100.Yılında Ekim Devrimi ve İsviçre

14

Haydar Sancar

Tarihe vurduğu damga ve yarattığı etkiyle proleter devrimler çağının kapısını açan Büyük Ekim Devrimi’nin 100.yılına girildi. Sömürücü sınıfların alaşağı edilerek, işçi-köylü Sovyetlerinin iktidarı ele geçirip, ezilen sınıfların ve halkların kurtuluşuna giden yolda bıraktığı bu büyük miras ve muazzam deneyim, dünyanın birçok yerinde yıl içerisinde emekçi yığınlar ve örgütleri tarafından birçok etkinlikle kutlanıp değerlendirilirken, kapitalist sömürücülerin ve onların her kesimden temsilcisi ve sözcülerinin de karalamalarına ve gözden düşürme çabalarına da vesile edilmiş oldu.

Devrimin önderi Lenin ve sürgündeki Bolşevik yoldaşlarının İsviçre’de yaşamış olmalarını da fırsat bilen neo liberal sermaye sözcüleri ve kalemleri İsviçre’den bu koroya en önden katılanlardan. Kasım 2016’dan başlamak suretiyle yıl içerisinde değişik zamanlarda yazılan değişik makalelerde, Ekim Devrimi’nden ‘ bir halkı yıkıma götüren kalkışma’ diye söz edilen edilirken, NZZ ve Tagesanzeiger gibi gazeteler,  Zürih’te Landesmuseum’da 24.02-15.06 tarihleri arasında düzenlenen 100.Yılında Ekim Devrimi ve İsviçre konulu sergi vesilesiyle yayınladığı yazıda, devrimin önderinin ve fikirlerinin İsviçre’de kaldığı dönem içerisinde rağbet görmediğini, Rus sürgünlerin ve Bolşevik kadronun kendi içerisinde kapalı bir grup olarak kaldığını ileri sürerken, bir taraftan da Lenin ve yoldaşlarının Zürih’ten Petrograd’a gidişine verilen izinin hesabını soruyor, diğer taraftan da Lenin’i kızıl kan emici diye suçlayıp karalıyorlardı. Onlara göre; Lenin gitmeseydi, devrim olmazdı!

Bu iddialarla öne çıkanların en büyük arzusunun, sosyalist-komünist hareket ve onun tarihsel bağları ile İsviçre emekçi yığınları arasında bir ilişkilendirmenin kurulmasını tahrif ederek, keyfe göre yorumculukla aslında Lenin şahsında halkın, komünist harekete ilgi duymadığını dillendirip, ‘boş ve yıkıcı hayaller peşinde koşmanın yerine’, sömürü düzenin ebediyetine boyun eğilmesi olduğu ortadadır.

Gerçekler ne diyor?

Peki bu iddialar doğru mu? İsviçreli proleterler o tarihsel koşullarda, sosyalizm fikrine sırtını dönmüş ve bir hareket olarak ortaya çıkmasına kayıtsız kalıp destek vermemiş midir? Sorunun cevabı için biraz daha geriye gidip, kapitalizmin İsviçre’de ortaya çıkışı ve gelişmesine göz atmak gerekecektir.

İsviçre’de kapitalizm ve sanayileşme Almanya’dakine benzer evrelerle ilerleyen karakter gösterirken, saat ve tekstil sektörü, baskı ve matbaacılık ve küçük sanayi kolları ile gelişmiş ve biriken sermayenin emeceği emek arzına ihtiyacı artmış ve dolayısıyla da ülke dışı emek gücüne talep duyar hale gelmiştir.[1]14

Gelen emek göçü, yoğunluklu olarak, inşaat, tekstil ve makine sanayisinde istihdam edilmiş ve bu haliyle Avrupa’nın en büyük göçmen işçi oranın sahip ülkesi haline gelmiştir. 1880’de %7,4 olan göçmen işçi oranı 1914’te %15,4’e yükselmiştir. Sanayi proletaryasının yoğunluklu gelişimi ise 20.Yüzyıl başlarında hız kazanmıştır. Politik haklar bakımından dönemin Avrupa’sından nispi olarak daha iyi haklara sahip olan (sınırsız seçme ve seçilme, örgütlenme hakkı gibi) Sanayi proletaryasının nicel gelişimine paralel olarak, sendikal örgütlülüğü güçlenip, büyük grevlerle mücadeleye katılan işçi sınıfının sendikal çatı örgütü İsviçre Sendikalar Birliği, proleter sınıf savaşı yönelimiyle öne çıkıyor ve gelişiyordu. Azgın sömürü koşulları, artan sefalet, düşük ücretlere karşı ve göçmen işçilerin sosyal hak kazanımları için sürdürülen günlük mücadelenin, dönemin koşullarına da uygun politikleşmesini beraber getirmiş, İsviçre SPD’si kitleselleşen sınıf hareketinin yarattığı rüzgârı da arkasına alarak etkisini arttırmış, 1903 yılında 16 bin olan sendikalı işçi sayısı 1919 yılına gelindiğinde 223 bine çıkmıştır.[2]  1.Dünya savaşı sonrası dönem artan işçi hareketi, ülke çapına yayılan grev dalgası ordu ve polisin grevleri kanlı bastırmaları ile sınıf hareketi içerisinde sosyalizme yönelmiş devrimci bir damarın güç toplamasını ve ülke sathında sınıf savaşı perspektifli direniş ve eylemleri örgütlemesini de beraber getirmiştir. Zimmerwald ve Kiental konferanslarında yer alan İsviçre SPD’sinin aldığı tutumla beraber giderek reformculuğa ve 2. Enternasyonal’in örtülü takipçiliğine savrulması, yöneldiği çizgi ve Ekim Devrimi sonrasında Komüntern’e girişi ret etmesiyle beraber SPD içerisinde bir bölünmeyi beraberinde getirmiş, 1921 yılında KPS’in(İsviçre Komünis Partisi) kurulmuştur. Kuruluşunda 6 bin üyesi bulunan KPS, Basel, Schaffhausen ve Zürihh kantonlarında %20 ve%28 aralığında oy toplamayı başarmış bir parti olmuş ve Komüntern içerisinde yer almıştır. KPS’in 1937’de Cenevre’den başlamak üzere 1940’a kadar tüm İsviçre genelinde faaliyetleri yasaklanmıştır.

Egemen sınıfların her türlü sahtekârlıklarına ve tarih çarpıtıcılığına rağmen, gerçeklerin anlattığı şudur: İsviçre’de 20. Yüzyılın başlarında proletaryanın giderek olgunlaşan ve gelişen mücadelesi, Marxsizm’in öğretisiyle buluşmuş, Ekim Devrimi’nin bu öğretiye vücut olmasıyla da İsviçre’de işçi sınıfı ve politik öncüsü ideolojik donanımını ve eylem gücünü arttırmış devrimin yarattığı dalgadan güçlenerek çıkmıştır.

9 Nisan 1917’de Zürih’ten Lenin’le beraber 32 Rus sürgününü Almanya üzerinden Petrograd’a taşıyacak trene Lenin’in binmesi neden engellenmedi? diye sorarak istihbarat ve güvenlik zafiyetiyle durumu kotarmaya çalışanlar ise mezar kazıcılarının yeni Ekim Devrimleri için güç biriktirdiğinin farkında olarak ve bunun korkusuyla saldırmaya devam edeceklerdir.

13

12

[1]André Siegfried, La suisse démocratie-témoin, 1948, S.103

[2]Friederich Hebb, Der Schweizer Gewerkschaftsbund 1880-1930, S.86-89