1915 Soykırımında 500 bin Süryani yok edildi

Capture

Semitik Hıristiyan bir halk olan Süryanilerin etnik kökeni 5000 yıl öncesine giden bir halktır. İnsanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan eski Mezopotamya’da yaşamış bir kültürel geçmişe sahip olan kadim halklardandır. Ataları Asurlular ve Aramilerdir. İnanç olarak Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, bölgeyi işgal edenlerin katliamları ve baskılarından dolayı Dünya’nın dört bir yanına dağılmışlardır. Bir çok kişi tarafından 1915’te sadece Ermenilere uygulandığı sanılan soykırım aslında Rumlar ve Yahudiler gibi Süryanilere de uygulanmıştır. Bir çok katliam ve soykırıma tabi tutulan bu halkın sadece 1915’te verdiği kayıp; asimile olan ve kaybolanlar da dahil olmak üzere yaklaşık yarım milyondur. Avrupa Süryanileri Birliği yöneticisi ve umut anlamı- na gelen Sabro Gazetesi’nin sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Tuma Çelik ile hem İsviçre’de bulunan bazı Süryani kurumlarını ziyaret ettik hem de bir kilisede yaptıkları dini ayinlerine katılıp gözlem yapma olanağı bulduk. Süryanilerin dinsel inançlarını, etnik aidiyetlerini ve bu günkü durumlarını aynı zamanda Süryanilerle ilgili araştırmaları da olan Tuma Çelik ile konuştuk.

Abidin Çetin

Süryani halkı dendiği zaman kastedilen etnik bir aidiyet midir? Yoksa bir bir halkın dinsel aidiyeti midir?

Genel olarak bir din ya da bir mezhep olarak algılanır ama bu yanlıştır. Asuri kelimesinden kaynaklanan bir etnisiteye vurgu yapar. İçinde tarihsel olarak Asuri, Arami, Keldani ve Akadları barındıran bir etnik yapı. Uluslaşma bilinci 18. ve 19. yüzyıllarda olgunlaşan bir düşünce. Süryaniler bu dönemde henüz bu aydınlanmayı kendi içlerinde bilince çıkartamamışlar. Bu durumda da doğal olarak dinsel boyut ön plana çıkmıştır. Süryanilik içinde dili, kültürü, tarihi ve coğrafyayı içeren bir etnisiteye vurgu yapar.

Uluslaşma bilinci ve milliyetçilik akımı Fransız Devrimi ile Dünya’da iyice yayılmaya başladı. Süryaniler neden bu akımın dışında kaldılar?

Bunun çeşitli nedenleri var. Osmanlı’nın bölgeye hakim olmasından sonra sahip oldukları bir çok değeri kaybettiler. Merkezden uzakta olmalarından dolayı da bu tür gelişmelerle iletişim olanakları olmamış. 1900’lü yılların başından itibaren misyonerler bölgeye gelmeye başlamış ve bunlar aracılığıyla yavaş yavaş aydınlanma ve uluslaşma bilinci oluşmaya başlamış. Bunlar olunca katliamlar da başlamış. İlk önce Bedirxan Bey döneminde daha sonra da Hamidiye Alaylarının kurulmasıyla da 1915’te bir soykırım süreci başlıyor. Bütün bunlar bir ulus bilinçli aydınlanmanın tüm olanaklarını ortadan kaldırıyor.

Süryanilerde ulus bilincinin oluşması dinsel oluşumların baskın olmasından dolayı gecikmiştir. Osmanlılar zamanında durum nasıldır?

Osmanlılarda millet sistemi vardır. Süryaniler bu sistemde Ermeniler içinde değerlendiriliyor. Süryani Katolik kilisesi oluştuğunda ilk işi bu millet sistemine girmek olmuştur. Bundan bir kaç yıl sonra da Süryani Ortodoks kilisesi bu millet sistemi içinde yer alıyor. Yani Süryanilerde ulus bilincinin oluşması bu dinsel oluşumların baskın olmasından dolayı gecikmiştir.

Ermenilerde de Kilisenin büyük bir ağırlığı var ancak uluslaşma bilincini olumsuz anlamda etkileyememiş.

