Sennur Sezer- Yaşamak gerekir!

Dünyada ortalama olarak her 3 saniyede 1 kişi intihar girişiminde bulunmakta; her 40 saniyede 1 kişi intihar sonucu yaşamını yitirmekte. Ülkemizdeyse  yaklaşık her iki buçuk saatte bir kişi intihar ederek hayatını kaybetmekte, son 20 yılda yaklaşık 40 bin kişi hayatını sonlandırdı.  Genç kadın nüfusunun erkeklere göre intihar eğilim daha fazla. Kadınların intiharlarında gördükleri şiddet önemli rol oynuyor. Genç kızlar üzerindeki ailevi ve sosyal baskının yüksek olması, bu oranlarda en önemli etken. Erkek larının görülme sebepleri arasında işsizlik, yoksulluk ve bu durumun yarattığı ruhsal çöküntü durumu sayılabilir. Askeri lar istatistiklerde bugüne kadar pek yer almıyordu. Türkiye İstatistik Kurumu bundan sonra bu sayıları da dikkate alacak.
Albert Camus “Hayat aslında yaşamaya değmeyecek kadar saçmadır, ancak bununla birlikte yaşamak gerekir,” der. İntihar eğiliminde olanlar çeşitli biçimlerde imdat sinyalleri verir vermesine ama problemleri çözecek kurumlar neredeyse yok. Destekleyici, tedavi edici kurumların ulaşılabilir olmamasını da buna ekleyebiliriz. Asıl sorun sosyal devlet olarak kişilere güvenli ortam oluşturulmasının gerçekleştirilememesi.
Bu yazının sebebi şu: Siemens fabrikasında çalışan bir kadın işçi, 3 Eylül günü evinde kendini asarak intihar etti.. Fabrikada aynı bantta çalışan bir başka kadın işçi onun için ve başka pek çok kadın için bir mektup yazdı, Ekmek Ve Gül dergisinde. Ben bu mektubu okumanızı istedim:
“(…)“intihar etmiş” dedi biri. Nasıl yani? Anlam veremiyoruz. Makineler de bizle beraber sustu sanki… Sessizleşti, kupkuru bir sessizlikle kapladı her yeri. Çay salonu boşaldı. Bütün bir gün hiç kimsenin yüzü bir daha gülmedi. Konuşmadık bile oradan buradan. Öylece çalıştık. Duyduğum andan itibaren daha bir hırsla çeviriyorum tornavidayı. İşçi bir kadın nasıl yapar bunu? Aslında biliyorum bu eşiğe nasıl gelindiğini. Ve biliyorum bu süreç öyle kısa değildir. Ağır gelir bütün bir yaşam. Sen eğildikçe yaşamın karşısında, daha bir alır altına. Kendi karanlığını yaratır. O karanlık ki zifir gibidir. Açılmaz zannedersin. Ev, iş, aile her şey üstüne üstüne gelir. Yok etmeye hazır bir dişli gibidir yaşam. Hayatı her gün yeniden üretirken kendi hayatını üretemez hale gelirsin. Neden sorusu anlamını yitirir. Tek düşünce kalır. Gitmek… Gidip kurtulmak… Kurtuluş mudur bilemem. Keşke diyorum konuşabilseydim onunla. Fark edebilseydim içine düştüğü karanlığı ve elini tutabilseydim. Anlatabilseydim benim bu çözümsüzlüğü nasıl bir bir çözüme kavuşturduğumu. Aynı çarkların dişlileri beni arasına aldığında o çarkları kırmak için ne yaptığımı. Kapitalizm denen düzenin insanları yalnızlaştırdığını. Bu düzende kadınların daha bir yalnızlaştırıldığını, bu yalnızlıktan çıkabilmek için yaşamın her alanında mücadele etmeyi nasıl öğrendiğimi anlatabilseydim. Mücadele ama örgütlü bir mücadele içerisinde yan yana durabilmenin olanaklarını anlayabilseydik beraberce… Ama olmadı. Yapamadık. Kalabalıklar içerisinde yalnızlığını fark edemedik… Onun içindir ki ruhum bedenime ağır geliyor. Taşımak güçleşti sanki. İsyan ediyorum. İsyanım beni daha da öfkeli, ama örgütlü mücadeleye daha inançlı hale getiriyor. “Yeter artık. Yeter!” diye bağırmak, içimi boşaltmak istiyorum. Bu “YETER” tüm kadınlara yaşatılanlara… Katledilenlere…  Yok sayılanlara… İntihara zorlananlara… Sisteme… Savaşa… Zulm edenlere… Bizi insan yerine koymayanlara… O çarkların dişlileri arasına insan bedenlerini atanlara, kadınların hayatlarını harcayanlara… Ölüme… Yeter!”
Mektubun tamamı için link>>  http://www.evrensel.net/news.php?id=67406