Çürüyen kapitalizmin aynası: Yunanistan

38

2010’dan beri uygulanan kriz politikaları Yunanistan’ı açlığın, işsizliğin, yoksulluğun kol gezdiği bir ülke yaptı. Kazanılan işçi emekçi hakları kaldırıldı, ülke uluslararası tekellerin ve sermaye kuruluşlarının denetimine teslim edildi.

Ülkeyi emperyalist yağmaya açanlar ne kadar yurtsever olduklarını, bunları “ülkeyi ve milleti kurtarmak” adına yaptıklarını anlatıyorlar. Bugünkü durumdan sorumlu olduklarını hiç kabul etmediler. Tersine bazen köylüleri, işçileri, kamu emekçilerini, bazen de onların yanında “yönetimden anlamayan” bürokratları, vergi sisteminin başarısızlığını sorumlu gösterdiler. Vergisini ödemeyen avukatı, fiş kesmeyen doktoru, kağıt tasarrufu yapmayan okulu hedefe koyup, demagoji yaptılar. Sermaye sözcüleri “ürettiğinden çok tüketen bir toplum”un kaçınılmaz sonunun bu olduğunu anlatıyor. Krizin faturası “ürettiğinden çok tüketen” işçi ve emekçilere kesildi. Kimdir ürettiğinden çok tüketen? Kışın soğuğunda, yazın sıcağında Tarlasında çırpınan, ürünü sattığında borçlu çıkan köylü mü? Sabahın köründe gidip gece yarısı evine dönen işçi mi? Yaşamı boyunca gelirini giderine denk getirmek için boğazından, çocuğunun eğitiminden kesen emekçi mi? Otuzundayken altmışında gösteren, hastalıkla pençeleşen madenci mi? Tersanelerde can pazarında didinen kaynakçı mı? Kim? Kriz öncesi istatistikler sermayenin kâr oranının yüzde 300–400 arttığını söylüyordu. İşçiler o zamanda yoksuldu. Yine “ürettiğinden çok tüketen” işçi ve emekçi yoktu. Üretmeyip tüketen sermayedarlarsa şimdi milyonların oluşturduğu ucuz işgücü ordusuna bakarak ellerini ovuşturuyorlar. Ücreti düşürülmüş işçi, sosyal hakları ortadan kaldırılmış emekçi, toplu sözleşme hakkı olmayan sendika… Bunlar, daha çok kâr anlamına geliyor.

BORÇLARI EMEKÇİLER ÖDÜYOR

İşçi ve emekçilerin dayanma gücü kalmadı. Ne esnaf, ne halk, ne emekçiler vahşi sömürü ve vergileri ödeyebilecek durumda. Ama AB, IMF ve sermaye kuruluşları ardı ardına tasarruf paketlerini halka dayatıyorlar. Aşırı sömürü ve paketlere rağmen borç yükü katlanarak büyüyor. Örneğin 2012 yılında GSMH’nin yüzde 175’ine denk düşen kamu borçlarının (340,6 milyar avro) 2013 yılında yüzde 190 olacağı belirtiliyor. Yani tünelin ucunda ışık görünmüyor. Yoksulluk, işsizlik büyüyor ve başta sosyal güvenlik bütçeleri olmak üzere fonlar sıfırı tüketiyor. Uluslararası yağma kuruluşları ile yapılan anlaşmaların temel hedeflerinden biri Alman, Fransız ve diğer Avrupa bankaları ve yatırımcılarına olan borçların, devlet tahvillerinin ödenmesidir. Alınan borçların büyük bölümü bu tahvillerin ödenmesine ve bankaların yeniden yapılandırılmasına aktarıldı. Son iki yılda Alman bankalarının Yunanistan’ın sırtından 90 milyar kâr elde ettikleri biliniyor. Bu halkın cebinden çıkanlarla ödendi. 2010 Mayısından bu yana AB ve IMF’den alınan paranın toplamı153 milyar avrodur. Devlet bütçesinden ülke dışına çıkan miktar ise 202 milyar. Ve tamamı uzun süreli borçlarla yabancı bankaların satın aldığı devlet tahvillerinin faiz ödemesine gitmiştir. Temel soru şu: Borçlanan kim, ödeyen kim.? Borçlanmada uluslararası tekellerin ne çıkarı var, milyarları nasıl kasalarına indiriyorlar? Silah tekelleri Yunan hükümetlerinin neden bütçenin üçte birini silahlanmaya ayırmasını teşvik ediyorlar? Büyük sermaye ve yatırımları vergiden muaf tutulurken bu bütçeye nasıl yansıyor? Hiçbir hükümet bütçe eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe vb. gittiğini söyleyemiyor. Sadece halkı tasarruf paketleri ve özelleştirmelerle krizden çıkılacağına inandırmaya çalışıyorlar. Halkın malları olan kamu kuruluş ve taşınmazlarının özelleştirilmesi yıllardır büyük gelir kaynağı olarak gösterildi. Oysa özelleştirmeler, 340,6 milyar borcun sadece yüzde 2,78’ini (9,5 milyar bile değil) karşılayabilecek. Gerisi “ürettiğinden çok tükettiği” söylenen işçi ve emekçilerce ödenecek.