Orada farklı bir durum var. Ermenilerin geçmişle kopuşları Süryaniler kadar değil. Süryaniler askeri ve merkezi otoritesini 539 yılında kaybediyor ve küçük krallıklar şeklinde örgütleniyorlar. Daha sonra da Hıristiyanlıkla birlikte bu özelliğini tamamen kaybediyor. Ermenilerin ise Bizans ve Sasaniler döneminde siyasal ve askeri yapılanması var ve bunu koruyorlar.

İlk ulus bilinci ne zaman oluşmaya başlamış?

Ulus bilinci çok geç bir dönemde 1915 travması sonrasında Avrupa’ya çıkışla başlamıştır. Yani ilk olarak diasporada başlamıştır, diyebiliriz. 40’lı ve 50’li yıllarda Suriye ve Irak’ta bu yönlü eğilimler var ancak çok cılız bir seviyededir.

Sadece 1915’te, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Süryanilerin 3’te 2’si, yani 500 bini yok edildi 1915 Soykırımı dendiği zaman ilk akla gelen Ermenilerdir. Oysa yüz binlerce Süryani de bu tarihte soykırıma tabi tutuldu. Süryaniler kendilerini yeterince anlatamadılar mı? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun bir kaç nedeni var. Birincisi; örgütlenme ve uluslaşma bilincinin çok geç başlamış olması. İkincisi; daha örgütlü ve organize olan Ermeniler bu soykırımı kendileri açısından anlatmışlar ve doğal olarak da bunun sadece bir Ermeni soykırımı olduğu kanısı oluşmuştur. Süryaniler bu travmayı anlatamadılar. Oysa Süryaniler çok büyük zarar gördüler 1915’te. Bu tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Süryanilerin 3’te 2’si yok edildi. Yani bu sınırlar içinde yaşayan 700 bin Süryani’den 500 bini yok edildi. Bunların belki hepsi katledilmedi, ancak bir kısmı Müslümanlaştırılarak, bir kısmı göçertilerek ve bir kısmı da katledilerek yok edildi. Süryaniler bu travmadan sonra içine kapanıyor ve sessizleşiyorlar.

1915 Soykırımı dendiğinde Süryaniler de Ermeni kimliği içerisinde mi ele alınıyor?

Aslında 1915 bir etnik yapıdan ziyade gayrimüslim olarak adlandırılan Hıristiyanları hedef almıştır. Örnek olarak ciddi bir soykırıma tabi tutulan ve sadece Süryanilerin yaşadığı Midyat’ta o dönem bir tane dahi Ermeni bulunmamaktadır. Aynı şekilde Hakkari’nin dağlarında hiç Ermeni yok ama devlet büyük bir kırım yapıyor. Osmanlı döneminde Ermeni ulusu içinde değerlendirilen Süryaniler soykırımdan sonra da dış dünya tarafından böyle değerlendirilmiştir.

Biraz daha detaylandırmak gerekirse, hangi coğrafyada ve hangi merkezlerde yaşanmış bu kırımlar?

1915 Osmanlı coğrafyasını baz alırsak; Sivas’ın doğusundan itibaren Malatya, Adıyaman, Elazığ, Diyarbakır, Siirt, Van, Bitlis, Hakkari, Antakya ve Adana’ya kadar olan bölgede Süryaniler yaşıyordu. Yine dönemin en güçlü metropolitanı Siirt’te yaşıyordu, devlet tarafından idam edildi. Bu şehirlerin bazılarının nüfusu yüzde yüz Süryanilerden oluş- maktadır. Bazıları yarı yarıyadır, bazılarında ise azınlıktadırlar. Van ve Hakkari’de Nasturiler var ve çok ciddi bir soykırıma tabi tutulmuşlar.

Bu travmanın yaşandığı 1915 yılına kadar, Ermenilerin Osmanlı Devleti ve bürokrasisi içinde bir yeri var. Ermeni subaylar ve İttihat ve Terakki Cemaati ile ilişkisi olan Ermeni ileri gelenleri var. Süryanilerde durum nasıldır? Süryanilerin de bu tür ilişkileri olmuş mudur?

Tek tek ve bireysel düzeyde mutlaka vardır ancak kurumsal bir ilişkiden bahsedemeyiz. Olanlar da Ermeni olarak kayda geçirilmiş. Zaten Süryanilerin kilise yapılanması dışında da hiç bir kurumu olmamıştır.

