler hep… Tabii önce buraya geliyorlardı. Benden duyduklarını, yalanla dolanla karıştırıp doğruca dünyalar iyisi kraliçemizin konağına gidiyorlardı… O da onların her birini orada ağırlıyordu… İşte böyle böyle gelen tanrı konuğu bu eşkiyalar, ülkemizin iliğini sömürmeye başladılar arsızca!.. Halkını kendinden ayırmayan – hadi, söyleyim adını da, kırılmayasın!- efendim Odisseus’un yokluğu yüzünden bu olup biten rezillikler!. Ona ben “ağabey” derdim hep. Nasıl severdi beni, anlatamam!.. Şimdi içimi kanatan bütün kötülüklere o geçit vermezdi. O herşeyimdi benim! Sürülerim ve de içtiğim suydu işte!..”

İçine aniden apaydınlık ve sepserin bir pencere açılıvermiş duygusuna kapılan dilenci kılığındaki Odisseus, bütün sevecenliğiyle kolundan tuttu çobanın; ”Beni dinle sevgili dostum,” dedi. “Senden ne üstüme bir giysi, ne de başka birşey istiyorum… Benden önce buraya gelen o arsız eşkiyalardan biri de değilim… Yalnız sana şunu söyleyeceğim: O çok sevdiğin Odisseus ölmedi… Şu bana sunduğun konuk sofran da tanığım olsun: Ya bu ay yada önümüzdeki ayın başında, buraya gelecek o. Bu muştumun karşılığı olarak gene böyle bir sofrada yer içeriz…Muştumu da sonra verirsin…  Evet, efendin Odisseus gelecek!..”

Bunun üzerine Odisseus da, çoban Eumayos da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar…

Hiç kuşkusuz ikisi de, aynı şeyleri duyup düşünüyorlardı…

oOo

Not: Mitolojiyle ilgilenen okurlarımıza, aşağıdaki kitapları öneriyoruz:

-. AKDENİZLİ TANRILAR (Yaşar Atan)

-.KÜÇÜK PRENS (Çev.: Yaşar Atan)

HOMEROS’UN İZİNDE – İLYADA ÖYKÜLERİ

(Boyalı Kuş Yayınları)