İSVİÇRE’DE GİZLİ HESAPLAR

Banka hesabında milyonlar, milyarlar olan emekçi yok. Ama işçi emekçi kanıyla beslenen asalakların 2010 yılından bu yana Yunanistan’dan kaçırıp İsviçre ve Fransız bankalarına yatırdıkları para tam 70 milyar avro. Bir de henüz bilinmeyenler var. Yunan hükümetine İsviçre bankalarında hesabı olan 2090 kişinin isminin bulunduğu bir CD verilmişti. Önceki hükümetin Ekonomi Bakanı “Mali Şube’ye verdim” diyor. Mali Şube “bana verilen 20 kişilik bir liste ve benden liste için bir şey yapmam istenmedi” diyor. Sonraki Ekonomi Bakanı “güvenlikli olsun diye büroma teslim ettim, kaybolmuş, nerede olduğunu bilmiyorum” deyip kendisini kurtarmaya çalışıyor. Listeyi yayınlayan gazeteci Kostas Bahcevanis ise gözaltında ve kişi hak ve özgürlüklerini teşhir etmekten yargılanıyor.

SALDIRIDA SINIR YOK

TARIM  ve Gıda Bakanlığının çıkardığı genelge, son kullanım tarihi geçmiş gıdaları ayrı bir rafta ucuza satma olanağı tanıdı. Bakanlık ve gıda tekellerinin sözcüleri günlerce televizyonlarda bunun sakıncalı olmadığını anlattılar. Bu, süt ve benzeri ürünlerde kimyasal katkı maddelerinin kullanılmasında sınır tanınmayacak demek. Yunanistan Elektrik Kurumu günde faturalarını ödeyemeyen yaklaşık 1000 aile veya işyerinin elektriğini kestiğini açıkladı. Yani ayda 30.000 kişi veya aile elektriksiz kalıyor. Yunanistan Ticaret Odaları’na göre 1.5 yıl içinde kapanan küçük işletme sayısı 63.000. Bu nedenle 98.000 kişi işsiz kaldı. Küçük ve orta ölçekli işyerlerinin yüzde 80’inin ise ancak üç yıl dayanabilecekleri söyleniyor. Bankalara olan borçları yüzünden on binlerce aile evini kaybetti ve bunun birkaç katı da aynı akıbeti yaşayacağından korkuyor. İhtisas yapmış işsiz gençlere 400-500 avro aylık veriliyor ve kendilerine zam için AB ve IMF ile yapılan anlaşma gereği işsizliğin yüzde 10’un altına düşmesini beklemesi söyleniyor. Nasrettin Hoca fıkrası gibi! Kişisel iş sözleşmelerinin yasallaştırılmasıyla sigortasız çalışmaya zorlananların sayısında tam bir patlama oldu. 2002 yılından bu yana temel ihtiyaç maddelerine %400–500 oranında zam yapıldı. Kriz politikalarıyla ülke ucuz işgücü cennetine döndürüldü. Ama fiyatlar düşeceğine yüzde 50-200 arttı. Aynı yıllarda ücret artışı ise sadece yüzde 5. Yakıt fiyatları konan vergilerle 70 centten 1.40-50 avroya çıktı. Sadece Atina’da bu yıl on binlerce apartman yakıt almayı bıraktı.

VARLIK VE YOKLUK

YUNANİSTAN dünyanın beşinci büyük limanına sahip. Yeraltı ve yerüstü kaynakları zengin. Modern tarımın yapılıyor. Gıda sektöründe önemli bir yeri var. Devasa tersaneleri, küçümsenmez bir sanayisi var. Üstelik turizm cenneti. Ama halkı yoksulluk ve işsizliğin batağında. Bu kapitalizmin genel tablosudur: Yoksulluk ve varlığın yan yana olması kapitalist sistemin temel karakteristiğidir.

HALKA TERÖR SUÇLAMASI

SALDIRILARA karşı çıkan emekçiler bir de “parti ve örgütlerce kandırılmış” olmakla, “terörist”likle suçlanıyor. Bakanlardan birinin suratına bir kâse yoğurt fırlatılması günlerce tartışma konusu oldu, terör olarak değerlendirildi. Son iki yılda ekonomik sorunlardan dolayı intihar edenlerin sayısı 3000. Hangisi terör? Aç kalmak, işten atılmak, dükkânını kapatmak, okula gidememek, evini bankalara kaptırmak, sokakta yaşamak, çocuğuna süt alamamak, intihar etmek terör değil. Bir kâse yoğurt fırlatmak terör. On binlerce insanın kiliselere başvurarak bir tabak yemek için sabahın erken saatlerinde kuyruğa girmesi, kan tahlili yaptırmak için bile hastaların kapı kapı dolaştırılması, iki gençten birinin işsiz olması terör değil de nedir? Toplu sözleşmelerin kaldırılması, iş yasalarının değiştirilmesi, işten atmaların serbest bırakılması kararını işçi ve emekçiler vermedi. Emperyalist merkezlerin ve uşaklık edenlerin kararıdır ve terör ve zulümle olanaklıdır.

 Seyit Aldoğan  /Atina