1915’te 1,5 milyon Ermeni’nin soykırıma tabi tutuldu- ğundan bahsedilir. Süryaniler bu sayıya dahil midir? Yoksa yarım milyon kayıp Süryani bunun dışında mıdır?

Şöyle söyleyeyim; 1913 yılında yapılan nüfus sayımı ile 1915’ten sonra yapılan sayımlara göre Süryaniler açısından aradaki fark yaklaşık olarak yarım milyondur. Bana göre bu 1,5 milyonun içinde bir kısım Süryani de vardır. Son dönemde okuduğum bazı kaynaklarda o dönem Midyat’ta katledilenlerin Ermeni olduğundan bahsediliyor, oysa Midyat’ta bir tane dahi Ermeni yoktur. Midyat’ın tamamı Süryanidir

1915’te yaşananlar Seyfo olarak adlandırılıyor. Bunu biraz açar mısınız?

Seyfo, Süryani dilinde kılıç anlamına geliyor. Dönemin en önemli silahı kılıç olduğu için ve katliamlar daha çok kılıçla yapıldığı için bu isimle anılıyor.

Yani bugünkü IŞİD’in uyguladığı yöntemler.

Ben de bunu bir çok yerde dile getirmeye çalışıyorum. Bugünkü IŞİD’i geçmişten koparamayız. Osmanlılar bir yeri işgal ettiklerinde, Hıristiyan bir ülke ise orayı öncelikle ‘’Kafir yurdu’’ olarak ilan ederlerdi. Tabii ki buralarda yaşayabilmenin 3 koşulu vardı: Ya ‘’cizye’’ diye adlandırılan bir vergi ödeyecekler, ya Müslüman olacaklar, ya da oraları terk edip sürgüne gidecekler. IŞİD Haziran 2014’te Musul’a girdiğinde, Ninova Ovası’ndaki Süryani şehirlerine girerken ve Şengal’e saldırdığında orada bulunan insanlara bu şartları dayattı. Şengal’deki Ezidileri ehl-i kitap görmediği için; bütün malları ganimet olarak, kadınlar ve genç kızlar cariye olarak alınıp, köle pazarlarında satılmıştır.

Bu aslında Osmanlı öncesinde de var…

Dinsel bir bakış olduğu irdelendiğinde bunu çok net olarak görebiliyoruz. Osmanlı da, IŞİD de, hatta tarihteki İslam orduları da bütün bunları Kuran’a dayandırıyor.

Siz bir Süryani toplumuna mensup aydın olarak son dönemlerdeki Neo-Osmanlı söylemleri ve özlemlerine karşı neler söylersiniz?

Süryaniler açısından bugüne baktığımızda ilginç şeyler görüyorum. Bir kere AKP hükümetinin yaptığı iyi şeyler var; artık kendilerinden olmayanlara olan bakış açıları çok net bir şekilde ortaya çıktı. İnsanların kafasındaki devlete bakış açısı çok netleşti. Tarih kitaplarında Süryaniler; hain işbirlik- çi, ajan vs. olarak anlatılır. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar olan bakış açısıdır bu. Bu bugün hiç bir şekilde gizleme gereği duyulmadan ortaya serilmiş durumdadır.

Bir musibet, bin nasihat misali…

Aynen öyle. Tayyip Erdoğan’ın ‘’afedersiniz Ermeni’’ demesi ya da Abdullah Gül’ün annesinin Ermeni olduğu söylendiğinde bunu bir hakaret olarak algılaması ve bin dereden su getirip bunun böyle olmadığını ispatlamaya çalışması gibi daha bir çok şey sayabiliriz.

Tabii bu eğitim sisteminde sadece Ermeniler ve Süryaniler değil, bütün halklar düşman olarak gösteriliyor. Buna Avrupalıları, Yunan halkını, Arap halkını ve daha bir çok halkı örnek verebiliriz.

Biz Müslüman olmayan halklar bunu yüzyıllardır yaşadık. Müslüman olan halklar bugün bunu IŞİD katliamları nedeniyle görmeye başladılar. Bütün bunlar, ezilenleri, baskıya maruz kalanları yok sayılanları bir araya getirdi.

Sizin, yani Avrupa Süryanilerinin Ermeni kurumlarıyla bu konulara yönelik ortak çalışmaları var mıdır?

Evet var ve artık birlikte çalışıyoruz. 1915’in sadece Ermeni soykırımı olarak tanınması Ermenilerin değil, biz Süryanilerin bir eksikliğidir.

Bu tür çalışmalar yapan Ermeni kurumlarının bakış açısı nasıldır?

Birbirinde farklı yaklaşımların olduğunu söyleyebilirim. Bazıları samimi olarak bunun sadece bir Ermeni soykırımı olduğuna inanıyorlar, bazıları milliyetçi bir bakış açısına sahip. Ancak son dönemlerde hem kilise hem de sivil kurumlar ortak çalışma ve çaba içinde olduğumuzu söyleyebilirim. Bu da geçmişe nazaran olumlu bir düzeyde olduğu anlamına gelir.

Süryani kırımı sadece 1915’te yaşanmamış.

Tabii sadece 1915 değildir. Cumhuriyet döneminde de çok ciddi bir soykırım mentalitesi var. Çok önemli bir 1924 olayı var. Bu Doğu Süryanileri olarak adlandırdığımız Süryanilerin Hakkari’deki yok edilme sürecidir. Nasturilerin 1918 öncesinde bir örgütlenme çabası var. Urmiye’den Hakkari’ye ve Irak’ın kuzeyinin bir bölümünü de içine alan bir örgütlenme çabaları var. Feodal bir örgütlenme tarzına sahip olan ve başında aynı zamanda bir siyasi otorite de olan petrik bulunan bu yapılanmanın ciddi bir silahlı güçleri de var. 1918’den itibaren bir devletleşme çabaları var. 1924’te imzalanan Lozan Antlaşmasından hemen sonra Hakkari’de Nasturilere ciddi bir yönelim oluyor. Devletin iki dayatması söz konusudur; ya ulusal kimliğinizden vaz geçeceksiniz ya da buraları terk edeceksiniz. Çok az bir kesim kalıyor ve büyük bir çoğunluk Hakkari bölgesini terk ediyor.

1928 yılında Süryanilerin biri Diyarbakır, diğeri Mardin’de bulunan iki okulu kapatılıyor. 1930’da Süryani Ortodoks Kilisesinin patriği sürgüne gönderiliyor. Bütün bunlarla birlikte Türkiye’de kurumsal anlamda bir otorite kalmamış oluyor.

Ben tam Lozan’ı soracaktım, siz Lozan’dan sonra Hakkari bölgesinde yaşananlardan bahsettiniz. Oysa Lozan dendiğinde uluslararası düzlemde azınlık hakları akla gelir…

Lozan Antlaşması TC sınırları içinde yaşayan ve Müslüman olmayan halklara bazı haklar veriyor. Yani dilsel ve dinsel bütün haklarınızı kullanabilirsiniz diyor. Her ne kadar kast edilenin sadece Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar olduğu iddia edilse de, bu antlaşmada hiç bir etnik yapıya vurgu yapılmamıştır. Dolayısıyla biz Süryanilerin de bu antlaşmada statüsü tanımlanıyor. Ancak TC Devleti bu hakların kullanılmasına izin vermedi. Hatta Lozan’dan 4 yıl sonra, yani 1928’de Diyarbakır ve Mardin’de eğitim veren Süryani okulları kapatılıyor.

Aslında Ezidiler de Lozan Antlaşması’nın kapsamı içindedir. Çünkü onlar da Müslüman değil.

Aslında, azınlık statüsünde olsun ya da olmasın bu coğrafyada Türk ve Sünni olmayan herkes baskıya maruz kalmış, katliama uğramış ve yok edilmeye çalışılmıştır.

Ön plana çıkan teklik anlayışı; yani tek din, tek millet diye başlayıp giden bu anlayış bu sorunları ana kaynağı olmuştur. Yıllardır Kemalist sistemin baskısı altında olduklarını söyleyen Müslümanlar iktidarı ele alınca bu sefer kendileri diğer kesimleri ezmeye başladılar. Yani gücü elinde bulunduranlar bu tekçi mantığa sahip oldukları için bu sefer de aynı baskıyı bunlar yapmaya başladılar.

Bu dönemde sürgüne gönderilenlerin akıbeti ne oluyor? Nereye gidiyorlar?

O dönem İngiltere sömürgesi olan Irak’a geliyorlar ve kimliklerine sahip çıkarak yaşamak istiyorlar. Burada da baskılarla ve saldırılarla karşı karşıya kalınca, büyük bir bölüm güç toplayıp geri dönmek üzere o dönem Fransa’nın sömürgesi durumunda olan Suriye’ye geçiyor. Buradaki Fransız yönetimi tarafından silahları bırakılması istenen Nasturiler geldikleri yerlere teslim edilerek katliama maruz bırakılıyorlar.

Süryani dendiğinde bunun Keldanileri ve Nasturileri de kapsayan bir üst kimlik olduğunu anlamamız gerekiyor değil mi?

Tabii, Süryani kelimesi Asuri kelimesinden kaynaklanıyor. Keldani 1600’lü yıllarda katolik kilisesine bağlanan kesime verilen bir isimdir. Nasturi zaten bir meropolitin isminden kaynaklanıyor. Yani bunlar dinsel bazda olan ayrımlardır.

Biraz da diyasporayı konuşalım istiyorum. Süryaniler Dünya’nın dört bir tarafına dağılmış bir halk…

İlk diyasporaya çıkışları 1900’lü yılların başında olmuştur. Bu tarihlerde bölgeye gelen misyonerlerle olan ilişkiler sonucu olmuştur. Asıl göç 1915 soykırımı sonrası olmuştur. 1940’lara kadar Mezopotamya ve çevresi ülkelere yani Suriye’den Lübnan’a, Irak’a olan göç, bu tarihlerden sonra, Latin Amerika’ya ve Avrupa’ya kadar dağılan bir göç dalgası halini alıyor. Bugün Avrupa’da başta Almanya ve komşusu ülkeler olmak üzere 5 Yüz Bin Süryani yaşamaktadır. Bunların 3 Yüz Bini Türkiye’den, 2 Yüz Bini de Irak ve Suriye’den gelmiştir.

Bütün Dünya’da 12 Milyon Süryani olduğundan bahsedilir. Başka hangi ülkelerde yaşarlar?

Maruni dediğimiz Lübnan Süryanileri ağırlıklı olarak Latin Amerika’ya göçmüşler. Doğu Süryanileri olarak adlandırdığımız Irak kökenli olanlar ağırlıklı olarak Amerika’da yaşarlar. Sadece 2003’ten bu güne kadar Irak’tan 1 Milyondan fazla Süryani göç etmiştir.

Mezopotamya ve çevresi ülkeler de yaklaşık 5 Milyon Süryani yaşamaktadır. 7 Milyon kadarı da yurt dışında yaşamaktadır.

Süryanilerde ulusal bir bilincin gelişmesi ve aydınlanma süreci çok geç bir döneme denk geliyor, Neden?

Batı Süryanileri dediğimiz Türkiye ve Suriye Süryanileri arasında siyasallaşma bilinci çok geç gelişti. Lübnan’da Maruni Süryanilerinde de eskiden Arap-Hıristiyan kimliğine vurgu vardı ve son dönemde kendi ulusal aidiyetine vurgu yapılmaya başlandı. Doğu Süryanilerinde zani Irak’ta yaşayanlarda ise dinsel temelde gruplaşmalar şeklinde ve 1930’lardan itibaren var. Bundan dolayı egemen renk din temellidir. Dini kurumlar egemen olanlar ise otoritelerini kaybetmemek için ulusal bilincin gelişmesi ve bir aydınlanma sürecinin gelişmesini engellemişlerdir.

Diğer ulusları baz aldığımızda oldukça gecikmiş bir süreç…

Evet. Bu tartışmalar 1960’lı yıllarda başlıyor. Yine Irak’ta ABD’nin 2003’teki müdahalesi sonucu ortaya çıkan geliş- meler ve konjonktürel durum bu tartışmaları ateşlemiştir.

Diasporada bulunan gençlerin bakış açısı nasıldır? Onlar bu durumu nasıl değerlendiriyorlar?

İlk gelenler bu kimliklerinin bilincinde değillerdi. Geldikleri ülkelerin Hıristiyan inancında olmalarının onlar için bir avantajlı durum yaratmadığını zamanla anladılar. Çünkü sonuçta diğer göçmenler gibi yabancıydılar. Bu da, dinsel inancına bu kadar bağlı olan bu halkta bir kimlik bunalımı ortaya çıkarıyordu. Bu bunalım ortamında insanlar yoğun olarak asimile olmaya başladılar.

Aynı inançta olmaları onların yabancı gözüyle görülmelerine engel olmamıştı…

Evet. Daha sonra gelen 2. kuşak ise Avrupalı olmadıklarının bilincindedir. Bu da ulusal değerlere yönelme ve kendi kimliğine daha fazla vurgu yapma ihtiyacı doğuruyor.

Süryani halkı muhafazakar bir halk mıdır?

Tabii, muhafazakarlığı nasıl tanımladığımıza bağlı. Süryaniler 1915’in yarattığı psikolojik durum gereği içine kapalı bir toplumdur. Bu anlamda muhafazakardırlar. Ancak kendi içlerinde çok baskın bir aidiyet vurgusu vardır. Örneğin şöyle bir söz vardır: ‘’Müslüman altından bir elma dahi olsa elinde tutma cebine koy. Cebine koyarken de yırtık olan cebine koy ki, yürüdüğünde yolda düşsün.’’ Bu kadar kapalı bir toplum.

Bu kadar mı yani?

Bu kadar. Kendisi gibi görmediği hiç bir kimseye içini açmaz. Dolayısıyla bu anlamda muhafazakardır. Ancak yeni gelişmelere bakış açısı ileriye dönük değerlere bakımından tutucu değildir.

Siyasi yelpazenin neresinde durur? Daha çok hangi ideolojik bakış açısına sahiptir?

Bu, ülkeden ülkeye değişen bir durumdur. Örneğin Türkiye’de ağırlıklı olarak devletin politikasının etkisindedir. Özellikle de İstanbul’dakiler. İsveç’te ağırlıklı olarak Sosyal Demokrat eğilimdedirler. Bu ülkelerin siyasi atmosferiyle de ilgili bir durumdur. Ancak Hıristiyanlık vurgusu baskındır. Dolayısıyla daha hümanist bir kakış açısına sahiptirler.

Biraz da sizin yazmış olduğunuz kitaplardan bahsedelim. Şu anda elimde olan ‘’Turabdin’den Kalanlar’’ ve diğeri de ‘’Mezopotamya Uygarlığında Süryani Tarihi’’…

Turabdin’den Kalanlar, en son çıkan kitabım. Bizim Turabdin dediğimiz; Midyat merkez olarak alındığında, Mardin, Batman, Hasankeyf ve çevresindeki bölgeyi kapsayan ve Süryanilerin tarihsel olarak yerleşik yaşadıkları bir bölge. Bu bölgede bulunan yüzden fazla yerleşim birimini taradık ve Süryani tarihi eserleri; kiliseler ve manastırların bir dökümünü çıkartmaya çalıştık. Bu yapıların ayakta kalabilenleri, yıkık olanları ve harabe durumunda olanların fotoğraflarını da çekerek böyle bir kitabı yazdık.

Mezopotamya Uygarlığında Süryani Tarihi ise genel anlamda Süryani tarihini anlatan bir kitap. Bir kaç arkadaşla birlikte yazdığımız bir kitap bu. M.Ö. 30 binli yıllardan başlayarak 2000’li yıllara kadar Süryanilerin yaşadığı evreleri ve tarihi, ayrıntılı bir şekilde anlatan bir kitap. Süryani tarihini derli toplu anlatan ve bir benzeri olmayan bir kitap.

Bunun dışında iki kitabım daha var: ‘’Mızrak Çuvala Sığmıyor’’ ve ‘’Umudumuz Başka Bahara Kalmasın’’ Bunlar daha çok dönemsel politik yorumları içeren kitaplar.

Bütün bu konuştuklarımıza; sizin HDP’de politika yaptığınızı da ekleyelim ki, eksik bir yönü kalmasın bu söyleşinin.

Çok teşekkür ederim.